07 MART, PERŞEMBE, 2013

Uğur Yücel’in Yağmur Kesiği’nde Dil Oyunları

Yağmur Kesiği uzunlu kısalı yirmi iki öyküden oluşuyor.
Ölüm en güzel sevişmelerin ardında gizlenir, cinayetlerin en güzeli yağmurda işlenir derler.

Aşk ve ölüm hayata her zaman neşe ve hüzün katmaz mı? 

Uğur Yücel’in Yağmur Kesiği’nde Dil Oyunları

Türkçeye “Yorun Bilgisi” olarak çevrilen Hermeneutik, en genel anlamıyla “doğru anlama” olarak ifade edilir. Hermeneutik yaklaşım dille, dilin ortaya koyduğu yazılı/sözlü ürünle ilgilidir. Dilin ortaya çıkardığı bu üründe doğru anlama, kişiden kişiye değişiklik gösterdiğinde beliren yorum farklılıkları belki de bir anlamda çok sesliliği oluşturur. Önemli olan eser-yazar ve okuyucu arasındaki diyaloğun düzgün, diğer bir deyişle, doğru şekilde kurulmasıdır.  Dilin ortaya koyduğu “anlam” eseri “doğru” anlamanın ilk noktasıdır.

Hocası Heidegger’in “ön anlamasını” “ön-yargı”ya çevirerek buna olumlu bir anlam da yükleyen Gadamer için önyargı olmadan anlamak mümkün değildir. Yağmur Kesiği adlı öykü kitabına ilişkin ön-yargım, bir sinemacının yapıtı olmasından kaynaklanmıyordu, sözcükler elbette yazarların tekelinde değildi. Sözcükler, dil oyunları, dil cambazlığı, hayat denilen, doğum ve ölüm arasında insanın istemeden içinde bulunduğu o sosyal yapıyla dalga geçmek herkese açıktı. Benim ön-yargım siyaha bürünmüş kapakta beyaz harflerin arasına sıkışmış bir kırmızı harfle başladı, arkasından ilk sayfalardaki öykünün cümleleriyle. Şiddet mi vardı? Şiddet cinselliği de bünyesinde taşırdı. Ya ölüm, ölüm nerelerdeydi? Yıllarca birikmiş öfke bir şekilde yeryüzüne inecekti, indi de, Yağmur Kesiği olarak. “Gök gürlemedi parçalandı birden. Evlerin camları patladı. Mezar taşları bulutlara fırladı. Bütün köylüler yüksek sesle haykırdı. İskeletler, Tahtalı Cami’nin avlusuna yığıldılar. Sokak köpeklerinin korkudan dalakları patladı. Bazıları bir daha geri dönmemek üzere köyü terk etti. Gökyüzü boşaldı, bütün alemlerin rengini kattı kendine yağmur. Yağmur geldi. Yağmur inim inim indi birdenbire. (s.53)

“Kardan Adam Bayramı” adını taşıyan ilk öyküde, Boğazın o köyünde çocukların neşeyle kardan adamın burnuna ellerindeki havuçları koymalarını beklemeyin, yoksa Godot’yu bekler gibi uzun zaman beklersiniz. Ne çocuk görürüsünüz ne de kar. Oysa ilk öyküde dört büyük kitabın dinlerine mensup kişiler Tanrının gazabına mevsimle uğramışlardır. “Bizans’ın bütün tenorları, kreşendolarına basarken Ermeni papazlar bas tonlarında dem tutuyor.(…) İstanbul’un din evleri sarsıla sarsıla ağlıyordu. Çanlar zamansız çalınmaya, ezanlar vakitsiz okunmaya, Yahudi kandilleri yakılırken erimeye başladı.” (s. 16) Bir günahları yoksa neden gelsin bu dondurucu soğuk, bu lapa lapa kar?  Bir günahları vardır elbette dört kitaba inanan insanların, yoksa neden tanrının gazabı onları bulsun? Ahh bu suç, Sinyore Eduardo Sannazora’ın eşi Sinyora Donatello’nun olmasın sakın! Yağmur Kesiği’nde suç ve ceza bir “Kardan Adam Bayramı” yaratıyor dil oyunlarıyla.

Dil, insanın doğal bir olanağıdır ve insanlar karşılıklı olarak bir araya geldiğinde dil dairelerinin birbiriyle teması da kaçınılmazdır. Dil, yazılı veya sözlü insan ilişkilerini yeniden yapılandırır, şekillendirir. “Etüt” adlı öyküde Doktor Toros Minas’ın Anahit’te karşı duyduğu cinsel istek gençlik ve yaşlılık olmak üzere iki boyutta şekillenir. Nerede gerçekleşir bu tensel tutku? İlk önce düşüncede. Ya sonra, sonra gerçek mi olur dersiniz? “Fil bacaklı ve ağır alamatra tekneleri gibi yalpalana yalpalana yürüyen Mayram Hala, güneş altında simsiyah giysileriyle bembeyaz avlulardan geçti.”(s. 30) Masum mudur mahalle sakinleri ya da doktor? Anahit şimdi “dağ kısrağı gibidir” de, zaman geçtiğinde nasıl olacaktır? Neden genç kadının ihtiyarlık hayali gelir de doktoru bulur?


Yağmur Kesiği uzunlu kısalı yirmi iki öyküden oluşuyor. Ölüm en güzel sevişmelerin ardında gizlenir, cinayetlerin en güzeli yağmurda işlenir derler. Aşk ve ölüm hayata her zaman neşe ve hüzün katmaz mı? Çarşı kahverengiye döner, fellah musonu eser akşamüstü çarşı esnafının üstüne. Amigo kibar fakirdir, iş istemesinde bile örtük bir onur vardır. “Yahudi tüccarların, mağrur Laz armatörlerin, bıkkın küçük memurların ellerine atlayarak, taşıyalım ağabeyler, şeklinde yapmazdı.” (s. 39) Zengin fakir demeden ölüm herkesin kapısında, Amigo’yu da gelir bulur hüzünlü ölüm ya da kendi ister ölümü. Kimler gider cenazeye? Sik Vartan, Menekşe Tatyos, Laz Dimitri, Arap Cezmi, Çilingir Arif. Yalın ad yoktur, hepsi lakaplıdır. O kadar insan bir arada yaşar da lakap olmaz mı? Ama hepsinin bir ortak özelliği vardır, hepsi adalıdır, Lazı, Rumu, Türkü…

Lakapların, toplum tarafından bireyin herhangi bir özelliğini ortaya çıkardığı göz önüne alınarak, bu özelliğin altını çizmek amacıyla o kişinin adının önüne takılan kavramlar olduğunu düşündüğümüzde Sik Vartan’ı neden Amigo’nun cenazesinde istemedikleri ortaya çıkar.
“Çığlık” adlı öyküde lakap etnik kimlikle örtüşür. “Ayakkabıcı Mustafa ve karısı Rojda ve çocukları Ali, Kürt Ali. Kürt Ali ailenin tek çocuğu. Mahallenin tek Kürt’ü. Kimsenin kimseye ne olduğunla seslenmeyen bu mahallede tek Kürt o olduğu için adı Kürt Ali”(s.121).
Kitaptaki hemen hemen bütün öykülerdeki betimlemeler sıra dışı,  hafif de istihzâ yayıyor. “‘Amigo muertaa!’” Külhanlar üçüncü çay bardağı rakıya geçerlerken salalar verildi. Koca köy sustu. Deliler dokuzu beş geçe duruşuna geçti, kümes havyaları kanatlanıp köyün üstünde dolandı” (s.40) Bir avuç toprağa Amigo boş gitmez. “Haham’a çaktırmadan tabuta, sımsıkı sarılmış baba bir deligonca sızdırdılar, bir de Güzel Marmara şarabı. (s.41) İnsanın ancak kendi kültür paradigmasıyla varolduğunu düşündüğümüzde, katıksızlık ve saflık üzerine kurulmuş toplumlar ancak fenomenolojik olarak vardır.  İnsan nedir ki! 

Yağmur Kesiği adlı öykü kitabının dilsel varoluşundan yola çıkarak anlama, yorumlama ve açımlamaya gelince, “dil, dışdünyadaki varolanla dolaylı, zihindeki varolanla doğrudan ilişki kurar. Ve düşünenin tasarımlarını, tasarlayış biçimlerini söylem olarak yansıtmasında, yeniden kurmasında aracılık eder. Dışdünyadaki varolan, düşünmede ve dilde varolan, bir biçim olarak ve dilin kendisi söylemin aracı ortamıdır; söylem bunların dolayımında kurulur, oluşur.  Bu açıdan kitaptaki öyküleri anlamamızda dil en önemli aracımızdır. Dile gelen alaycı sözcük bezemeleri sadece toplumda konan kuralları değil, aynı zamanda bu toplumun içinde varolan bir birey olarak onları dile getireni de alaya almaktır. Yazımın başlarında öfke yeryüzüne indi demiştim, evet, tekrarlıyorum çok uzun yıllar sonra efsanelere karışarak indi, Yağmur Kesiği olarak. 


Yağmur Kesiği
Uğur Yücel

Can Yayınları, 2013 s.148



1. Betül Çotuksöken, Felsefi Söylem Nedir?, s.53,İstanbul:İnkilâp Yayınevi 


0
1897
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle