03 HAZİRAN, SALI, 2014

Yazgıyla Oynama Cüreti: Kıskanmak

Asuman Susam “Sinema ve Edebiyat” dizimizdeki yazılarına “Kıskanmak” romanı ve filmiyle devam ediyor…

Kötü iyiyi kovar deyip geçebiliriz, kötü yazgıyla oynar… oysa iyileştirip iyileşebiliriz. Tiksinmeden, ötelemeden, korkmadan kötünün varlığına ve oluşuna bakan onu mas edebilir. Hatta durdurabilir, dönüştürebilir. Her şey iradi bir seçim meselesi. Dünya bütünüyle bataklığa dönmeden kurtarılmış bölgeler, iyiliğin işgal evleri, hava boşlukları… gerekli.

Yazgıyla Oynama Cüreti: Kıskanmak

İnsan da çürür. Bunu hepimiz biliyoruz artık. Kokusunu duyuyoruz bu çürümenin; insanın alacası içinde saklıdır, bilirdik. Öyle değil şimdi; haset, kıskançlık, kibir elbiselerini giyenlerin cirit attığı bir arenaya döndü insanlık. Yeni dünya icadı değil elbette kötülük, kötücüllük; ama bu denli küstahça bir aleniyete, utanmazca bir fütursuzluğa dönüşmesi yeni. İnsan düşmanında bile haysiyet aramaz mı? Soylu düşmanı olsun istemez mi? Bunların hepsi artık romantizm…Şimdilerde çevremize şöyle bir baktığımızda alicengiz oyunları çeviren ne çok yüzle burun buruna geliriz. Eskiden kötülükten ve kötücüllükten korkanlar bugün yumurtaya nefesini üfleme yarışında. Kötü bataklığını büyütürken iyilik ağacının şıvgalarını kırmakta haset ve kin. Saf iyilerden müteşekkil, mutlak bir iyilik hali olmuş muydu dünyanın? Kaostan önceki Altın Çağ, düşlerimiz olsa olsa bizim. İyilik ve kötülük… değerler sistemimizin bel kemiği. Bir babaanne hayır duasıdır bende ‘Allah iyilerle karşılaştırsın herkesi’. Mümkün müdür, dünya karşıtlıkların gerilimiyle düellodayken. Bu yaşam sınavı sınav mı olur kötüye hiç dokunmadan, kötüyle hiç karşılaşmadan? En önemlisi sınanmamış iyi, iyi midir?

Ah, o kötüdeki şeytani çeldirici güç… nasıl kışkırtıcı, nasıl davetkâr! Günaha davet, hazdan bir baş dönmesi…karşı koymak ne zor sana kötülük. Varsın hepimizin içinde. Esir düşmemek için sana kıvranıyoruz gece ve gündüz. Korksak da çok hangimiz yanılıp bir kez olsun düşmemiştir çukuruna, hangi ağıza bulaşmamıştır tadın? Senin bir kez tadına bakanla, tadına varan arasındaki fark… işte bizi insan olmaya yaklaştıran ve ondan uzaklaştıran… Kim kötü olmak ister ki? Bütün bütün kötü olmayanımızın  ya da kötülük fıçısına batıp çıkanımızın kötülük içeren eylemlerinde hep dışardan gelen bir motivasyon… en azından psikiyatri böyle söylüyor. Peki, motivasyona, dışardan gelene gereksinim duymayan saf kötü, kötücüllük? Nedensel bir bağ kurmadığımız kötülüğün bu ürperten türü şimdilik gayya kuyusunun en dibinde dursun.

Kötülük dediğimiz, tür tür, biçim biçim…onun en özgün biçimlerine rastladığımız yerler, hayat kadar şaşırtıcı, zaman zaman bize hayattan daha yakın ve sahici duran edebiyatta, sinemada. Bizim edebiyatımız meseleye mesafeli de dursa az da olsa unutulmazlar arasına girmeyi başarmış bu türden eserlerle karşılaşıyoruz. Bunların içinde hakkı uzun zaman yenmiş de olsa biri var ki yıldızı hiç sönmeyecek: Nahit Sırrı Örik’in Kıskanmak romanı elbette bu. Yeniden okumalara ilginin arttığı bir dönemde, taze bakış açılarıyla bir kez daha farklı okurlarıyla buluşan bu romanın belki de son dönemdeki popülerliğini Zeki Demirkubuz gibi bir yönetmence sinemaya uyarlanmasında da aramak çok yanlış olmaz. Demirkubuz’un sinematografisi büyük ölçüde insanlığa dair temel etik meseleler üzerinde yükselmekte demekle de yanılmış olmayız. Sinemanın aslında bir fikir sunmak olduğunu savlayan Deleuze’ün bu yaklaşımını haklı çıkaran bir sinemacı Demirkubuz. Bir fikrin cümleleri her bir filmi. Edebiyat, sinema kuşkusuz bir içe bakış yolculuğu. Ancak bu yolculukta ne kadar derine inebildiğiniz, derinliklerimizi ne kadar deşip gün ışığına çıkardığımız sanatsal yaratıcılığımız kadar cesaretimizle de ilgilidir kuşkusuz. Demirkubuz bu açıdan bakıldığında sonuna dek gitmeyi seven yönetmenlerden. Onun için de Nahit Sırrı’nın romanının onun gözüyle varlık

bulması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Nahit Sırrı, seçtiği temalar ve bu temaları işleyiş biçimleriyle hayli ilginç ve üzerine  farklı eleştirel okumalar yapılmaya müsait zenginlikte bir yazar. Kıskançlıklar, hırslar, haset ve garezlerle kurulu güçlü  bu roman dünyasına edebiyatımızın gerektiği gibi zamanında eğilmeyişi insanı düşündürüyor. Edebiyat ve edebiyatçı da önü sonu insana, insanlığa dahil. Kıskançlık ve haset; kibir ve narsisist özellikler ondan azade değil. İnsanın iç odalarına, tavanaralarına doğru yolculuk yaptıran edebiyatla insan kendi çıfıt çarşısında neleri neleri bulmaz. Bundan da korkulmaz mı, korkulur tabii. Ayrıca sevgisiz, aşksız, olumlu duygulardan uzak hayatlara kim yelken açıp hevesle gitmek ister ki? O nedenle Nahit Sırrı Örik gibi yazarlara gitmek her zaman biraz cesaret işi. Kıskanmak’la bu cesareti katmerlendirmeye Demirkubuz da soyunmuş. Ama biz romanda kalalım şimdilik. 1937’de Tan Gazetesi’nde tefrika edildiğini, 1946’da kitaplaştığını bilelim. Upuzun bir aradan sonra 1994 yılında Oğlak yayınlarınca M. Kayahan Özgül’ün editörlüğünde yeniden basıldığını da…Bu kitap neden özel ve önemlidir’e dair Enis Batur’un  lezzetli önsözüne de dikkat kesilelim. Elbette Oğuz Demiralp, Ahmet Oktay ve Fethi Naci’nin zamanında yazdıkları yazıları da sıradan bir okur değil de edebiyat müptelasıysak bulup okuyalım, derim.

Roman olarak da oldukça başarılı bir eser olan Kıskanmak, arzu ve kötülük üçgenleriyle kurulmuş bir roman. Eserin başkahramanı Seniha edebiyatımızın en unutulmaz antikahramanalarından, hem kadın oluşuyla hem de kötücüllüğünün hayret verici sınırsızlığıyla. Roman hayatını ağabeyinden intikam alma düşüncesi üzerine kurmuş Seniha’nın bu amacına ulaşmaya çalışma hikâyesini anlatır. Bu romanın temel çerçevesidir. Ama bu genel amaca ulaşma yolunda ilerleyen roman için ara çatışmalar, gerilimler iç hikâye ile desteklenmiştir. O da Seniha’nın ağabeyi Halit’in karısı Mükerrem ile ilişkisiyle, Mükerrem’in Halit’i aldattığı sevgilisi Nüzhet’le yaşadığı yasak aşkla varlık bulur. Bu yasak aşk ve onun etrafında gelişen olaylar Seniha’nın kötücüllüğünün zeminini ve araçlarını oluşturur. Bize kötücül bir dünyayı özellikle psikolojik durumlar, duygu düşünce ve davranışlarla vermeye çalışan roman kötülüğün okuyana pes dedirten yaratıcı dünyasını ilmek ilmek örer. Romanın kötücüllük üzerine temellenen geriliminde yazarın tümevarımcı bir yöntemle romanını kurgulamasının da payı var kuşkusuz. Seniha ve diğer kahramanlar bütünüyle romanın giriş bölümünde okura tanıtılmazlar. Roman geliştikçe geçmişten bir iz, bir anı ile romanın şimdiki zaman akışı kesilir ve araya giren hatıralar ve hatırlamalarla davranışların, olayların nedenleri bize gösterilir.  Ama romanın başarısındaki en önemli yan bir kadının hiç suçluluk duymadan kötülük yapması, yazgıyla oynaması, bundan hiçbir biçimde kendini alı koyamamasıdır. Seniha eğer ki gözünden iki damla yaş döktüyse ve yeis içinde Karadeniz’in çalkantılı gri denizine gözlerini indirdiyse bu, içinin bataklığına istediği kişiyi çekip alamamasındandır. Ağabeyinden intikam alma peşinde içini kurutur, hayatını tüketirken neden olduğu kötülüklerin kimlerin yaşamlarına nasıl mal olduğu onu hiç ilgilendirmez. Elinden gelen her şeyi yapmış olmasına rağmen kötülüğün istediği yıkımı ağabeyine yapmamış olması narsisist krizlerini azdırır. Bir tek arzu ve teselli kalır ona ağabeyinin ondan önce ölmesi…

Negatif bir roman kişisi olarak Seniha, üzerinde geniş geniş konuşulacak karakterlerdendir. Psikoanalitik açıdan yaklaşıldığında nesne ilişkisi süreci daha ilk yaşlarda annesiyle sağlıksız ve eksik teması nedeniyle sakatlanmış biridir Seniha. Bu temel problem, süreç içinde sevgisizliğin ve duyarsızlığın üst üstte yığıldığı aile ortamında yarığın kapanmasına değil derinleşip kronikleşmesine yol açar. Sevmenin karşısında sevgisizlik, iletişim yerine iletişimsizlik, güzellik karşısında çirkinlik… Seniha başlangıçta dışarının etkisiyle beliren yoksunluk, eksiklik duygularını içinde katılaştıran, tüm negatif değerler içinde taşlaşmış bir genç kadındır. Öyle bir noktaya gelmiştir ki dışarının bakışının bir hükmü kalmamıştır. Kendi içindeki eksiklik, değersizlik tüm dünyanın ona bakışına dönüşmüştür. Bu katı bir yalnızlıkla acımasızlık, sevgisizlik ve kötücüllük olarak hayatının tüm alanlarındaki eylem ve düşünüşü ele geçirmiştir. Hiç sevilmediği için sevemeyen, hiç merhamet görmediği için merhamet edemeyen, hiç güzel hissettirilmediği için kendini iyi, güzel ve değerli bulmayan bu nedenle de iyi, güzel olan her şeyden tiksinti duyan bir insana dönüşmüştür. Haset ve kıskançlık  onu ele geçirmiştir. Etten kemikten değil haset ve kıskançlıktan yapılmış biridir o.

Arzu ettiğimiz ve bizim olsun istediğimiz bir şeyin bizde değil başkasında olması, bize değil ona haz vermesi duygusunun yol açtığı kızgınlıkla baş etmek…mümkün müdür? Neden ve nasıl başlamıştır bu olumsuz duygu sorularına psikiyatri yanıt verirken o en eski, ilk ilişkiye bak, der. Bu kökensel ilişkideki, anneyle ilişkideki başarısızlık o çok eski hastalığı başlatır. Patalojik boyuta ulaşmış haset duygusunun tatmin edilmesi neredeyse imkânsız görünür Seniha’da.. Artık öznenin kendi içinden kaynaklanan bu duygu, kızgınlık ve öfke, nesnesini yok edene ya da dikkatini bir başka nesneye yöneltene dek rahat nefes aldırmayacaktır ona. Ağabeyin ortada olmadığı zamanlarda bu içerideki akrep yuvası zehrini akıtmak için Mükerrem’e yönelecektir mesela.

Melanie Klein’in Haset ve Şükran kitabını Kıskanmak’ın yanına koymak da okuyana iyi gelebilir. Haz ve onun sağladığı  şükran duygusunun bu güçlü negatifliği dönüştürebileceğini söyler Klein. Bu şükran duygusu kişiyi bütün bütün iyileştirir mi bilinmez? Seniha için başkalarından gördüğü iyilik ve sevilmeden çok ağabeyinden gelebilecek sevgi onu iyileştirebilirdi ancak. Ama o olmaz.  Seniha’ın arzuladığı şey aynı zamanda güzelliktir. Ki o da ağabeyinde var olandır. Onu ele geçiremeyeceğine göre tüm enerjisi o güzelliği yok etmek için harcanacaktır. Çirkin ve sevilmemiş Seniha sınır kişilik olarak bile isteye yaptığı kötülükleri, bundan hiç pişmanlık duymayışıyla tutarlı, güçlü bir tekinsizdir. Kendilik algısıyla ilgili sıkıntı nesne ilişkilerini de elbette etkilemiştir. Kalbe yağmur damlası gibi minik minik düşen siğiller sonunda onu çepeçevre saran bir ura dönüşmüştür. İşte kim ki bu ura korkmadan bakar,

o bakışın merhametiyle kendi siğillerini dökmeyi başarır. Kim ki yargılamadan, tiksinmeden Seniha’ya onu anlamak için bakar kötücüllüğe karşı şerbetlenir. Bundan yoksunuz işte bu kör çağda.

Başta söylendiği gibi Nahit Sırrı ve Kıskanmak romanının yenide keşfinde yinelenen basımları kadar filminin de etkisi var. Hayat bu geçişler, geçirgenliklerle çoğaltıyor anlamlarını. Ki Demirkubuz’un en iyi filmi değildir kuşkusuz Kıskanmak. Uyarlamaya eleştirel yaklaşanlar da olmuştu. Roman’ın biricikliğine dair bütün izleri görmek isteyenlere film belki, belli ki eksik de geldi. Seniha’nın derdi, haseti, kıskançlığı filmde arzu üçgeni hikâyesinin gölgesinde kalmış gibiydi. Güzellik ve çirkinlik, beden ve haz, sevgisizlik, iletişimsizlik… gibi her biri kendi çemberinde derin kuyulara kapak açan meselelere film doğal olarak romandaki gibi değinmemiştir. Bu biraz yönetmen tercihi biraz sinema dili ile roman dili arasındaki radikal farklarla ilgilidir diye düşünebiliriz. Sinema açısından özellikle Zeki Demirkubuz sineması açısından filmin mükemmelliğinden çok neden böyle bir film sorusu daha anlamlı olacaktır. Camus’den Dostoyevski’ye, Örik’e kadar ruhsal huzursuzlukları ve insanlık sorgulamaları birbirine değen yazarlarla edebiyatın mecrasında bir yönetmenin gezinmesi rastlantısallık ve sıradanlık taşımaz. Fikirler üzerine sinema yapan bir yönetmene bakışta Kıskanmak’ın filme alınmış olması önemlidir. Kuşkusuz yönetmenin malzemesine bakışı da izleyenler için önemlidir. Kıskanmak karanlık bir romandır. Sinema ise çokça atmosferdir. Çerçeve içi kadar çerçevenin dışına sarkan, oraya kaçan ya da oraya sığınanlarla anlam ve atmosfer oluşur. Bu film kimi açılardan Seniha’nın romandaki ayrıntılı çokkatmanlılığını yakalayamamışsa da yönetmenin başarılı atmosfer kuruculuğu ile tekinsiz, gerilimli, neşesiz, sevgisiz ve hayatsız bir dünyayı ışıkla, gölgeyle, renkle, dekorla yaratmayı bilmiştir.

Uzun bir zamandır kötü, kötülük, kötücüllük üzerine daha derin düşünmemizi öneren günlerden geçiyoruz. Kötülük içimizde mi dışarıda bir yerlerde içeri sızmak için pusuda mı beklemektedir? Nerde olursa olsun, nerden gelirse gelsin saf kötülüğün hayata hakim olmaya başlamasının tedirginliği içimizin su basmanlarından yukarı doğru yükselmekte. İnsanlık kendi kötülüğünde boğulmak üzere. Bu büyük ölçüde toplumsal olarak edebiyattan, kültürden, değerlerden hızla ve fütursuzca uzaklaşmamızın sonucu. Kötüye bakarken merhametten, anlayıştan, anlamaktan uzaklaşmak kötüyle eşitledi ona bakanı. Kötü iyiyi kovar deyip geçebiliriz, kötü yazgıyla oynar… oysa iyileştirip iyileşebiliriz. Tiksinmeden, ötelemeden, korkmadan kötünün varlığına ve oluşuna bakan onu mas edebilir. Hatta durdurabilir, dönüştürebilir. Her şey iradi bir seçim meselesi. Dünya bütünüyle bataklığa dönmeden kurtarılmış bölgeler, iyiliğin işgal evleri, hava boşlukları… gerekli.

0
2231
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle