11 HAZİRAN, PAZARTESİ, 2018

Unutmak da Yalanın Bir Başka Şekli

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in SSCB-Afgan savaşı sırasında ve sonrasında yaşananlara dair sözlü tarih çalışması Çinko Çocuklar üzerine bir yazı.

Unutmak da Yalanın Bir Başka Şekli

Bazı kitapların ağırlığı olduğundan daha fazla, sayfaları daha kalın. Svetlana Aleksiyeviç’in Çinko Çocuklar’ı da bunlardan biri. 1979-1989 yılları arasındaki Rusya’nın Afganistan’da yürüttüğü savaş üzerine, savaşa katılanlar ve aileleriyle yapılmış olan röportajların derlendiği belgesel hikâyelerden oluşan bu eser, okuyanı kendiyle baş başa bıraktırmıyor. Merceği kimi yeniyetme çocukken, kimi erken gençliğinde ya da mesleği icabı Afganistan’a savaşmaya giden insanların üzerine tutuyor. Öyle bir an geliyor, yansıyan ışıklar kamaşıyor ve gerçeğin keskin kokusundan kaçamıyorsunuz. Ne de olsa bunları yaşayan içimizden biri olabilirdi. Savaşan, ölen ve öldüren, yakınını kaybeden, yaralanan oldukça yakınımız olabilirdi. Şüphesiz ki merceğin diğer tarafında susan kesimin yerine kendini koyabilecek okur sayısı birden fazla olacaktır.

Aleksiyeviç’in eseri kaleme alırken Rusya’nın Afganistan’a neden ve niçin girdiği üzerine tartışma başlatmak niyetinde olduğunu sanmıyorum. Daha çok, üzeri kapatılmak ve çarpıtılmak istenen sonuçlarını ilk ağızdan gün yüzüne çıkartmak istemiş olabilir. Siyasi, politik, ekonomik altyapıların birer insan kurgusu olduğu akla geldiğinde, apaçık insani krize dönüşmüş bir savaş halinin çözümünün olay mahaline geri dönmekle bir ilgisi olabilir.

Annelerin paylaştığı oğullarından kalan günlükler, oraya gitmeden önce, oradayken ve döndükten sonra yaşadıklarını anlatan askerler ve memurların ses kayıtları ve Aleksiyeviç’in kendi duyguları, düşünceleri, tahlillerini harmanlanması daha önce başka benzer eserlerde de olduğu gibi yine oldukça acıtıcı. Yine de acıdan kaçmak onu dindirmeye yetmez. Kamuoyunun artık gereksiz olduğunda birleştiği savaştan geri dönenler kanlı canlı suç taşıyıcılarıdır. Görülmek istenmezler. Hatta yaralı ya da sağ olarak dönmüş olanlarına Rusya’da Afgan denmesi bile üzerinde durulması gereken bir başka durum. 

Herkesin Kendi Kâbusu Var

2013 yılında basılmış olan kitabın röportaj bölümlerinin ilerleyen yıllarda gazetede yayınlanmasından sonra yazar aleyhine davalar açılır. Röportaj verenlerden bazıları şeref ve haysiyetlerinin korunması adına mahkemeye başvurmuşlar. Öğretim üyeleri, PEN Merkezi üyeleri, eski devlet görevlileri de dâhil olmak üzere halkın farklı kesimlerinin katıldığı lehte ve aleyhte tartışmalar yaşanmış. Mahkemelerde edebi bilirkişi ise bir türlü atanamamış. Nihayetinde gazete kamuoyunu karşısına alma baskısına dayanamamış, mahkeme ise uzlaştırıcı olduğu öne sürülebilecek bir çözüme varmıştır.

Kitabın son bölümünde dava aşamasındaki tutanaklar, gazete yazıları ve farklı kesimlerden gelen mektuplar bulunuyor. Burada yazarın farklı yönlerdeki görüşlere yer vermesi, tıpkı savaşın bittiğinin ilanı ile her şeyin düze çıkmasının mümkün olmadığı gibi, gerçeklerin az görünür hale gelmesinin hangi çeşit yankılara yol açtığının izlenmesi adına da önemli. Binbaşı, savaş pilotu A. Sokolov “Bizler uyuduğumuz uykudan tamamen uyanmış insanlar mıyız, ya da gözlerimizi açan o akla tekmeyi basmaya çalışan bizler acaba insan mıyız?” diyerek ona destek verir. Rusya Barış Derneği üyelerininki “Soljenitsin’in sözleriyle barış, sadece savaşın olmaması değil, aynı zamanda her şeyden önce insan üzerinde zorbalığın da olmamasıdır.” alıntısıyla başlar. N. Çerginets adlı Afganistan’da Askeri Danışmanlık yapmış Milis Tümgenerali, Soyvet Hükümeti’nin aldığı asker gönderme kararının suç olduğunun kabulüyle birlikte sessiz kalarak gösterilmiş olan rızadan dolayı cehenneme gönderilmiş askerlerden bahsederken edepli ve adaplı olunmasını talep etmekte, kararları alanları ve toplumda ağırlığı olduğu halde susanları suçlar. Aslında kitaba karşı aleyhte imalarda da bulunan bu açıklama, toplumun sessiz kalmakla suça ortak olduğunu göstermeye çalışan Aleksiyeviç’in tavrıyla en derininde buluşur. Kendileri savaşırken, evlerinde oturmuş televizyon izleyenlere seslenen ve onları susmakla suçlayan erle de benzeşir. Aynı askerler, gaziler buluşmasında Amerikalıların Saygon’da Rus şarapneli, Rusların Afganistan’da Amerikan mayınlarıyla yaralandıklarını birbirleriyle konuşurlar.

Anne Ben Neye Dönüştüm?

Dokuz yıl, bir ay, on iki gün süren savaş halinin taraflarının her birinde travmaya yol açmamış olması düşünülemez. Afganistan’ın yaraları apaçık görülürken, Rusya’daki kısmının üzeri örtülü. İnsana yaraşmayacak şekilde olsa da ölüm, hem de kitleler halinde, hunharca yaşanmış. Hayvanların olduğu gibi, insanların da ölüyü gömme ritüelleri vardır. Yas tutmak da bunun bir parçası. Yas sürecinin aşamalarını Türkiye Psikiyatri Derneği’nin paylaştığı bir yazıda buldum. İlki, inkâr ve şok hali ile nitelendirilebilecek şaşkınlık, tepkisizlik ve hatırlamada güçlüklerle tanımlanmış. Bedende bunun yansımaları hissedilebilir. İkinci evrede acının gittikçe daha yoğunlaşması, öfke ve huzursuzluk baş gösterir. Zihin ölümün kendisinden başka bir şeye odaklanmakta zorlanır, keyif alınan şeylere karşı isteksizlik görülür. Üçüncü evrede kabullenme başlar ve ümitsizlik, çaresizlik ön plana çıkar. Son evrede kabullenmenin verdiği iyileştirici etkiyle kişi yaşamını yeniden düzenleyebilir, geleceğe dair umutlar ve tasarılar başlar.

Esere karşı yürütülen karşı kampanya bana toplumların da yas süreci yaşamasının elzem olduğunu, inkâr, yüzleşme, sorgulama ve kabullenme süreçlerini atlattığında belki tekrar savaş halini yaşamak istemeyeceğini düşündürdü. Eğer izin verilseydi, buna kavuşmak belki daha yakın olurdu…

​Şimdi röportajlara kulak vermenin sırası… Hangisini paylaşacağıma karar vermem zor oldu, ama mümkün olduğunca fazlasını alıntılamak istedim.

Bir İnsanda Kaç İnsan Var?

“Bizlerin vahşi hayvanlar olduğundan ve bu vahşiliğin ince bir kültür tabakasıyla, ince bir süs püs tabakasıyla örtülü olduğundan yola çıkmak gerekir. Ah, Rilke! Ah, Puşkin! Bir anda insanın içinden bir davar çıkabiliyor… Göz kırpmaya vaktin olmaz, o kadar çabuk yani… Yeter ki, kendisi için, hayatı için korkuya düşsün ya da eline iktidar geçsin.” Piyade Er

“Modern silahlar bizim suçlarımızı çoğaltıyor. Bıçakla ben bir, bilemedin iki kişiyi öldürebilirim. Oysa bombayla onlarca.” Üsteğmen, Topçu Birliği, Ateş İdare

“Celalabad’a girmiştik… Yol üzerinde yedi yaşlarında bir kız çocuğu (ağır yaralı) duruyordu… (…) Kocaman zeytin rengi gözlerini hiç ayırmadan bana bakıyordu… (…) Ben onu kucağıma alıp hemen hemşirelerimize götürmek amacıyla derhal araçtan atladım… Kızcağız büyük bir dehşete kapıldı, vahşi bir hayvan yavrusu gibi elimden kurtuldu ve kaçmaya başladı, bir yandan da var gücüyle bağırıyordu. (…) Yakaladım, bağrıma basıp başını okşadım. Isırıyor, tırmalıyor, tir tir titriyordu. Sanki kendisini yakalayan bir insan değil de vahşi bir hayvanmış gibi davranıyordu. Ve birden zihnimde yıldırım gibi bir düşünce belirdi: O benim onu kurtaracağımı değil, öldüreceğimi sanıyor…” Binbaşı, Topçu Alayı Propaganda Görevlisi

“Bir seferinde yaşlı bir kadını gösterdiler (televizyonda), Afganistanlı bir anne olsa gerekti… Oradan doğruca bana bakıyordu. Şöyle düşündüm: ‘Orada onun da oğlu olmalı, muhtemelen onun oğlunu da öldürmüş olmalılar, değil mi ya?’ İşte o kadını gördükten sonra hayalimde ‘ateş etmeyi’ bıraktım.” Anne

“Yukarıdan Afganistan’a baktım, büyük ve güzel bir ülke gibi görünüyordu. Dağlar aynen bizdekiler gibiydi, dağ nehirleri de bizimkiler gibiydi (Kafkaslara gitmiştim), manzara da bizimki gibiydi. Sevmiştim bu ülkeyi.” Hemşire

“Zerdüşt’ün dediği gibi: Sadece sen uçuruma bakmazsın, uçurum da senin ruhuna bakar.” Topçu-Nişancı Er

0
2954
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle