26 KASIM, SALI, 2013

Yadigâr Ejder

Sıddık Akbayır "Yadigâr Ejder"i yazdı... Komedi filmlerinin hiç de komik olamayan rollerini üstlenir. Artık, kimsenin  dövemeyeceği bir Yadigâr Ejder’den geriye ‘Bana Mazlum’u getirin’ repliği kalır.  Bir de çocuklara dağıtmak için ceplerinde taşıdığı kuruyemişler… Şerif Gören’in Beyoğlu’nun Arka Yakası’ndaki Yadigâr Ejder’i, herkes rol kesiyor zannetse de...

Yadigâr Ejder

Yeşilçam’ın Artist Kahveleri

Beyoğlu’nun bütün sokakları, Yeşilçam’a açılır. Ayhan Işık,  Sadri Alışık, Atıf Yılmaz, Alyon, Hasnun Galip, Tel,  Fuat Özkınay sokakları, Yeşilçam denizine akan ırmaklar gibidir.

Türkiye’nin en ünlü sokağı olan bu mekân, yani, Yeşilçam Sokağı, -Gazeteci Erol Dernek Sokağı-  yapım şirketlerinin dışında, aslında üç kahveden ibarettir. Sinema adına her şey, otuz yıl boyunca, bu kahvelerde konuşulur, kurgulanır.

Azmi’nin Kahvesi: Yani, Pıtpıt’ın eski mekânı; yapımcıların, yönetmenlerin, oyuncuların uğrak yeridir. Atlas Sineması’nın yanındaki pasajda bulunan bu salaş kahve, sinema sanatının merkezi gibidir. Atıf Kaptan’dan Avni Dilligil’e; Memduh Ün’den Kartal Tibet’e; Kadir İnanır’dan Tarık Akan’a;  Fikret Hakan’dan, Ekrem Bora’ya dek birçok ismin neredeyse her gün uğradıkları bu kahvenin değişmez, yorulmaz, izin yapmaz garsonu, Yadigâr’ın hemşehrisi Sivaslı Ali Çakır, aslında Yeşilçam’ın gizli günlüğüdür. İbrahim Tatlıses’in Yılmaz Güney’e öykündüğü günlerde, Kartal Tibet, Ülkü Tamer ve Tanju Gürsu’yla oynadığı oyunlar için, jelatininden söktüğü yeni kartları hiç unutamaz. Aydemir Akbaş’ın Nükhet Duru’yla birlikte olduğu günleri de… Oyuncuların, kahveyi akademiye dönüştüren film tartışmalarını da… Kahvenin bir köşesinde biriyle tavla oy¬nayan Tarık Akan’ı; öbür köşede başka biriyle tavla oynayan Kadir İnanır’ın, birbiri hakkında magazin ba¬sınında boy boy demeçler veren bu iki adamın, bu küçücük kahvede birbirlerine değmeden nasıl gi¬dip gelebildiklerini de… Zeki Ökten’le Ali Habip Özgentürk’ün ‘Kızılçam’ adı verilen değişmez köşelerini de…

Azmi; Yeşilçam Sokağı Efsnanesi sona erdiğinde, Arif Keskiner’le Sıraselviler Caddesi’nin bir arka sokağının girişinde Çiçek Bar’ı -Sinema Sevenler Derneği- açar.

Reşit’in Kahvesi: Reşit Doğan; Yeşilçam emekçilerinin hem ağabeyi, hem dert ortağı, hem de gizli kasasıdır. Parası olmayan ışıkçı, setçi, Reşit’e başvurur. Reşit, beş kuruş faiz almadan isteyene zamanında ödemek koşuluyla borç para verir.  Yadigâr Ejder, figürandır, ancak Yeğenler Kıraathanesi’ne değil, Reşit’in Kahvesi’ne yönelir. Reşit’i, Yadigâr Ejder kadar kimse sevemez; çünkü, dara düştüğünde çalacağı ilk kapıdır Reşit. 

Yeğenler Kıraathanesi:  1970-1980 arasında çekilen birçok film incelendiğinde, iki şeyin pek değişmediği görülecektir: Figüranlar ve figüranların giysileri. Hulusi Kentmen’in aynı takım elbiseyle yirmi filmde oynadığı,  İhsan Gedik’in biri beyaz, diğeri siyah iki takım elbiseyle onlarca filmde yer aldığı, Orhan Çoban’ın aynı garson giysileriyle emekli olduğu fark edilecektir.

“Yumruk almanın acemisiyim / zaten babası kaçmış bir oğlum var utanırım / hep dayak yiyen bir baba olmaktan”   der gibi oturan figüranlar doldurur bu kahveyi. 

Erotik filmler döneminde, figüranların sırtları cama dönük oturdukları bu kahvenin havası da zamanla değişir. Konuşulanlar, daha çok kimin, hangi  kadın oyuncuyla ‘film icabı’ da olsa yatağa girmesiyle ilgilidir. Zerrin Doğan, Zerrin Egeliler, Dilber Ay, Necla Fide, Funda Gürkan, Meltem Işık, Oya Başak’tır konuşulan. Bu dönem uzun sürmez.

Figüranların; 1970’li yılların sonunda, Yeşilçam’da bilinen o meşhur krizi yaşandığında, Behçet Nacar’ın  ‘Behçet Karavanası’nı  bekledikleri yerdir Yeğenler Kıraathanesi. İşsiz kalan sinema emekçilerine karavana çıkarmaya başlayan Behçet Nacar, ‘kötü adamlar’ın en büyük dostudur. Karavana’yı çoğu zaman, Yadigâr  Ejder hazırlar.

Şimdi, hiçbirisi yerinde olmayan bu kahveleri, Yadigâr Ejder’den daha iyi kimse bilemez.  Yakın arkadaşlarına, birgün bu kahvelerin öyküsünü, yani, akşamların denizinde hor görülmüş çocukların sığınağını yazacağını söylese de ömrü  buna vefa etmez. 

Taksim Parkı’nda Hüzünlenmek Yasaktır! 

Her filmde dostluklara, sevdalara ‘ısırgan olan’, kendisine ait olmayan

bir hayatı yaşayıp hep ‘kötü adam’ı oynayan, ancak ‘tepeden tırnağa yürek, acımak, dostluk’ kokan Yadigâr Ejder, sessizliğin gürültüsünde boğulan bir Yeşilçam yolcusudur.

Taksim Parkı'nda yağmuru yorgan yapar. Yağmurlu havalarda denizi seyretmeyi, çay içmeyi, kibrit kullanmadan sigara paketi tüketmeyi çok sever.  Uçlarına ölüm yağan yorganları düşünür. Kimsesiz çocuklar adına, düşlerine amonyak kokusu karışır. Hava soğuktur ve kimsesizlik  ‘gizli bir kefen’dir İstanbul’da.

Beyaz ağaçların arasından hep denize bakan; yoksul, yalnız ve ayaklarından rahatsız bir adam, Yeşilçam’ın duyamadığı bir Sivas türküsü mırıldanır: ‘Seher vakti bu yerlerde kimler ağlamış / Çimenler üstünde gözyaşları var…’  Oysa, bilir Taksim Parkı’nda hüzünlenmek yasaktır!

Yeşilçam Sokağı’ndan her gün, Taksim Parkı’na açılır. Denizi görmeden güne başlamaz.  “Üçüncü sınıf  lokantalarda doyurur karnını /  uyur üçüncü sınıf otellerde /  üçüncü sınıf rollerde oynar -  birinci sınıf yürekle / Kuş cıvıltıları siner ceplerine / bir denize açılır gibi açılır sokağa / kırsoylu bir yürek takılır arkasına”.

Yeşilçam’dan ve Taksim Parkı’ndan kader arkadaşı Cem Erman, çoğu zaman yanındadır.  Yeşilçam’ın sıkıntılı günleridir. Parasızlıktan Taksim Parkı'nda otururlar. Bir ekmek ve biraz kaşar peyniri alacak para çıkar ceplerinden. Lokmaları yavaş yavaş tüketirler.

‘Bana Mazlum’u Getirin!’

Komedi filmlerinin hiç de komik olamayan rollerini üstlenir. Artık, kimsenin  dövemeyeceği bir Yadigâr Ejder’den   geriye ‘Bana Mazlum’u getirin’ repliği kalır.  Bir de çocuklara dağıtmak için ceplerinde taşıdığı kuruyemişler… Şerif Gören’in Beyoğlu’nun Arka Yakası’ndaki Yadigâr Ejder’i, herkes rol kesiyor zannetse de…

Mübalağasız dev gibidir, frankenştayn kaşlarının altındaki kara mor halkalara gömülü kan çanağı gözlerinden kaçak bakar herkese. İri, kalın parmaklı büyük elleri vardır. Uzaktan bakanlar için, bedavacı bir imaj uyandırdığı da olur. Cüssesinin yarattığı terörden faydalanıp, bedava yaşayan birinin gereksizliğini düşünürdüğü de...    

Her filminde silahsız devrilmez cüssesi,  bir deri bir kemik jönlerimizin sinek öldürmez yumruklarıyla devrilir, rol icabı. Onu en fazla Cüneyt Arkın döver.

“Beyoğlu'nun  kuytu sokaklarında cep delik mide boş dolaşırken doların dalgalanmasında yaşayanlardan birinin ‘Önce dayak ye sonra paranı al!’ teklifine damarlarını yırtan sevinç çığlıkları atmak ister. Ancak, sesi buz tutmuş bir şehrin kurşunî semasında, kimsesizliğine susulmuş çığlıklarında toplanır.”  

‘Aşka Kimse Yok’

Aşkı, şiiri ve sinemayı ‘yedi sokak yetmiş adım’ Yeşilçam tadında herkesten çok sevdiği zamanlarda açlığını ve yalnızlığını sokaklara bağırıp İstiklâl’e çıktığında, kendisini iyi hisseder.

İstiklâl Caddesi’nde yürümeyi çok sever. Her an bir sürprizle karşılaşma ihtimali ayaklarını oraya sürükler. Yeni açılan bir mekân, binalarda yeni fark edilebilecek bir ayrıntı, sevilen biriyle karşılaşmak, yeni biriyle tanışmak, akılda görüntüsü bir süre taşınabilecek bir iki güzel kadın görmek gibi bir sürü neden vardır İstiklâl’de yürümek için.
Avantür filmleri terk edip Kemal Sunal filmlerine terfi ettiği günlerde, ilk defa üçüncü sınıf otellerden ve üçüncü sınıf lokantalardan kurtulup Gayrettepe’deki beş yıldızlı bir otele taşınır.  Bir de ‘üçüncü adam’ olarak Tepebaşı Gazinosu’nda sahneye çıkmışlığı vardır.

Hulki Aktunç’un bir öyküsünün adını Hüseyin Alemdar’dan duyar ve çok sever: ‘Aşka Kimse Yok.’ Oysa, Alev Altın’a olan aşkını yakın dostları bilir. Kabahat olsa olsa 14 Şubat’ın soğukluğundadır. Kimbilir… 

Aşk ve yalnzlık,  Yadigâr Ejder için, bir yerde kör kütük  bir ‘alev’dir!

Yüzünde Bin Yudumlu Hüzünler

Yüzünde bin yudumlu hüzünler taşıyan,  efkârlandığında, Zaralı Halil Söyler’den türküler mırıldanan, masum gülüşlü,  hep 40 yaşında, ‘kendinin öksüzü’, ‘devasa düşçocuk’  bir adamdır Yadigâr Ejder!

Yadigâr Ejder’i en çok da Nihat Ziyalan ve Hüseyin Alemdar anlar. Nihat Ziyalan’ın ‘Kötü Adam’ şiirinde anlattığı biraz da Yadigâr Ejder’dir.

“Rolümün hakkını vererek / kahvaltı yapmamış bir bakışla / uzatırım yüzümü/ esas oğlan sallarken yumruğunu / bağırmakta suflör / sağdan uçarak çıkacaksın (…) esas oğlan kurtaracak kızı elimden /  unutur muyum yönetmenim / yakın plan küskün bakacağım öpüşmelerine / ölüm sahnem çekilirken” 

Hüseyin Alemdar’a, Yadigâr Ejder’den bir film karesi kalır  ‘Bitmiyor Zulüm’  filminden… Hüseyin Alemdar; çaycı Rustem rolündedir.  Alemdar’ın, ‘Seçici olduğum; ama hiçbir şey olamadığım Yeşilçam günlerimden’ dediği bir kare, kanayan bir yalnızlık olarak yer alır dergi sayfalarında.

Şiire sinema, sinemaya şiir gözüyle bakan Hüseyin Alemdar, ‘devasa düşçocuk’  Yadigâr için şu dizeleri yazar:  “Kabuk tutmayan bir yaraydı sende sinema / sende yarım ekmek arası hüzündü Beyoğlu / sende tek kişilik intihardı otel odaları / sende birer iç kanamaydı Yeşilçam sokakları”      

Hayattayken kendisine yazılan bu dizeleri,  esprili bir dille abartır ‘ödül heykelciği’ gibi kendine kalkan yapar!

Hüseyin Alemdar’la Yadigâr Ejder, ölümünden birkaç gün önce birlik¬tedirler. Yadigâr Ejder; bir sis perdesinin ardından,  insancıl gözlere göz suskunluğuna gömülmüş, son yılların en büyük bunalımını yaşayan Türk sinemasına dolu dolu bakar gibidir.

Bakışlarında  uzak sesler, zaman kırıntıları, menekşe eziklikleri, aşk ıslıkları vardır sanki! Yaklaşık altı aydır da işsizdir. Aşksız, ekmeksiz, tuzsuz, şiirsiz... Ama, Yeşilçam'a, her sokağı film ve gala kokan Beyoğlu’na o kadar düşkün ve sevda¬lıdır ki, günün birinde çekip gitmek aklının ucundan bile geçmez. Yeşilçam’ı ‘ekmek kapısı’, emekçi kardeşlerini  ‘canyaren’ olarak görür hep, işte ‘ekmek kapısı’ olarak görüp kutsadığı bu hayal dünyası Yeşilçam kendinden önceki emekçi¬lerin olduğu gibi onun da ‘ekmeksiz’liği, ‘aşksız’lığıdır aslında.
Hüseyin Alemdar’la görüştükleri son akşam canı sıkkındır, keyfi de yoktur.  Ne Anadolu duyarlılığıyla ezgi mırıldanır ona, ne ondan şiir okumasını ister.  Eskisi gibi fazla da oturmaz. Karnı da açtır.
                                                                                            
Hüseyin Alemdar; hayallerini, rüyalarını, izdüşümlerini, yaşadığı, yaşayacağı günleri, her şeyi bölük pörçük aşklarını hep birer kırıntı olarak ve çoğunu yarım bırakan Yadigâr Ejder’i son olarak Taksim  İlkyardım Hastahanesi’nin morgunda boylu boyunca uzanmış görür. Rol filan yaptığı yoktur. Kolları, iğne ve serum yaraları içinde cansız ve çocukların saçlarını okşayamayacak donukluktadır.  

O günlerdeki adıyla Ahududu, şimdiki adıyla Sadri Alışık Sokağı’ndaki 27 numaralı Ahududu Palas’ın giriş katında kaldığı yıllarda,  sürekli beli ağrır, ayakları şişer. İzmir’de kostüme bir filmin çekimleri sırasında Cüneyt Arkın’ın rol gereği savurduğu bir tekme dizkapağına gelmiş, yaklaşık iki saat öylece kıvranıp kalmıştır.  Sinemayı hep ekmek kapısı gördüğü için de Cüneyt Arkın ne zaman çağırsa yüksünmez koşar gider. Ayağındaki bu kalıcı rahatsızlığın sebebi olarak Cüneyt Arkın ve Türk sinemasını gösterse de onu ve sinemayı ‘mektepsizlik’ saflığı herkesten çok sever. Elli iki numara özel ayakkabı bile bu rahatsızlıktan ötürü şişen ayağına olmaz, bazı günler terlikle dolaşır  Yeşilçam’ı.

Açlığıyla tokluğuyla Yeşilçam’ı geceli gündüzlü terk etmeyen birkaç sinema emekçisinden biridir.  Herkeste ah’ı ve hakkı vardır!

Hüseyin Alemdar,  “Onun hayatından hâlâ neden bir foto-biyografik roman çıkaramadım?” diye hayıflanır durur.

Büyük Parmakkapı Sokağı

Yadigâr Ejder de aç yatıp tok kalktığı birgün,  Yeşilçam Sokağı’nın ortasındaki Emek Oteli’nden, Büyük Parmakkapı Sokağı’nın üşüyen bir yerinden başlar ölüme. O iri, kocaman, gölgesine taşan uğultulu göv¬desi, ölümün iki heceli soğuk gizemiyle kaybolup gider sanki!

Kalkar, ilkin Reşit’in kahvesine, ardından Büyük Parmakkapı’ya, kebapçı Mehmet’in yerine uğramak için yola koyulur. Ömür, artık adımlarını iyice kısa atmaktadır. Artist görmüş taşralıların meraklı ve şaşkın bakışları arasında ilerler.  “Kalbi, gökkuşağına gömülmüş bir yağmurkuşu  gibi çırpınır.” 

Ölümü, gazetelerde sigara paketi büyüklüğünde verilir, özensiz bir fotoğrafla. Daha sonra, medya acındırarak ilgi çekmeye çalışır. Yalan yanlış şeyler yazılır hakkında. Arkadaşları, bu duruma çok üzülür. Yaşarken onu yok sayanlar, onun ölümü üzerinden prim yapmaya çalışırlar. Gazete, dergi arşivlerinde doğru düzgün bir fotoğrafı bile yoktur.

Yeşilçam’ın kötü adamlarından İhsan Gedik de, Süheyl Eğriboz da Yadigâr Ejder’in ölümünü basının çarpıttığını söyler.

Ölümü şöyledir: Yadigâr; Büyük Parmakkapı Sokak’ta -Taksim’den İstiklâl Caddesi’ne girişte soldan ikinci sokak- Kebapçı Mehmet’in yerine gelir. Şimdi, yerinde bir sahafın bulunduğu lokantaya beş basamakla inilir. Ayağı eşiğe takılınca bu beş merdivenden yuvarlanır. Kafası, betona denk gelir.  Hemen, Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılır.

Bir hafta, yoğun bakımda oksijen çadırında kalır. İhsan Gedik, her gün ziyaretine gider. Yadigâr, konuşamaz. Sadece,  arkadaşının yüzüne anlamsızca bakar. 

Süheyl Eğriboz; Yadigâr’ın Yeşilçam emekçilerinin birçoğu gibi yoksul bir yaşamı olduğunu; ancak Taksim Parkı’nda açlıktan ölmeyecek kadar dirayetli bir yapıda bulunduğunu belirtir:

“Yoksul bir yaşamı vardı. Hepimiz gibi. Yatacağı yeri vardı. Çalışıyordu. Mağdur ölmedi. Taksim Parkı’nda, açlıktan ve soğuktan öldüğünü yazdı gazeteler. Yok böyle bir şey! Ölümünden bir süre önce Emek Oteli’nde bir film için konuşmuştuk.


Merdivenlerden yuvarlanmadan önce de rahatsızlığı vardı. Hastaneye yatırmıştık. Ayağında yaralar çıkmıştı. Damar tıkanıklığı gibi bir şeyleri vardı.  Zaman zaman baş ağrılarından şikâyet ederdi. Emek Oteli’nde de, bir ara kafasını, lavabonun duvarına çarpmıştı. ”     

Can Dost

Rafet Ekiz, Yadigâr Ejder’in Beyoğlu’nun arka sokaklarından arkadaşıdır. Yadigâr Ejder,  işsiz kaldığı günlerde,  gazino pavyon fedailiği yapar. Daha doğrusu fedai rolü oynar.

Bir gece, birkaç magandanın sadece ‘dağ gibi adamı nasıl da devirdik’ havasını atmak için saldırdıkları Yadigâr Ejder, ağzı burnu kan içinde  pavyon merdivenlerinden yuvarlanırken o sırada Gazeteci Erol Dernek Sokağı’ndan geçmekte olan, bohem ressam Rafet Ekiz’den  başka kimse yardıma koşmaz. O geceden sonra, Yadigâr’la Rafet, birbirlerini yaralarından tanıyan iki dost olurlar.

Rafet Ekiz, resim sattığında; Yadigâr Ejder, rol için avans aldığında çilingir sofra kurulur. Tünel’deki resim atölyesinde başlayan muhabbet, kimi zaman Asmalımescit’teki Yakup Restaurant’a taşınır.

Rafet Ekiz’in Tünel Postacılar Sokağı’ndaki atölyesi, eski bir binanın alt katıdır. İlginç, hoş bir mimarisi vardır. Birkaç filmin de mekânı olan bu atölyeyi  çok sever ve tam yedi yıl burada birbirinden güzel eserler üretir. Yadigâr Ejder’in, film setlerinden, artist kahvelerinden dönüşteki ilk sığınağı bu atölyedir. Rafet Ekiz resim yapar; Yadigâr Ejder türkü söyler.

‘Acıyı Bile Magazinleştiren’ Basın

Figüranlar; Yeşilçam Sokağı’nın aç yatıp tok kalkan sınıfıdır. Kendilerine ‘kötü adam’ rolü biçilen Yeşilçam’ın emekçilerinden birçoğu; ‘kötülüğü’, harabe duyarlılıklarında ürkek bir gölge gibi gezdirirler.

Suskunlukları, kutsanmış gök bir dilektir. ‘Yıldızların altı’ndaki her ‘kötü’ rol, ıssız istasyonlarına gurbetini bırakıp giden bir tren sesi gibi yankılanır içlerinde.

Bir gün; Ahmet Tarık Tekçe, Mümtaz Ener,  Faik Coşkun, Nizam Ergüder, Talât Gözbak, M. Ali Güngör, Muhteşem Durukan, Mesut Engin gibi aç yatarlar da tok kalkamaz olurlar. Ya bir otel odasına, ya düşkünler yurdunun bir köşesine ya bir sokak arasına ya da bir merdivenin beşinci basamağına ‘son’ yazısı düşer.Yadigâr Ejder’in baba tarafından kocaman bir Almanya gurbeti ve anne tarafından dost yüzlü bir şehri vardır: Sivas!  Asıl adı, Adnan Ayberk’tir.

15 Mart 1951 Sivas Kangal doğumludur.  22 yıl önce,  40 yaşında, 4 Mart  1991’de, Taksim İlkyardım Hastanesi’nde ölür. ‘Acıyı bile magazinleştiren’  gazeteler, hâlâ, ‘Taksim Parkı’nda Açlıktan Öldü’ yazsa da…

“O meşhur kırmızı kazağıyla morgdaki demir kasada yatarken, hep gizlediği gerçek adı da kolundaki etiketten öğrenilir.

Tabutuna bile sığmayarak, on kişinin omuzlarında Kulaksız Mezarlığı’nı sonsuz yurt edinmeye gider.

Üstüne Cemal Süreya'nın ‘üstü kalsın’lı Kulaksız yağmurları yağar şimdi!

Yadigâr Ejder mi? O, artık dönmeyecek…”  



***

1- Ayrıntılar: Süha Tuğtepe; Nişantaşı… Nişantaşı…, Doğan Kitap Yayınları, İstanbul 2008. |        Öztürk Serengil;  Yeşilçam’ı Benden Sorun, Milliyet Yayınları, İstanbul  1985. | İlhan Berk;  Bütün Şiirleri,  Pera, Yeşilçam   ya da   Karanlık   Saraylar  Büyücüleri,  YKY, İstanbul 2002.
2- Nihat Ziyalan; Güvercin Uçuşu, Cem Yayınları, İstanbul 1980.
3-  Hüseyin Alemdar; Sinema Kitabı, Hera Yayınları, İstanbul 1999.

4- Taner Ay; Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları, Çalıntı Yayınları, İstanbul  1999.
  Taner Ay;  a.g.y.
5- Hüseyin Alemdar; Adı Yadigâr yâdı Yeşilçam!, Esmer, Şubat 2011.
6- Salih Bolat;  Bir Afişin Önünde, Varlık Yayınları, İstanbul 1986.
7- Sıddık Akbayır;  İhsan Gedik’le Görüşme,  Beyoğlu, 13 Temmuz 2008. | 8- Süheyl Eğriboz’la Görüşme,  Beyoğlu, 14 Ağustos 2009
9- Salih Bolat;  Bir Afişin Önünde, Varlık Yayınları, İstanbul 1986.
10- Sıddık Akbayır;  İhsan Gedik’le Görüşme,  Beyoğlu, 13 Temmuz 2008. | Süheyl Eğriboz’la Görüşme,  Beyoğlu, 14 Ağustos 2009
11- Akif Kurtuluş;  Herkes Gitmiş, Adam yayınları, İstanbul 2005.
12- Hüseyin Alemdar; Aktör Yadigâr Ejder Artık Dönmeyecek, Milliyet Sanat, 15 Mart 1991.


0
4414
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle