06 HAZİRAN, CUMA, 2014

Unutmamak İçin Sanatla Direnmek

Hülya Soyşekerci yazdı… Zaman usul usul akmaya devam ediyor dünyadaki yaşamın içinde. İnsan bilincini köprü yaparak ilerliyor zaman; diyalektik sıçramalarla geçmişi ve geleceği birbirine bağlıyor; bireysel ve toplumsal belleklerde iz bırakıyor durmaksızın

Unutmamak İçin Sanatla Direnmek

Yıllar önce yazdığım bir yazının başlığını “Unutmak Üzerine” sözleriyle oluşturmuştum. O yazıda unutma’yı anlatırken aslında unutmama’nın altını çizmiş, unutma süreçlerinin içinden geçip onları çözümlemeye ve anlamaya çalışarak, belleğe taze kan vermenin yollarını araştırmıştım. Kendimi çağrışımlara bırakmış, Ahmet Muhip Dıranas’ın Olvido şiirinin dize ve imgeleri arasında yolculuğa çıkmıştım. Bir de o yılın en dikkate değer kitaplarından Latife Tekin’in Unutma Bahçesi’nden bazı alıntılarla çoğaltmıştım metnimin anlamlarını.

“Bir unutma bahçesi’ne, bir adaya, mekâna, düşünceye, uğraşıya, herhangi bir kavram veya eyleme sığınınca insan; anılardan, belleğin baskısından kurtulduğunu düşünür. Bir yanılsamadır bu. Kaçışın olanaksızlığıdır yaşadığı. Belleğin içinden anılar dökülür kucağına,  ‘Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak’la hüzünle kalıverir öylece, diye sürdürmüştüm satırlarımı. “Unutmak eğilimi, bireysel acıların, keder yüklü anıların unutulması anlamında, bir rahatlık verebiliyor insana. Olvido ’nun dizelerinde şair, unutuşun kendisini gamlardan kurtarmasını istiyor. Bazen düşünüyorum; kederle gölgeli anılar, bellekten silinip bilinçaltının karanlığına mı düşüyor? Derinlerde karanlığın soluğu mu yankılanıyor? Kara gölgeler, insanın iç çalkantılarında yüzeye çıkıp birer karabasan adası mı oluşturuyor o bilinmez denizlerin içinde? Karabasan adalarında kalmak, ürpertici ve ürkütücü; uykuda bile olsa.” satırlarıyla, bazı psikolojik süreçlerin izini sürmüştüm.

Yıllardan sonra “unutmak” konulu yazımı anımsamak; belleğimin derinliklerinden ve bilgisayarımın mekanik belleğinden süzülenleri aktarmak hayli ilginç bir yaşantı oluşturdu bende. Bugünse “unutmamak” üzerine yoğunlaştıracağım zihnimi.

Zaman usul usul akmaya devam ediyor dünyadaki yaşamın içinde. İnsan bilincini köprü yaparak ilerliyor zaman; diyalektik sıçramalarla geçmişi ve geleceği birbirine bağlıyor; bireysel ve toplumsal belleklerde iz bırakıyor durmaksızın. Bu izlerin ardına düşmek, silinenleri ya da silinmiş gibi olanları yeniden bulup keşfetmek, merak dolu, heyecanlı bir serüven duygusu yaratıyor insanda. İnsan için asıl önemli olan, iz düşürmek, iz bırakabilmek bu gürül gürül akan ‘yaşamzaman’ ırmağında. Yaşam izlerini belleklerimiz tutar; insan belleği yaşanmışlıkları kaydeder usul usul. İnsan bilincinin ve belleğinin “unutma ile yaralı” olduğunu söylerken, şair ne kadar haklıdır! Bellek, yaşantıları, bilgileri, düş ve düşünceleri kaydederken bir yandan da unutma süreçleri içindedir doğal olarak. Kaydetme ve unutma süreçleri bir arada ilerler insan belleğinde.

Yazınsal ve sanatsal yaratımlar, akan zamanda derin izler bırakırlar; zamanın yüreğine en unutulmaz izleri çizer sanat eserleri. Kalıcılık, unutulmazlık ve sonsuzluğa doğru akma, sanatsal yaratımla oluşan eserlerin varlığında somutlaşıp yoğunlaşan sanat emeği ile gerçekleşir. Bellek ve anımsama süreçleri denince aklıma ilk gelen isim, 19. yüzyılın büyük yazarı Marcel Proust’tur.  Onun muhteşem eseri Kayıp Zamanın İzinde, yazarın bütün ömrüne  yayılan bir anlatıdır. Eserdeki bir sahne,  edebiyatın unutulmaz bir fotoğrafını sunar okuyanlara. Kahramanımız, bir gün çocukluk günleriyle ilgili bütün ayrıntıları, ıhlamur içerek yediği bir madlen kurabiyesinin tadı ve kokuları üzerinden anımsar bir anda. İnanılmaz bir anımsama anıdır o: “... tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kaseye akıttıkları silik kağıt parçalarının, suya girer girmez şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem M. Swann'ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonne nehrinin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı.” sözleriyle okuru derinden etkilemeyi başarır anlatıcı. Yazarın deyişiyle “Ihlamura batırılan bir madlenle yeniden yakalanan, belleğin yaratıcı gücüyle yeniden canlandırılan bir geçmiş”tir bu. Görüldüğü üzere, sanat eserleri içinde yaşayan ve ölümsüzlüğe ulaşan yaşamlar, insanı bambaşka boyutlara alıp götürmektedir.

Günlük yaşamın içindeki o farkına varmadığımız akışı, Michael Ende etkili ve özlü bir biçimde dile getirir: “Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır. Herkesin bunda bir payı bulunur ve herkes onu bilir, ama pek az kimse bu konuya kafa yorar. Çoğu kimse onu olduğu gibi benimser ve ona asla şaşırmaz. Bu büyük sır zamandır.”

Çağımızda öyle zorlu bir yaşamın içinden geçmekteyiz ki, hız olgusu, Küçük Prens’in tüm evrene kötülük yaydığını belirterek en küçük tohumunu bile yok ettiği o korkunç baobab ağacı misali, yaşamın temellerini sarsıyor ve her yere dal budak sararak hayatın özünü, özsuyunu içip yok ediyor. Hız, evreni ve yaşadığımız hayatı kuşatmış durumda. Hızın içinde yaşamaya çabalarken ve bu akışa uyum sağlamaya çalışırken, belleğimizin yavaş yavaş aşınmaya başladığının bilincine varamıyoruz. Bu aşınma, belleğin doğal unutma süreçlerinden hayli farklı bir özellik taşıyor aslında.  Hız, zihnimizde derin algı kırılmaları yaratıyor. Baktığımız, gördüğümüz her şeyi, yaşadığımız ve tanık olduğumuz olayları kırılmış yaşam parçacıkları olarak algılıyoruz. Hızla akan

zaman, algıları bozarak, başka bir gerçeklik oluşturuyor zihinlerde. Bu gerçeklik, asıl gerçeğin yerini alan, silik, kırılmış, parçalanmış ve sanala dönüşmüş bir gerçeklik durumunda. Dünya, kırılmış bir aynadan yansıyan görüntüler gibi yansıyor bilincimize. Her şey akışkan, her şey kaygan ve değişken… Sabitin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Değerler, düşünceler, normlar hızla değişip başkalaşıyor ve göreceli bir nitelik kazanıyorlar. “Sağlam toprak” diye ayak bastığımız dünya,  boşlukta sonsuza doğru kayan bir gezegenden başka bir şey değil. Sabitin olmadığı bir dünyada tutunacak yer aramanın boşuna bir çaba olduğu algısı ve kanısı yerleşiyor zihinlerde. Kalıcı olmasını istediğimiz yaşam izleri ne bireysel ne de toplumsal bellekte uzun süre kalma olanağı bulabiliyor; hız, önüne gelen her şeyi süpürüp götürüyor. Unutmak olgusu, bellek süreçleri içerisinde en etkin olanlardan biri durumunda artık… Hızın aşındırdığı belleklerin içinden boşluğa düşüp kaybolan, “unutma” dediğimiz o dipsiz karanlık kuyuya düşen yüzbinlerce bireysel/toplumsal yaşantı parçacıkları ve anılar var. Bütün her şey sanki deniz dibindeki batık bir geminin içinde kaybolup gidiyor; bilinç-bellek okyanusunun en derin noktalarında yok oluşa doğru çekiliyor.

Yaşadığımız bu korkunç bellek erozyonu, toplumsal bellek konusunda daha da etkin biçimde gerçekleşiyor. Ne çok şeyi hızla unutuyor ve belleğin “unutma” hanesine bilinçsizce ve farkına varmadan kaydedip, yaşanan gerçekleri yokluğa, yokoluşa doğru çekiyoruz. Müthiş bir ileti ve enformasyon bombardımanı altındayız. Teknolojik gelişmeler insan yararına olduğu kadar insanlığa zarar veren tarzda kullanılabiliyor. Medyadan, internetten bilincimize her gün milyonlarca görüntü, ses, enformatik bilgi akıyor durmaksızın. Bunun tam anlamıyla bir ileti bombardımanı olduğunu söyleyenler hiç de haksız değiller. Ülke ve dünya gündemi sürekli değiş(tiril)iyor; her gün her an farklı bir enformatik yığılma altında kalıyor zihinlerimiz. Bu akışkanlığın içinde doğrunun ve yanlışın ne olduğunu takip edemeyecek denli şaşkınlığa uğratılıyor bilinçler. Önceki paragrafta da vurguladığım gibi, sanal gerçeklik asıl gerçeğin yerini almış durumda. Hıza ve tüketime dayalı bu yeni yaşama tarzı en başta insan yaşamlarını ve bellekleri tüketiyor. Kişisel ve toplumsal bellekler zayıfladıkça her şeye “unutmak” egemen oluyor; “unutmak” da en çok egemen güçlerin çıkarlarına hizmet ediyor. Unutulanlar çoğaldıkça bir “unutma çöplüğü” oluşuyor toplumsal ve bireysel belleklerde. Her şeyi yok eden unutma/unutturma çarkları hızla dönüyor orada. “Unutma çöplükleri”nin çoğalması, hızın ideolojisini kendi amaçları ve çıkarları için kullanan egemen güçlere hizmet ediyor.

Anlamlı yaşamak, insanca yaşamak unutmamak’la gerçekleşecektir. Sanatla, edebiyatla, felsefeyle; yazarak, çizerek üreterek; yaşamı sanatın ölümsüz bilincine kaydederek yaşamak, anlamlı ve bütünsel yaşamaktır. Unutma/unutturma süreçlerine etkin biçimde direnebilmek ve ayakta kalabilmek, ancak düşünce, düş ve sanat üreterek mümkündür bence.

Yıllar önce yazdığım o yazının bazı paragrafları, bu metin için de aynen geçerli: “En düşündürücü konulardan biri de toplumsal belleğin zayıflığı. Yaşananları gözden geçirmeyen, hatalarını sürekli yineleyen bir toplum içinde yaşamak, insanın içindeki çalkantıları giderek çoğaltıyor. Belleksiz toplumda bir aydın olmanın bedeli de ağır oluyor. Umutsuzluk, aydın yüreklerin kıyısına dalga dalga vuruyor, sarsıntılar şiddetleniyor. Yıllar önce, kalabalıkların üzerine yağmur gibi yağan kurşunları, kanayan ve kanatılan gençlikleri, kaçışları, yürek yangınlarını… Bir kuşağın yok edilme planlarını… Toplumsal şiddeti… Aydınların birer birer ortadan kaldırılışını… Temmuz ateşinde kül edilmek istenen sanatçıları… Ve süregelen acıları… Bugün, acımasız savaşın dumanlarında boğulan gencecik yaşamları… Yoksulluğu… açlığı… kirlenen dünyayı… Emeğin değerini… Unutmamak gerek. Yaşam doğruluyor unutmamak gerektiğini. Anımsayarak güçlenmenin temeli burası işte… Giderek yoğunlaşıp güçlenen bu noktada, anımsamak, üst düzeydeki bilinçle yeniden anlamlandıracak yaşamın içindeki süreçleri. Unutmak / anımsamak sarmalında bambaşka bir bakışın, yepyeni bir bilincin aydınlığında bireysel ve toplumsal umuda yol almaya başlayacağız. Karabasan adaları kaybolup gidecek böylece.” sözleriyle bitirmiştim o yazıyı.

Toplumsal vicdan konusunda önceki yazımdakilere ekleyeceğim birkaç unsur daha var; kadın cinayetlerini, eğitimsizlik- töre ilkelliğinde yok edilen bedenleri… İpekçi ve Mumcu’nun yanı sıra Hrant’ı… da unutmamak gerek… “Vicdan” günümüz aydınının düşünce ve düşlerini odaklandıracağı en önemli kavram olmak durumunda. Adalet için “unutmamak”, vicdanları harekete geçirmek için “unutmamak”… Bellekleri tüketen ve vicdanları sığlaştıran hız ve tüketim olgusuna karşı koymak için tek direnişimiz, tek gerçeğimiz var; o da “unutmamak” Bellek, bilinç ve yürekleri sanata, edebiyata ve sanatsal güzelliklere daha çok açmak, daha duyarlı yaşamak,  sevgi, adalet ve barışla nefes almak gerekiyor.

Bence, yüreğinde sanatın özünden yükselen o yaratıcı/bilge ışık olduğu sürece, insanlığın umudu ve direnme gücü asla tükenmeyecek…

0
1248
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle