23 TEMMUZ, ÇARŞAMBA, 2014

UzakTan yakından

Haydar Ergülen yazdı...

Adnan Azar'ın hem şiiri koruyan, gözeten hem de hepimizin yerine ortak bir derdi, ağrıyı, sancıyı bir 'ince sızı' olarak süzdüğü, sürdürdüğü şiiri.

UzakTan yakından

İlk kitaplarımız birlikte yayımlanmıştı 1981 sonunda, Adnan Azar'ın “Unutmak Suları”, benim “Karşılığını Bulamamış Sorular”. Yanlış yazınca mı efsane oluyor yoksa yalan söyleyince mi efsane değeri kazanıyor, bilmiyorum. Yıllar sonra rüya mı, yalan mı, hayal mi, gerçek mi, hepsi karıştı: Sevgili şair Yaşar Miraç'ın “Yeni Türkü Yayınları”ndan “İlk Kitaplar” dizisinden kitaplarımız yayımlanınca, Adnan'la Ankara'dan gelip, yayınevinden ya da matbaadan kitaplarımızı kapıp, göğsümüze bastırıp Cağaloğlu Yokuşu'nu Ankara Caddesi’nden aşağıya doğru indik mi, koştuk mu, yoksa uçtuk mu mu? Bunu şimdi bize kim söyleyecek? Biri düşe düştüğümüzü de söylese, kabulüm.

Gençtik, büyük hayatlarımız yoktu, olmasını isterdik ama olmayacağını da bilirdik, Attila İlhan'ın Abbas Yolcu'sunu, Sokaktaki Adam'ını okumak yetiyordu bize, büyük hayallerimiz vardı ama, o yıllarda hemen herkesin düşü, hayali olduğu için de büyüktü elbette, yüce hayalimiz devrim. Büyük değil yakın hayatlarımız vardı, hayatlarımız birbirine bakardı, birimizin hayatının bir parçası mutlaka diğerinin hayatının içindeydi. Birbirimizin hayatlarının içindeydik, bu demektir ki birbirimizin şiirlerinin de içindeydik, kitaplarımızın da, elbette hayallerimizin de. Cemal Süreya o yıllarda, 80'lerde yazanlar için 'şiirleri birbirine benziyor' demişti de, hafiften bozulmuştuk. Sonra insan benzemenin kötü değil, iyi bir şey olduğunu anlayacak yaşa geliyor, 'iyi ki öyleymiş' diyor. Ben diyorum. İyiymiş benzemek, çünkü hayatlarımız benziyordu, Ankara'daydık, şehir bizden biraz daha büyüktü, birbirimize benzemekten başka şansımız yoktu. Şans, evet. Sevdiklerimiz benziyordu, okuduklarımız, etkilendiklerimiz.

Benzemek, bir 'şans'mış meğer. Hem o zamanlar 'benzersizlik' gibi dertler de yoktu. En çok da dertlerimiz benzerdi. Şiir derdi, devrim derdi, aşk derdi, ayrılık derdi, yokluk derdi... Dertleriyle benzeyenler ya devrim yaparlar ya yenilirler, ya âşık olurlar ya yenilirler, ya şiir yazarlar ya yenilirler. Olsun, derdimiz de yenilmemek değildi zaten. Kim bilir belki de 40 Toplumcu Kuşağı için “Acılı Kuşak” denildiği gibi, 80 Kuşağı için de “Yenilmişler Kuşağı” ya da “Mağluplar Kuşağı” da demek gerekir.

Adnan'la şiirden, ilk kitaplardan, Ankara'dan, Piknik'teki rakılardan, Büyük Express'deki biralardan, ODTÜ Sosyoloji'den, Kuğulu Park'tan, evlerden, aşklardan ve unuttuğum daha nelerden benzerlik, yakınlık, yoldaşlık, arkadaşlık, 80 ve öncesi, yani “olmayan herkes burada” zamanlarından bir 'eski zamanlar' antolojisi oluşturmuşuz. Elbette Behçet Aysan, Ahmet Erhan, Akif Kurtuluş, Hüseyin Ferhad, bazen Ali Cengizkan, Ahmet Telli, Mehmet Taner, Azer Yaran, Hayati Baki, sonraları Adnan Satıcı'yla..

O nedenle kabileden, yani aileden bir şairdir Adnan benim için. Hayatların şiirlerin içinde, şiirlerin hayatların içinde olduğu zamanlardan. Söylendi ve yazıldı, Behçet'e göre de, hepimize göre de Adnan hem o kabilenin, hem de 80 Kuşağı'nın 'Prensi'dir. Galiba Behçet bunu aramızda en çok kentli davranışı gösteren, elbette şiirinde de, Adnan olduğu için böyle sevimli bir biçimde söylemiştir. Onun da gizli gizli bundan sevineceğini düşünmüştür çünkü.

Adnan'ın şiirini buraya yazdığım ve yazmayı unuttuğum, bir de galiba henüz bilmediğim nedenlerle 'kayıp zamanların bilgisi' olarak da görme eğilimindeyim. Bilgi burada, bellek, hafıza yerine geçiyor. O yıllarda, o dönemeçte yazılan hemen her şiir az çok bu bilgiyi taşıyor elbette, ama

Adnan'ın şiire yüklediği ve ona ağır gelmemesine de özen gösterdiği bir 'ince bilgi'den, 'ince bellek'ten söz ediyorum. 'İnce anlam' diyeyim ve Adnan'ın aslında tüm şiiri için de bunu söylemiş olayım.

Bizim kuşakta, en çok da kendimden bilirim, şiiri şairinden koruyamama hatası, hastalığı vardır, şiiri fazla sevmekten mi ne, ona yapışırsın, bırakmazsın, deyim yerindeyse 'sevgiden öldürürsün'. Benim çok şiir öldürmüşlüğüm vardır da, o yüzden iyi bilirim. Biraz 'taşralı' bir tutma bırakmama hali. Adnan'ı  her anlamda 'kentli' kılan hallerden biri, belki de ilki bu olmalı. İnce bilgi, ince bellek, ince anlam ve ince sevgiden ötürü Adnan, şiiri pek çoğumuzdan iyi korumuş ve elbette kendi şiirini de kendinden koruyabilmiş bir şairdir. Şiirinin bir yandan yalın ama bir yandan da derinlikli olmasının nedenlerinden biri de şairinin şiirine ilişkin bu 'ince/likli' tutumudur hiç kuşkusuz. Sonraları yazdığı metinlerde, kısa öykülerde de daha da incelmiş olduğunu gördüm bu tutumun, hiç kuşkusuz şiirlerinde 'sessizliği' seven bir adamın, “konuştur beni/en çok sustuğum yerden kanıyorum” diyen bir şairin daha neye, nereye kadar kanayacağının, inceleceğinin de bir başka alanıydı yazı, tıpkı “Birgün”deki yarım kalan portreleri gibi.

O yıllarda, yani 1976-¬1982 arası Ankara'da, çoğu yakın arkadaşım olan, diğerleriyle birlikte hepimizin de o büyük aileden olduğunu hissettiren şairlerden bazılarına bakalım: Metin Altıok'un yerleşikliği, yabancılığı, tedirginliğiyle gençliğimizi kuşatan sıcak şiiri, Mehmet Taner'in hep dipten süren bilge şiiri, Ahmet Telli'nin hiçbir şeyi dışarda bırakmamaya çalışan ve o kalabalıkta 'birey'i hep gözeten şiiri, Azer Yaran'ın sesi gibi yanından ayırmadığı ve paylaşmaya hazır, açık şiiri, Ali Cengizkan'ın ta o günlerden ironi kadar, lirizmin de bir zeka olduğunu gösteren ve sevdiren şiiri, Ahmet Erhan'ın yoğunluğuna 'hisseden' ve 'işaret eden' şiiri, Behçet Aysan'ın acının, öfkenin, kavganın ve umudun her türlü rengini, açıktan koyuya, 'taşıyan' şiiri, Akif Kurtuluş'un kişiselden kurumsala erken hesaplaşmayı 'göze alan' ve bununla yeni alanlar, imkanlar kazanan, kazandıran şiiri, benim her telden çalan, bir nev'i 'yurttan sesler' korosuyla 'fatsa devrim korosu' arasında gezen şiirlerim, Hüseyin Ferhad'ın derinlerde sonraki şiirlerinin ipuçlarını ustalıkla gizlediği şiirleri? Hayati Baki'nin hepimizden önce içinden kopan yolcuya yetişen şiirleri ve Adnan Azar'ın hem şiiri koruyan, gözeten hem de hepimizin yerine ortak bir derdi, ağrıyı, sancıyı bir 'ince sızı' olarak süzdüğü, sürdürdüğü şiiri.

'Ağrıyan bir diş' gibi ince ince sızladı durdu Adnan Azar'ın şiiri. Sıvas'a geldiğimizde, 2 Temmuz 1993'ü gösterirken ateşin saati, o ağrı ve acı aklına, yüreğine ve hayatına yayılacaktı. Orada 35 canı ve en yakınımız Behçet'i de yitirmiştik, Metin(Altıok) ağabeyi de. Beyaz Ayarı'nda yazdı, unutmanın belki su, ama hatırlamanın mutlaka ateş olduğunu: “unutmak, dedi, ayaz gibi,/işliyor içe./.../hatırlamak, dedi/ağır hastalık./.../yaz, dedi, yer değiştiren ışığın altında/yaz, dedi, hatırlamadıklarını.”

5 Ağustos 2013 günü Ahmet Erhan'ı Ankara'dan dostların yanına uğurladığımızda Avare Çalı ve uzakTan'ın (yky, mayıs 2014) yayımlanacağını söylemişti, 1976¬-2013 arasındaki şiirler, toplu şiirler. İlk yazıyı ben yazacağım demiştim. Akif de önsözünü yazmış, “Senin adın 'unutulmak' olsun hatırlanınca”. Böyle bir yazı işte, kitabıyla da, şiiriyle de ne kadar ilgili bilmiyorum, mutlaka çok iyi yazılar yazılacaktır, yazılmalıdır, benimki işte en yakınlarımdan biri için, tıpkı başlıktaki gibi, “uzakTan yakından” bir yazı.

0
1623
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle