18 MAYIS, PAZARTESİ, 2015

Vlada Uroşeviç

“Vlada Uroşeviç’in şair kimliğinde zamanının tüm büyük şairlerini seçmek olası. Vlada, çağdaşlarının sırlarını, yönelimlerini, karanlık ve ışıklı yanlarıyla tanımaktadır. Vlada’nın büyüklüğü ilk bakışta kabul edilmeyecekleri, affedilmeyecek olanları, asla ve hiç denecekleri absürdün aracılığıyla özümseyerek yansıtmasındadır! Avrupa şiirinde parlayan, korkutan bir hesaplaşmanın sesli ifadesidir.” Alain Bosquet

Vlada Uroşeviç

Şair, yazar, çevirmen, eleştirmen, edebiyat araştırmacısı Vlada Uroşeviç 1934 yılında Üsküp’te doğdu. Üsküp Üniversitesi’nin Felsefe Bölümünden mezun oldu. Üsküp Televizyonu’nda ve birçok süreli edebiyat yayınında editör ve yayın yönetmeni olarak çalıştı. Üsküp Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü olan Vlada Uroşeviç, Makedonya Bilim ve Sanat Akademisi,  Sırbistan Bilim ve Sanat Akademisi, Academy Mallarme (Paris) ve Avrupa Şiir Akademisi (Lüxemburg) üyesidir. Üsküp PEN Merkezi ve Makedonya Yazarlar Birliği üyesi de olan şairin ilk şiir kitabı 1959’da yayımlandı (Bir Başka Şehir). Sonraki yıllardan günümüze dek farklı edebiyat türlerinde onlarca kitap yazdı, yayımladı. 2004 – 2005 yıllarında Üsküp’te 10 ciltlik Seçilmiş Eserleri olarak yayımlandı.

“Vlada Uroşeviç’in şair kimliğinde zamanının tüm büyük şairlerini seçmek olası. Vlada, çağdaşlarının sırlarını, yönelimlerini, karanlık ve ışıklı yanlarıyla tanımaktadır. Vlada’nın büyüklüğü ilk bakışta kabul edilmeyecekleri, affedilmeyecek olanları, asla ve hiç denecekleri absürdün aracılığıyla özümseyerek yansıtmasındadır! Avrupa şiirinde parlayan, korkutan bir hesaplaşmanın sesli ifadesidir.”  Alain Bosquet

Vlada UROŞEVİÇ

VAROLUŞLAR

On milyon senedir kuş olmayı düşleyen

kristalin puluyum ben

yüz yıllarca sakladığı sır açığa çıkmasın diye

balıklarına su yüzeyini yasaklamış

bir okyanusun derin diplerindeyim

Koklayanlarına

doğumlarından önceki hayatı anlatan

bir çiçeğin rayihasıyım ben

Ancak asıl bunları yazan değilim ben:

çok, çok başka insanlar var oluyor

elimden çıkan bu sözcüklerde

AY, KADIN VE YILAN

Bu gece dolunay,

uyuyamıyorum.

Dışarısı gece

ve karanlık bir su üzerine

çökmüş bir kadın var:

bir şey saklıyor

elleri benden.

İstiyorum bu kadını,

uyuyamıyorum.

Parlak dişli hayvanlar sürünüyor

çevresinde

ve geçit yok içmeme o suyu.

Oysa çekiyor beni o su,

uyuyamıyorum.

Ay ışığında

ayan beyan görüyorum

suyun dibinde,

çürüyen yapraklar içinde

yatan kafayı.

Ölesiye tanıdık bu kafa bana,

uyuyamıyorum.

Benim yüzümmüş gibi geliyor yüzü:

gümüşten bir yılan çöreklenmiş

gözlerimin üzerinde yatmakta. 

GÜNEY YILDIZI

Nerede o diyar, aradığım o ad nerede,

çocukluğumun o rengarenk duvarı nerede?

O iz, o gölge, o yıldız -

hiçbir yerde olmayan o şehir nerede,

hani o Aldebaran, nerede?

Görmeden peşine düştüğüm o düş nerede?

Hani o yol, anlamına küsmüş o im, nerede?

O deniz, o yaz, o gök

külün içinde saklı o şifalı ot-

o Aldebaran şarkı, nerede?

İş işten geçince anlaşılan o ses nerede,

sonun sonuna dek hayal kırıklığına uğramaktan

sakınabilen o ihtiyar ateş nerede?

Tenimizin doğum izi rengi olan

o aşk, o resim nerede,

o Aldebaran kadın nerede?

Nerede o yolcu, her yerin yabancısı,

hani o kök?

Başka bir dalgadan başlayan o dalga nerede?

Hani o nehir, o orman, o yol kılavuzu,

o kuş?

Hani o yaşlı ve bin kere asıl

ve binlerce kere aldatıcı

Aldebaran nerede?

DÜŞLER

Bir gecelik aşk için

krallığını satan kralın karısı olduğunu

görüyor düşünde dağ.

Seyahate çıkıyor göl düşünde

kız kardeşleri nehirlere karışarak.

Bir çocuk şarkısıyla takas ediyor

takımyıldız Latince adını düşünde

ya da en az o kadar neşeli bir şeyle.

Ancak pek mütevazı kalıyor bunlar

ozanın düşüne kıyasla:

dağın, gölün ve takımyılıdızının düşünü

gerçek kılan sözcüğü buluyor

düşünde ozan.

TANIMADIK BİR KADIN


Büyük taş basamaklardan iniyor o, ağır ağır.

Çiçek poleniyle kaplı gövdesi, iniyor.

Uykulu kelebekler taşıyor avcundaki kutuda.

Her yıldızın konumunu ezber biliyor o.

Denizin kokusuna göre deviniyor o.

Topraktaki köstebek yollarını duyumsuyor.

Yarının bulutlarının biçimlerini önden biliyor.

Lambanın kalbindeki karanlığı görüyor.

Ay’ın kraterlerinden geçiyor o.

Operanın altınsı kulislerinden geçiyor.

Nesli tükenmiş dolgu kuşların içinden geçiyor.

Ölü dalgıçların arasından geçiyor.

Körebe oynayan çocukların yanından geçiyor o.

Bir şey sorulduğunda, yanıtlıyor.

Ancak konuştuğu dil ölü bir dil,

yalnızca heykellerin, yontuların bildiği.

ZOR ZANAAT

Mateya Matevski’ye

Orman haritasının üzerine eğilmiş ormancı

Dendrometri metodu diye bir şey var

Bir ağaç gövdesinin hacmine bakarak

Ormanın gelecek bir yüzyıl için

Büyümesi hesaplanabilir

Ancak ormanda olup bitecekleri

Hangi aşklar, hangi cinayetler

Hangi çocuk oyunları, nasıl yangınlar yaşanacağını

Hiç kimse bilemez

Orman gövdesinden elde edilen selüloz miktarı

Karmaşık bir metotla tespit edilir

Kağıt miktarı da aynı formülle bulunur

Ancak öngörülemez şairin neler yazacağı o kağıda

Öngöremez hiç kimse

Şaire sorulacak sualleri sorguda

Aynı bu ormanda

Kurşuna dizilmesini buyuran

Emir kipindeki sözleri de

… Selüloz üretir ağaçlar durmadan

Bekler kağıt şairini

Ormancı uyurken boy atar

Büyür ormanlar

BİR AŞK GECESİNİN SONU

Kuytularına dönüyor yıldızlar

Soluklanmak, biraz uyumak için

Dağılarak sökülüyor göğün örgü dokusu

Benzi soluyor Orion’un, solgun Scorpius

Son buluyor gezintiler yıldızlı patikalarda

Seyreliyor Ay’ın sıcak soluğu

Odanın darlığına saplanmış bir gemi karyola

Yorgan döşek arıyor aşıklar telaşla örtünmek için

Gece boyu kuzey yıldızına bağlandıkları

eksen, artık kesmiyor yastıklarını

Türkçesi: Kadriye Cesur

0
907
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle