05 AĞUSTOS, PAZARTESİ, 2013

Yılkı Şairi: Ahmet Erhan

Yılkı şairi Ahmet Erhan hayata gözlerini yumdu... "Hayatını da şiirini de kendisi olarak yaşadı ve yazdı. Yaşıyor ve yazıyor. Yaşasın ve yazsın. Etkisiz bir giriş cümlesi oldu bu, farkındayım. Daha doğrusu tumturaklı bir cümle olmadı. Olmasın. Hem benim pek becerebildiğim bir şey değildir, hem de Ahmet Erhan üstüne yazarken, ne kadar yalın o kadar iyidir. Yaşamak ve yazmak da o kadar hafife alınmamalı yine de, hem yaşamak hem de yazmak. Genellikle ikisinden biri yapılabilir ancak. Zira ikisini bir arada yapabilmek her yazarın, şairin istese de gerçekleştirebildiği bir şey değildir."

Yılkı Şairi: Ahmet Erhan

Yılkı şairi Ahmet Erhan hayata gözlerini yumdu... 1958 yılında Ankara doğan Ahmet Erhan'ın çocukluğu ve ilk gençliği Mersin ve Adana'da geçti. Türk Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü, uzun yıllar Türkçe öğretmenliği yaptı. Hayatının büyük bölümünü Ankara'da geçiren Ahmet Erhan, daha sonra İstanbul 'a yerleşti. Adana Demirspor'da futbol oynadı, ağır bir sakatlık geçirince şiir yazmaya başladı. İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke'yle 22 yaşında Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazandı.

Bugüne dek, içlerinde Alacakaranlıktaki Ülke (1981), Akdeniz Lirikleri (1982), Yaşamın Ufuk Çizgisi (1982), Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin (1984), Ölüm Nedeni Bilinmiyor (1988), Deniz Unutma Adını (1992), Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi (1997) ve Resimli 'Ahmetler' Tarihi (2001) olmak üzere 11 şiir kitabı yayımlanan, bir de Köpek Yılları (1998) başlıklı bir hikâye kitabı bulunan Ahmet Erhan, sırasıyla Yunus Nadi, Cemal Süreya ve Halil Kocagöz şiir ödüllerini de kazanmıştır.
Ahmet Erhan'ın son olarak Everest Yayınları'ndan Ankara-İstanbul Karatreni (2001) adlı denemeler kitabı, Bugün de Ölmedim Anne (2001) adıyla Toplu Şiirleri'nin ilk cildi ve Ne Balık, Ne de Kuş (2002) yayımlandı.

Yılkı Şairi: Ahmet Erhan
(Haydar Ergülen)

Hayatını da şiirini de kendisi olarak yaşadı ve yazdı. Yaşıyor ve yazıyor. Yaşasın ve yazsın. Etkisiz bir giriş cümlesi oldu bu, farkındayım. Daha doğrusu tumturaklı bir cümle olmadı. Olmasın. Hem benim pek becerebildiğim bir şey değildir, hem de Ahmet Erhan üstüne yazarken, ne kadar yalın o kadar iyidir. Yaşamak ve yazmak da o kadar hafife alınmamalı yine de, hem yaşamak hem de yazmak. Genellikle ikisinden biri yapılabilir ancak. Zira ikisini bir arada yapabilmek her yazarın, şairin istese de gerçekleştirebildiği bir şey değildir.

Sakallı hayalet olur mu? Olur. Bizim ‘sakallı’ çoktur ‘hayalet’ olmuş, artık yalnızca Avrupa’nın değil dünyanın da üzerinde dolaşıyor, ki dirisine değil artık ‘hayalet’ine bile razıyız ‘Sakallı’nın. Hepimiz de bir bakıma onun sol cebinden çıktık. Bir ara cebe sığmayacak kadar çoktuk, şimdi azaldık ama olsun, biz kırk kişiyiz birbirimizi biliriz demek bile şimdi bir direniş sayılır.

Ahmet Erhan o kırk kişiden biri, böyle dediğime göre ben de o kırk kişiden sayıyorum kendimi. Kırklar Meclisi kuramadık ama kırk kimseden, kırk kimsesizden saydık kendimizi. Belki de kalabalıkta bile kırk kişiyledir insan, uzağı yakını, gelmişi gitmişi, varmışı yokmuşu, hayattaki ayaktaki...Olup olacağı da budur demeyeceğim, daha ne olsun derim: Daha ne olsun?

“Militan”, yakın olduğu siyasi görüşe uzak olmama rağmen, hem adının gençliğimize duyurduğu heyecan, hem de doğrusu tasarımıyla, kimi zaman da içeriğiyle ‘bigane’ kalamadığım bir edebiyat dergisiydi. 1975 diye hatırlıyorum derginin çıkış tarihini, yönetmeni de Ataol Behramoğlu. Dergi o zamanki TKP çizgisindeydi, ben hiç yayımlamadım ama, sol içinde o çizgiyi benimsemediğim için değildi bu. Galiba o çizgiden olmasa da, yurtsever, demokrat, sosyalist, kemalist pek çok şair ve yazar dergide ürünlerini yayımlıyorlardı. O yıllarda ben şiir yazmıyordum, hikâye yazıyordum ve yazdıklarımı da yayımlanacak düzeyde bulmadığım için nerdeyse kendimden bile saklıyordum.

İlerde şiir yazmak gibi bir B planım yoktu, zaten o yıllarda böyle A planı, B planı filan gibi kavramlar da yoktu, kimsenin de aklına gelmezdi. Plan belliydi, devrim. Herkes bir şekilde o devrimin gerçeklemesi için çabalıyordu. Kimi şiirle, kimi hikâyeyle, kimi savaşarak, kimi savunarak... Ben de siyasi etkinlikler ve mücadeleler dışında büyük bir aşk ve hevesle şiir okuyordum. İsmet Özel çoktan gitmişti ama işte Ataol Behramoğlu buradaydı, ikisini de okumayı sürdürüyorduk, başka şairler vardı. Ve “Militan”da bir infilak gibi Ahmet Erhan şiirleri topluca yayımlandı, 17 yaşında bir akşam lisesi öğrencisinin şiirleri. Çok mu devrimci şiirlerdi, hayır, TKP’nin görüşleri doğrultusunda mı yazılmıştı, böyle bir şey çok saçma olurdu, çok mu yeni şeyler söylüyordu, biçimde, içerikte alışılmadık çarpıcılıkta yenilikler mi yapmıştı, öyle de denemez pek. İyi de ne yapmıştı o zaman Ahmet Erhan adlı bu genç, ki şiirleri soldaki her çevrenin ilgisini çekmişti?

Ahmet Erhan bütün o devrim umutlarının ortasında, bazen o devrimci durum tespitleri ve tartışmalarının çıkardığı toz dumandan insanların birbirlerini göremediği, olup biteni doğru dürüst okuyamadığı, büyük bir nihilizmin de devrimcilikle birlikte hüküm sürdüğünü, adeta yarıştığını göremediği o ortamda, kara bir koyun gibi bence şiirin de ‘ezberini bozmuştu’. Dedi ki: Hey millet, ne devrimi, ne güzel günleri, biz kendi sesimizde boğıuluyor, kendi aynamızda yanılıyor, kendi kuyumuzda şarkı söylüyoruz... Bunları demedi tabii, ama buna benzer bir şeyler söyledi. Ve şiirleri öyle ‘kuvvetli’ydi, öyle ‘hakiki’ydi ve öyle ‘karanlık’tı ki, halka, gençlere, öğrencilere aydınlara, ve elbette başta işçi sınıfına olmak üzere, tüm devrimcilere ve yandaşlarına umut aşılamak için doğal olarak yayımlanan ve adıyla da umut aşılayan “Militan” dergisinde bile o şiirler yayımlanabilmişti. İnfilak dediğim böyle bir şey. Hem zihinleri dağıtan, hem ezberleri bozan, hem de bir bakıma çaresiz bırakan şiirler.“Militan”ın o sayısını, Ömer Ateş Kızıltuğ’un Kalaba’daki evlerinde birlikte okumuştuk. İkimiz de aynı sol siyasete mensup edebiyatçı adayları olarak. O yıllarda Ömer Ateş harika şiirler yazıyordu, bense kimseye göstermek istemediğim

hikâyeler. İkimiz de büyülenmiştik Ahmet’in şiirlerinden, elbette gençliğinden de. Ben 19’dum o yıl, Ömer Ateş 18, Ahmet Erhan 17.
“Erhan Bozkurt, Ahmet Erhan’ı Yargılıyor!” şiirinde kimlik fotokopisi vardır. Babasının adı Ahmet İzzet’tir, onun adı Erhan Bozkurt’tur, babasının adını kendi adına eklemiştir. 1958’de Ankara’da doğmuş bir Akdenizlidir.  ‘Akdeniz Duyarlığı’ dedikleri şiir ‘hareketi’ de, ki değildir, yalnızca Ahmet’in ve Özdemir İnce’nin şiirlerinden doğru türetilmiş bir duyarlılıktır, ki Özdemir İnce ile Ahmet Erhan’ın Mersin’den yanlarına aldıkları ‘yolluk’ niyetinedir. Bilhassa Ahmet’in yazdıkları için ‘karaakdeniz duyarlılığı’ demek daha yerinde olur. Hele o yıllarda, 1971 askeri muhtırasından hızla 12 Eylül askeri darbesine yaklaşırken, ‘Akdeniz duyarlığı’ndan değil olsa olsa ‘Ankara karabasanı’ndan söz edilebilir. Hem de Ahmet Erhan neredeyse, Mersin’de, Adana’da, Ankara’da, İstanbul’da, Cemal Süreya’nın ‘yalnızlığın başkenti’ dediği gibi ‘karamsarlığın ve hüznün başkenti’ de orası olacaktır. Yolluğunda da bolca acı, keder, kasvet bulunacaktır.

Ahmet Erhan ‘Mersin’ başlıklı uzun şiirine bile bu kasvetle başlayacaktır: “Sekiz Şubat Bindokuzyüzellisekiz. Doğum nedeni: Bilinmiyor. Ülkesi: Akdeniz/ Anne niye doğurdun anne beni?/Kentlerin kalınbağırsağında bir yürek daha öğütülsün/ birahanelerde bir masa daha dolsun, koroda yeni bir ses, aynada yeni bir yüz//Taşı bile kafana vursan izi kalıyor/Ben dünyaya kendimi attığımda kendime döndüm yine/ hiçbir iz ve belirti yok/Lastikli toplar gibi döndüm ölümden yaşama/Bir acı ki, girmek  yasaktır yazıyor bütün boyutlarında/Bir sır ki, yanıtı bilinmiyor/Adı Ahmet Erhan konulan bir yaşam karikatürü/Ey yolcu, geçerken bir taş at da öyle yürü/Çünkü yüreğinin yeri sürekli değişiyor...”

Şiire 70’lerde başladı, büyük bir şair gibi erken yazdı, erken sezdi, erken gördü ve erken söyledi, bu erken uyardı anlamına da gelir. Bir rivayete göre 70 Kuşağı şairidir, bir gerçeğe göreyse tam da 78 Kuşağı şairidir. Ahmet’in yaşamına, dönemine,  devrimci mücadeleye, nihilizme, şiirine ve elbette arkadaşlarına bakarak galiba onu tek başına bu araya, yani 78’e yerleştirmek, şiir kadar tarihe de sorumlu olmak bakımından güzel bir hareket sayılabilir. Çünkü tüm safdilliğiyle, iyiniyetiyle “ölenler devrim için öldüler/güneşe gömüldüler” şiarının bayrağı altında, ona yürekten inanarak toplananlar için, bunun bir kaç yıl sonrasında, ‘ertesi’nde aynı dizeye, hayır bir parodi olarak değil, bir gerçeklik olarak “alkole gömüldüler” kısmı da eklenecektir. Ahmet Erhan’ın, üstelik adı “Militan” olan bir dergide yazdığı ilk şiirlerden itibaren bir ‘erken uyarı sistemi’, ‘şair radarı’ olarak da işleyen, çalışan şiirinin bir önemi de buradadır. Yalnızca Ahmet Erhan’ın değil, 78 Kuşağının bir otobiyografisidir, toplu bir otobiyografi. Tek başına fotoğrafa durur şair ama 78 Kuşağının toplu fotoğrafıdır bu aslında.
Ahmet Erhan’la ilgili bir yazımda, onun Alacakaranliktaki Ülke (1981) başlıklı ilk kitabının, oradaki karamsarlığın, umutsuzluğun, ıssızlığın, terkedilmişlik duygusu ve boğuntunun ve buna benzer nice koyu sözcükle sıfatla anılacak türden bulanıklığın bir önsezi olarak ‘1980 Yüzyılı’nı işaret ettiğini söylemiştim. Dünyada sosyalist sistemin yıkılması, ‘sistem’ olarak yıkıldı ama, bir ‘düş’ olarak mevcudiyetini hala koruyor ve sürdürüyor, Türkiye’de ise 12 Eylül’le birlikte faşizmin ve otoritenin kurumsallaşmasının bir 100 yıl kadar sürebilecek etkilerinden söz etmeye çalışmıştım. Alacakaranlıktaki Ülke de bu ‘1980 Yüzyılı’nın ilk işaret fişeklerinden birisidir.

Ahmet Erhan daha 1984’de, görece ‘erken’ ama ‘şairce’ tam vaktinde yazdığı, Yesenin’in “Köyün son şairiyim ben” dizesini alınlık yaptığı, ‘Acının Son Şairi’ şiirine; “Sesim kök salıyor dünyaya karşı/Kimse yazdığım şiirleri bir daha yazmasın/Acının son şairiyim ben/Ne övüncüm var bunda, ne bir utancım” dizeleriyle başlıyordu. Tıpkı bir kuşağın otobiyografisini ve fotobiyografisini şiiriyle adeta tek başına üstlendiği gibi, acıyı da yine o kuşak adına üstlenmiş gibidir. Liriktir şiiri, üzgün bir ses, acılı bir söyleyiş, kırılgan bir hava gibi sıfatlarla yapılan bir ‘lirizm’ tanımı var bizde, Ahmet’in şiirinde bu tanıma uyacak yerler de var, onu aşan koyulukta bölümler de, fakat bundan da öte şöyle bir ironi var: İroninin kendisinin bile bir ironi olarak yazıldığı ve okunduğu bir şey bu. Saf bir lirizm değil, lirikepik, ironikaotik, mistikdiyalektik, ve göçebe bir yerliliğin aynı anda, birarada varolabildiği bir şiir. Nihilist, anarşist, sosyalist gibi sıfatlarla da karşıtlamalar kurulabileceğini de belirtmek isterim Ahmet Erhan’ın şiiri için.

Acının son şairi: Acısının peşinde gezen şair. Hangisinin ne zaman şiir olduğu artık bilinmiyor. Ahmet’in şiiri mi daha acılaştırıyor dünyayı yoksa Ahmet Erhan acıyı yazmak için mi bu dünyaya gelmiş, belki de Nilgün Marmara’nın “onun bedeni bir tımarhane” dizesi gibi, Ahmet Erhan için de bu dünya büyük bir ‘hastane’dir: Müebbet hastane. Bir ceza gibi. Şifası da şiir olan zehri de. “Kendime dünyada bir acı kök tadı buldum” demek gibi. Belki de şair, Ahmet’in Şehirde Bir Yılkı Atı kitabıyla adlandırdığı gibi, atların doğada yılkıya, yani ölüme bırakaldığı gibi, dünyada yılkıya bırakılmış bir uyumsuzdur, bir ötelidir, bir umutsuz, ve kabilenin hayırsız oğludur. Bunun bilinci şaire acıyla kazılı, şiirine acıyla yazılıdır baştan beri.

Ahmet Erhan, İstanbul’a gelip Ankara’yı özleyince, ‘Büyük Expres’te bira içmeyi özlediğini yazmıştı. Bu ara romanlarda, dizilerde bir ‘Ankara güzellemesi’ var,  çok güzel bir şey bu, bilhassa Ahmet Erhan’ın unutulmaz kitabı Ankara-İstanbul Karatreni’nin İstanbul’a attıkları için. Biri de Büyük Expres Kuşağı’nın romanını yazsa, filmini yapsa. Ahmet Erhan hayatıyla hem onun, hem Ankara’nın hem de kuşağının şiirini yazdı. Kendisi de hepsinin birer parçasıdır.

0
1573
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle