26 HAZİRAN, SALI, 2018

Yakını Görmek İçin Uzaklaşmak

Süreyyya Evren ile Dakar ve Senegal’de yakınlık ve mesafe ekseninde gelişen Senegalli bir mürebbinin öyküsünü anlattığı son romanı Yakınafrika’yı konuştuk.

Yakını Görmek İçin Uzaklaşmak

Avrupa’da eğitim görmüş Boubacar Ba, memleketi Senegal’e döndükten sonra Dakar jet sosyetesinden bir aile tarafından küçük oğullarına Batılı bir eğitim vermesi amacıyla mürebbi olarak işe alınır. Fransız bir gazeteci ‘Dakar Canisi’ne dönüşüp hapse atılan Boubacar’la bir dizi söyleşi yaparak hayatını kitaplaştırmak ister. Yakınafrika, ‘yakınlık’ ve ‘uzaklık’ kavramları üzerine kurulmuş, ‘Doğu-Batı’ ayrımını, ırkçılığı, ötekileştirmeyi, tüketim toplumunu ve daha pek çok şeyi akıllıca sorgulayan ve absürtçe eleştiren bir roman. 

Dikkatli bir okur, romanın Senegal’de geçtiğini hemen anlayacaktır. Peki romanın Senegal’de geçmesinin sebebi sadece coğrafi konum olarak Senegal’in çoğu Avrupa ülkesinden daha çok batıda yer almasındaki ironik durum mu, yoksa başka bir sebebi var mı?

Evet Senegal, Afrika’nın en batı noktası. Ve eğitimini tamamlayıp Fransa’dan memlekete yeni dönmüş 30 yaşında bir genç olan Boubacar’ın, bahsettiğiniz jet sosyete ailenin malikânesinde yatılı çalışan bir mürebbi olarak işi temelde evin küçük oğlu Mamadou’ya Batılılaşma terbiyesi aktarmak. Ama âşık olduğu Mamadou’nun ablası Adama’nın boynunda bir dövme var, dövmede Roma rakamlarıyla 1444, yani Portekizlilerin Senegal’e ayak bastıkları yıl yazılı: MCDXLIV. Ve ben Senegal’de Senegalliler arasında geçen bir roman yazmaya ABD’ye gittiğimde, havada köleci geçmişin nasıl asılı durduğuna dehşetle çarpınca karar verdim ve başladım.

©Berge Arabian 

©Berge Arabian 

Farklı kültürler –belki küreselleşmenin, emperyalizmin, kapitalizmin, etkisinden olacak– birbirlerine benzeme eğilimi gösteriyor. ‘Doğulu’ (benim okuduğum kadarıyla İranlı, Çinli, Hintli) yazarların kitaplarında tüketim toplumuna ilişkin, ünlü market zincirleri, giyim, aksesuar markaları gibi artık tüm dünyanın aşina olduğu öğeler yer alıyor. Yakınafrika’da durum böyle.  ‘Gym’, ‘PR’, ‘networking’ gibi saymakla bitmeyecek güncel tabirler kullanılıyor. Yoğun bir tüketim toplumu eleştirisi var değil mi? (Özellikle suikasta uğrayan bir mafya liderinden daha olay yerindekiler farkına varmamışken gönderilen bir WhatsApp mesajıyla kilometrelerce uzaktaki insanların saniyeler içinde haberdar olması sahnesindeki gibi.)

Batı’da okuyup Afrika’ya dönenlerin hikâyeleri Chinua Achebe’nin Artık Huzur Yok’undan Chimamanda Ngozi Adichie’nin Amerikana’sına Afrika edebiyatının önemli bir temasıdır. Ve yavaş yavaş bu anlatılara modernleşme sonrası hayatlarıyla Afrikalıların dahil olmasıyla karşılaşırız. Afrika imgesi dardır –Afrika’nın kendisi ise çok çeşitli ve geniş. Biraz haritalardaki Afrika’nın gerçektekinden küçük temsil etmesi gibi kıtayı. Afrika’nın beyaz yakalıları, şarap üreticileri, kültür sanat çevreleri, bohemleri, AVM müşterileri, müze rehberleri, plaza çalışanları, özel okul müdürleri, global işler yöneten işadamları, sürekli havalimanlarında görülen ahalisi ve diğerleri mevcut Afrika imgesinden genelde taşıyorlar. Kitabın ana meselesi olduğuna inandığım “uzak ile yakın” meselesini farklı temalarla sınadığı yerler bunlar romanın belki de: Bütün bu tüketim referansları tüm dünya metropolleri için tanıdık, deyim yerindeyse yakın. Dünyanın herhangi bir yerindeki kalburüstü bir gym iyi bir gym nedir bilen biri için yakın bir yer. Saint-Louis’teki suikastın haberinin sadece 19 saniye içinde Dakar’a ulaşmasını bir WhatsApp mesajı marifetiyle sağlayan kişinin içinde bulunduğu mekâna ve olaylara en uzak kişi diyebileceğimiz kendi âleminde bir ergen olması gibi. Veya Dakar Rallisi gibi bir markaya bir Dakarlının erişebilmek için Latin Amerika’ya seyahat edebilecek zenginlikte olması gerekmesi. Dakar Rallisi’nin temelde güvenlik sebebiyle Latin Amerika’ya taşınması ama markanın korunması uzak, yakın ve tüketim hakkında ne söyler? Veya romana dönersek Boubacar ve diğerlerinin Dakar Rallisi sırasında Bolivya’da, La Paz’da izdihama maruz kalmaları. İzdiham insanların fazla yakınlaşma yüzünden öldükleri bir moment. Ve izdihamda kaldığınızda korunmak için ilk yaptığınız şey beraberinizdekilerle, yakınlarınızla, Boubacar’ların yaptığı gibi, düşmeden hep yakın, bir arada kalmaya çalışmak. Ezici büyük yakınlaşmadan korunmak için mikro bir yakınlık kalkanı denemek gibi... 

Gazeteci-yazar, Boubacar’ın anlattığı hikâyeyi bize aktarırken bu ikili kurguya üçüncü bir tanrı anlatıcı ekleyerek hem bir üst kurmaca yapıyor hem de okuru romanın yazım sürecine dâhil ediyor. Aralarında geçen söyleşileri metne koyup pastiş yapıyor. Oldukça iyi bir yazarla karşı karşıyayız. Aslında mümkün olduğunca derli toplu anlatmak, kronolojik gitmek istediğini söylemesine ve Boubacar’dan hayata dair ‘toplumcu gerçekçi’ diyebileceğimiz unsurlar istemesine rağmen bunu belki biraz da Boubacar yüzünden başaramıyor. Boubacar kapalılığa, gizliliğe itiyor yazarı. Kullandığı tekniklere dayanarak yazarın postmodernist olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kitaptaki postmodern tekniklerin postmodernin başka bir evresini, günümüzdeki doğallaşmış halini yansıttığını sanıyorum. Yani bağıran, bir yenilik olarak kendini lanse eden veya bir alan açma, bir alt üst etme, bir ufuk açma ve üst düzey oyunculuk iddiası ile öne çıkan değil de doğallaşmış, normalleşmiş, tanıdıklaşmış, içselleştirilmiş yordamlar olarak beliren teknikler, yaklaşımlar olarak. Bir hikâyenin bir başka hikâyenin içine saklanması, kendini gömmesi –ama bulunamamak için değil de bulunmayı biraz zahmete bağlamak ve biraz da katılımı öngerektirmek için– bir yazarın başka bir yazarın içine kendini gömmesi hatta bunun bir zincirlemeye dönmesi ve gömenle gömülenin birbirlerini etkilemeleri... bunlar hep kitabın konuları arasında sanıyorum. Bir ülkenin başka bir ülkenin içine kendini gömmesi ve birbirlerini etkilemeleri de var ayrıca işin içinde. Ben kitabı bilmediğim, tanımadığım, gidip görmediğim, deneyimlemediğim “bir Senegal hakkında” değil “bilmediğim bir Senegal’den” yazdım. O yüzden Bilebilbek kasabası var hikâyede. Bilebilmek diye bir mesele var. Ve sürecin sonunda ben de, bildiğim Türkiye de, bilmediğim Senegal de benim için değişmiş oldu. 

202 ve 203. sayfalarda bu konuya değiniliyor aslında ama romanın başlarında ilginç devrik cümleler var; Gazeteci, Boubacar’ı ‘yaptıydım’, ‘ettiydim’ diye konuşturuyor. Sonra bunlar gitgide azalıyor hatta yer yer söyleşi ve roman iç içe geçiyor. Bunlar Gazeteci’nin kolonyal bir eğilimine, yani taklit etme ve kendileştirme eğilimine mi işaret ediyor? Kitabı ‘yazmak’ yerine ‘yapmak’ diyor mesela.

Gazeteci’yi hep kitabı “avuçlarken”, dağılmış parçaları toplayıp bir araya getirmeye, birbirine tutturmaya, bir şekil vermeye çalışırken, roman tırnaklarının arasına karışır, kolundaki tüylere yapışır, yıkayınca kolay kolay elinden çıkmazken hayal ettim. Kendi yaptığı söyleşiler elbette çatmaya çalıştığı bütünün omurgası. 202 ve 203. sayfalardaki Gazeteci’nin parantez içinde kendi söyleşi metnine aldığı not gerçekten o yabancılaşmanın, dolayımın, malzeme ile kurulan yeni ilişkinin tam bir örneği. Genel olarak bütün kitapta Boubacar’ın sesinin kendi sesine kaçtığının altını çizmek ve bunu okura görünürleştirmek için kaleme aldığı bir not orası. Ayrıca gene okura söyleşilerin birebir dökümleriyle karşı karşıya olmadığını, elden geçirilmiş, metinleştirilmiş, dönüştürülmüş, romana adapte edilmiş ve iki öznenin seslerinin birbirine yer yer karışmasına müsaade edilmiş bir versiyon olduğunu açık etmek, okurun bu konuda kafasında bir belirsizlik o sayfaya gelene kadar oluştuysa o belirsizliği ortadan kaldırmak için bıraktığı bir not. Aslında, Boubacar ile gerekli mesafeyi koruyamadığını itiraf ederken romanla da neredeyse gereğinden fazla mesafe tesis ettiğini belirtiyor. Elindeki söyleşi malzemesine, yazmakta olduğu kitaba, hep ciddi mesafe almış bir yazar olarak beliriyor buralarda Gazeteci.

©Berge Arabian 

©Berge Arabian 

Romanda gerçek ve kurmacanın birbirine karıştığı, zaman zaman tarihsel üst kurmaca (historiographic metafiction) olabilecek gerçek olaylara yer veriyorsunuz. Kitabın girişindeki anlatı da kurmacanın gerçekliğine ya da oyunsuluğuna gönderme yapıyor gibi. Mesela Boubacar da zaman zaman gerçek olmadığına vurgu yapıyor. Kurgusallık ve gerçeklik ‘yakınlık-uzaklık’ gibi romanın bir diğer meselesi sanki. Bu soruları Boubacar’a mı sormalıyım acaba?

Boubacar’a sormasan bile Boubacar yanıta karışırmış gibi bir hava var gerçekten de...

Hong Kong’da 1993’de yeni yıl kutlamaları sırasında yaşanmış gerçek bir izdiham ile Şanghay’da 2015’te yılbaşında gerçekleşen bir izdihamda yaşanmış bir sahneyi –üst katlardan aşağıdakilere sahte para atarak izdihamı körükleyenler iddiası içeren vaka– romanın zaman çizelgesi içinde benim kitabı bitirmemden sonra yaşanacak bir Dakar Rallisi sahnesinde yeniden kurmam gibi sahnelemelerde kurgusallık ile gerçeklik okurun kurcalayıp doğrulamaya kalkışmadığı o yüzden de kendini güvensiz hissedebildiği bir zemin yaratıyor. Güvensizlik de yakınlığı zorlaştırıyor ve ayrıca niyete mecbur bırakıyor. Yakınlık kendini tuzakta buluyor. La Paz meydanındaki tersine işleyen saat ve orada ralli şenlikleri sırasında tanık olunanlar, hatırlananlar, hep başka bir kıtadaki sömürgeci geçmişe ve direniş geçmişine bağlanıyor ve yer değiştirmeleri, küresel hareket becerilerini, kimin Dakar Rallisi’ni Dakar’dan alıp La Paz’a taşıyabildiğini ve kimin saatinin tersine döndüğünü merak eden bölümler bırakıyor. Bir de üstelik Senegal ile ilgili tarihsel gerçekliklerin ad ad verilebildiği ama Türkiye ile ilgili kimi tarihsel gerçekliklerin de kılık değiştirilip hikâyeye ve referanslara ve hatta masallara gömüldüğü bir “yazınsal ortam” diyebiliriz. Ancak bunu “uzak ile yakın” meselesinden ayırmıyorum, gerçeğe uzaklık/yakınlık, gerçekle mesafe ayarlama ve gerçeğe yakınlaşma hep aynı gerilimin uçları gibi. Hep uyanmayan dayı Mansour Diop dayının gözünün önünden gitmeyen kabuslar her milletin kendi geçmiş günahlarına götürüyor bizi. Ne bileyim mesela Mansour Diop dayının bir kolu ve sağ elinin dört parmağı kesik bir anne ile iki bacağını birden kaybetmiş genç kızdan bahsettiği bölümler doğrudan 1909 Adana katliamından alıntı. Zabel Yesayan’ın Yıkıntılar Arasında kitabındaki tanıklığından.   

Romanda ‘yabancılaşma’ (alienation) ve ‘öteki’ (the other) olma, ‘ötekileşme’, ‘ötekileştirme’ meselelerine vurgu yapıyorsunuz. Afrikalılar köle ticareti nedeniyle bu sorunun ve ırkçılığın en büyük mağdurları. Ama yeri geldiğinde herkes zayıf olanı, farklı olanı ötekileştiriyor. Boubacar da köleliği eleştirirken bir yandan dilencilere kötü muamele ediyor mesela. Senegal’e gelen Avrupalı turistleri belki Avrupa’da yaşamış, onları çözmüş olduğu için küçük görüyor. En çağdaş Avrupa kentlerinde vatandaşlar ırkçı eylemler yapabiliyorlar. Neden bu meseleleri anlatmak istediniz?

Sevdiğim insanlara neden yakınlaşamadığımı anlamaya çalışıyordum. Yakını görmek için birkaç adım geri çekilmek ve görüşü ayarlamak gerekmesi gibi olaylara Atlantik köle ticareti ve küresel turizm üzerinden bakmanın da vaatleri vardı. Boubacar ile Adama’nın Stockholm’de karşılaştıkları ırkçı olaylar İskandinavya’da yakın dönemde yaşanan mültecilere dönük kimi saldırılara birebir göndermeler içeriyor. Ama iki şey kritik: İsveç’e köle-efendi ilişkilerinin gündelik hayattan ve siyasi hayattan çözüldüğü, özgür bir ortama gidebilmek ve orada köle-efendi ilişkilerine dayanan fanteziler yaşayabilmek için gitmişlerdi. Gerçekle bu beklenmedik karşılaşma fantezilerini imkânsız hale getiriyor. Ve kendi aralarında da gerçek şiddete dönüşüyor. Fantezilerimizden, ütopyalarımızdan, giderek ideallerimizden, arzularımızdan uzaklaştırıldığımız, engellendiğimiz durumlarda en yakınımızdakilere baskı, şiddet, saldırı, ceza uygulayabilmelerimizdeki gibi biraz galiba. Ayrıca İsveç’te Kare filmini izliyorlar ve oradaki dilencilere/yabancılara dönük şiddet fikri İsveç’teyken reddetmesine rağmen ileride bir kriz anında Boubacar’ı ele geçirecek. Dilenci yakma romanı denince ilk akla gelenlerden herhalde olan Hollandalı yazar Herman Koch’un Akşam Yemeği’nin şiddeti eski kuşaklara, atalara yaymasını da belki akılda tutmak lazım.   

Boubacar hatırlanmaya, kalıcılığa, ölümsüzlüğe çok değer veriyor. Bir yanda da sözlü tarihçi olduğunu dile getiren ama hafızası da oldukça zayıf bir karakter. Nedir onu sözlü tarihçiliğe bu kadar iten? Yazmak aslında bir anlamda tarih kaydı da tutmak değil mi? Yazma eylemi halen sadece Batı’nın tekelinde mi? Batıda eğitim görmüş olmasına rağmen Boubacar’ın yazmaya, kendi hikâyesini anlatmaya hakkı yok mu? Çünkü konusu olmadığını söylese de aslında var. Çok karmaşık şeyler düşünse de Gazeteci’nin yaptığı gibi yazıya aktarılabiliyor.

Sözlü tarihçilik –yapılabilmeleri ve yapılamamalarıyla– Yakınafrika’nın ana eksenlerinden. Boubacar, Hegel’in meşhur “Afrika dünyanın tarihsel bir parçası değildir” sözüne gönderme yapıyor bir yerde ve kendi bulundukları malikânenin dünyanın tarihsel bir parçası olmadığını söylüyor o anda. Tarih yazıyla başlıyorsa dünyanın tarihsel bir parçası olmayanlar öncelikle yazının dışındalar demektir. Yazının dışına itilmekten yazının dışına bilerek çekilmeye, ricata ve tersine yazının içine doğru hamle etmeye, yazıya girmeye cürete, Afrika’nın yazıda var olma mücadelesine bir dolu tema sözlü tarihçilik meselesinin etrafında dönüyor. Gazeteci’nin söyleşilerinin kitabın merkezindeki rolü, ama sonra bu söyleşilerin yazıya çevrilmişliği ve yazıya çevrilirken dönüştürülüp değiştirilip yeniden kurgulanmış ve yeniden yazılmışlığı ve tüm bunların Dakar’da değil Paris’te yapılmışlığı, yapılacak olması göze batıyor. 

Romanın Boubacar üzerinden psikolojik bir derinliği de var. Gazeteci de bunu fark etmiş olmalı ki baba eksikliğine ve anne ile olan probleme, oedipal duruma, bastırılmış agresifliğe, ölüm korkusuna gönderme yapıyor. Boubacar’ın kafa karışıklığı ve kimlik bunalımı sadece Doğu-Batı arasında kalmışlığından değil bu meselelerden de kaynaklanıyor olabilir mi? 

Romanın kendisini bir savunma mekanizması olarak kurgulamak istedim. Psikolojik bir baskı yapabilsin, bastırabilsin, boğucu bir şekilde kapsayabilsin, okudukça sarıp çökebilsin. Bu arzuların da etkisi olmuş olabilir, bunları bir yana bırakıp hikâyenin içine tekrar girecek olursak, Gazeteci’nin Boubacar’ı okuma tarzından ve onu bireyleştirme biçiminden de kaynaklanıyor olabilir. 

*Söyleşi, Vapur Edebiyat Dergisi’nin Haziran 2018 tarihli 6. sayısında yayımlanmıştır.

0
2840
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle