22 OCAK, PERŞEMBE, 2015

Türkiye’de Bilimkurgu

Bilimkurgu ve Fantastik edebiyat arasında kimi zaman tatlı bir rekabet vardır ama çoğunlukla birini seven diğerinden de hoşlanır; çünkü ikisi de insanoğlunun engin hayal gücünden beslenir.

Barış Müstecaplıoğlu, Şaman Davulu yazı dizimizde Türkiye’de Bilimkurgu hakkında yazdı…

Türkiye’de Bilimkurgu

Bilimkurgu ve Fantastik edebiyat arasında kimi zaman tatlı bir rekabet vardır ama çoğunlukla birini seven diğerinden de hoşlanır; çünkü ikisi de insanoğlunun engin hayal gücünden beslenir. Fantastik edebiyat için, gerçek hayatta asla yaşanamayacak olaylar içeren öyküler şeklinde basit bir tanımlama yapmak mümkün, ama aslında bu biraz da bizim gerçekliği nasıl algıladığımızla ilgili. Örneğin cinlerle karşılaşan bir adamın hikâyesi, bir okur için son derece fantastikken, cinlerin varlığına inanan dindar biri için gayet gerçekçi bir anlatı olabilir.

Bilimkurgu için ise bir tür gelecek öngörüsü demek olası, günümüzde yaşanması mümkün olmayan ama gelecekte yaşanabilecek olaylar ya da uzaylılar gibi bugün varlığını bilmediğimiz fakat bir gün karşımıza çıkabilecek unsurlar içermeleri esastır. Ama bu tanım da söz konusu sanat olunca epey muğlaklaşır, birçok bilimkurgu eseri aslında bilimsel temellerden çok romancının ya da senaristin fantazyalarına dayanır.

Yıldız Savaşları filmlerini ele alalım, gelecekte geçmeleri, karakterlerin uzay gemilerine binmeleri ve etrafta robotların dolaşmasıyla birer bilimkurgu şaheseri olarak adlandırılabilirler. Ama Jedi şövalyelerinin sahip oldukları güçler, fantastik edebiyatın büyücülerinin sahip olduğu güçlerden farksızdır, bu güçlerin vücutlarındaki bazı uydurma maddelerle açıklanmaya çalışılması ise ilmî bir yaklaşım sayılmaz. Kahramanlarımızın gittikleri gezegenlerde keşfettikleri yepyeni ırkların, diyar fantazyası kitaplarının hayali ırklarından daha gerçekçi olduğunu söylemek oldukça güç. Lazer kılıçlarıyla yapılan düelloların ise fantastik kurgu kitaplarının kılıç ve şövalye romantizmine denk düştüğü rahatlıkla söylenebilir. Aksi takdirde teknolojinin o kadar geliştiği bir dönemde kılıçtan daha etkili silahlar elbette hayal edilebilirdi.

Bugün bildiğimiz bilimsel teorilerden hiçbirine dayanmayan böyle anlatıların gerçekliğe yakınlıkları, bir gün büyüyü de keşfedebileceğimiz iddiasından daha fazla değil. Açıkçası ben bunda bir sıkıntı görmüyorum çünkü benim bilimkurgu edebiyatından ya da sinemasından beklediğim akademik bir çalışma ya da öykülü bir belgesel değil. Beni yeni düşüncelere ve duygulara sevk etmeleri, hayal gücümü kamçılamaları, gerçek hayatın sıkıcılığından uzaklaştırıp başka bir dünya mümkün inancımı güçlendirmeleri.  Öykü anlatma dilleriyle, karakterleriyle, kurgularıyla, çarpıcı ve sürükleyici birer eser olmaları.

Yakınlarda Türkiye Bilişim Derneği’nin (TBD) on altıncı kez düzenlediği Bilimkurgu Öykü Yarışmasında jüri üyeliği yaptım. Yarışmaya katılan 253 öyküden ön jüri tarafından belirlenen 25 öyküyü okuma fırsatı buldum. Bu öyküler arasında gayet ışıltılı olanlar vardı, ama ne yazık ki birçoğu yakaladıkları güzel fikirleri etkileyici bir hikâyeye çevirmeyi başaramamıştı. Yarışmaya başvuranların sayısı, Türkiye’de bilimkurgu edebiyatının da fantastik edebiyat gibi hareketlenebileceğini gösteriyor, fakat genç yazarların bazı noktalara daha fazla önem vermesi gerekiyor.

Öncelikle iyi bir öykü için sadece iyi bir fikir yetmiyor. Sıra dışı bir olay örgüsüne ve başına ne geleceğini merak edeceğimiz çarpıcı karakterlere ihtiyacımız var. Hikâyenin bilimkurgusal altyapısına kafa yorduğumuz kadar buna da kafa yormalıyız. Ayrıca bilimsel bir makale yazmadığımızı unutmamalı, okuru heyecanlandıracak, duygulandıracak ya da eğlendirecek olaylar, diyaloglar, unsurlar kurgulamalıyız. Bir öykünün, türü ne olursa olsun, ancak güzel bir Türkçeyle yazılırsa ve akıcı bir anlatımı varsa sonuna dek okunabileceğini de akıldan çıkarmamak lazım.

Türkiye’de bilimkurgu edebiyatını geliştirmek amacıyla düzenlenen bir yarışmada, pek çok genç yazar adayımızın öykülerinde Amerikalı karakterler kullanmış ve olayları Amerika’da ya da Avrupa’da geçirmiş olması da içimi sızlatmadı değil. Geleceği hayal ederken kendimizi o geleceğin bir parçası olarak göremiyorsak, bu üzücü, hatta ürkütücü bir durum. Neyse ki bu kısırlıktan kendisini kurtarabilenler de az değildi.

Birinciliği Murat Mıhçıoğlu’nun yazdığı ve evrenin sürekli kopyalanmasını sağlayan bir makineyi konu ettiği “Suçların En Büyüğü” adlı öykü kazandı. Birinci ağızdan dinlediğimiz bu hikâye, merak duygusunu yüksek tutmayı başarması ile öne çıktı, anlatıcının eğlenceli karakteri ve ince esprilerle okuru gülümsetebilmesi de onu özel kılan diğer artılardı.

Funda Özlem Şeran’ın teknolojiyle ilgili sorunlara Türk toplumuna özgü çelişkileri yakalayarak yaklaştığı eğlenceli öyküsü “Kullanım Kılavuzu” ikinciliğe, Özgür Hünel’in geleceğin operasını tasarlayarak temel bir insani duyguyu polisiye bir kurguyla birleştirdiği “Tosca v2.0” adlı öyküsü üçüncülüğe değer bulundu.

Bu üç ismin de bilimkurgu edebiyatımızı zenginleştirebilecek yeni eserlere imza atabileceğine inanıyorum.

Bu arada bir başka güzel haber de başarılı yazarlarımızdan Doğu Yücel’den geldi. Doğu Yücel, Hayalet Kitap ve Varolmayanlar isimli romanlarını beğeniyle okuduğum bir isim, fantastik sinemamızın az sayıda kaliteli örneklerinden biri olan Küçük Kıyamet’in de senaryosuna imza atmıştı. Raflara yeni çıkan “Güneş Hırsızları” isimli kitabında, fantastik hikâyelerin yanı sıra birçok keyifli bilimkurgu hikâyesi kaleme almış. Bu türde yazmak isteyen genç arkadaşlar için ilham verici bir eser olabilir. Aşağıdaki alıntı, bu kitaptaki “Üçüncü Türle Aşırı Yakın İlişkiler” isimli ironik bir öyküden.

“Gökyüzündeki yıldızları seyreden mağara adamından, yüzlerce ışık yılı uzaktaki gezegenleri gözetleyen metropol adamına… İnsanoğlu sonsuz bir merak ve aşkla hep o anı hayal etmiştir; dünya dışı akıllı bir canlıyla kurulacak ilk temas anını. Bu hayalini de mağara duvarlarından, piramit sütunlarına, kil tabletlerden PC tabletlere kadar bulduğu her yere yazıp çizmiş, resmetmiştir.

Fakat insanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen bu gayretinin arkasındaki tek neden hayallerini ölümsüzleştirme arzusu değildir.

Bu aynı zamanda tarih boyunca süregelen küresel bir tahmin oyununun gereğidir. Her insan, kendine tanınan hayat süresi içerisinde tanıklık edemeyecek olsa bile bir gün elbet yaşanacağını düşündüğü kozmik buluşmanın nasıl gerçekleşeceğini öngörmeye çalışmıştır. Tüm o ilkel mağara resimleri, karmaşık hiyeroglifler, çılgın kehanetler, kalın bilimkurgu romanları, özel efekt şaheseri filmler dünyayı değiştirecek o güne bahis oynayan birer tahmin kuponudur aynı zamanda.

Daha doğrusu kuponuydu! Çünkü o gün geldi ve tüm kuponlar yattı. Binlerce yıldır milyonlarca insanın kurduğu milyarlarca hayalin hiçbiri ilk temasın gerçekte nasıl yaşandığını tahmin edemedi.

Yaklaşamadılar bile!

Binlerce yıldır milyonlarca insanın kurduğu milyarlarca hayalin suya düşmesi, suya düşen bir dikdörtgenle başladı.

Evet, uzay gemisi daire şeklinde bile değildi, dikdörtgendi. Karşılıklı kenarları birbirine eşit, dik ve paralel olan sıkıcı bir dörtgen.

O sırada Egemen Öztekin, Beşiktaş-Kadıköy vapurunun kıç güvertesinde, parmaklığın yanında, denize nazır oturuyordu.”

​Bilimkurgu hem geleceği hayal etmek için güçlü bir araç, hem de sinema ve edebiyatın en güzel renklerinden biri. Fantazya hareketlenirken bilimkurgunun da buna eşlik etmesi, duygularımızı, düşüncelerimizi, isyanlarımızı sanat yoluyla dile getirmek için bize yepyeni kapılar açabilir. Türkiye’nin gelecekte bir yeri olabilmesi için, önce gençlerimizin bunu hayal edebilmesi gerek.

0
4107
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle