21 MART, CUMA, 2014

"Türkçenin Dudaklarısın Sen"

Gülce Başer, yeni kitabı "Türkçenin Dudaklarısın Sen" hakkında Enver Ercan ile söyleşti.

Küçük insani ayrıntılar, bir şairin dünyasını kavramamızda kapsamlı incelemelerden daha yararlı olabilir bazen… Elbette insani olanın şiiri; oyuncul yanı vardır şiirin,
ama oyun değildir.

Kitabın ilk bölümü usta şairlerimizle ilgili birer rüya tasviri şiirleri. Bu rüyalar şairlerin insani durumlarıyla ilgili. İnsani olanın şiirini Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman'dan beri aradığınızı biliyoruz. Burada da büyük ustaların insani durumlarındaki şiiri kurarak hem onlara bir selam vermek, hem de büyü bozumundaki büyük şiirselliği görme isteğini düşünmemiz doğru olur mu?

Benim yapmak istediğim daha sade bir şeydi: Bu şairlerle yaşanmış birçok anım vardı. Bu anıların en önemli bulduğum anlarını, benimle birlikte yok olacaklarına, rüya biçiminde anlatmak istedim.
Okurun zihnindeki o şairlerle ilgili büyüyü ete kemiğe büründürmek de denilebilir buna. Küçük insani ayrıntılar, bir şairin dünyasını kavramamızda kapsamlı incelemelerden daha yararlı olabilir bazen… Elbette insani olanın şiiri; oyuncul yanı vardır şiirin, ama oyun değildir.

Cemal Süreya'dan alıntı, “İnsan her durumda başka biridir,” sözüyle başlayan ikinci bölüm şair öznenin insani durumlarının, hatta pervasızlığının şiirleri. Benlik şiirleri bunlar, kendiyle de dalga geçtiği için herkesle dalga geçebilmenin şiirleri. Beyaz, temiz elli şair kimliğini reddetmenin şiirleri. Anti-kahraman şiirleri mi, yoksa gerçek bir aldırmazlığın mı?

 “Canını sıkan bir sokağı boyuyorsun da kırmızıya /  Bir yaprak düşse dalından altında kalıyorsun” demiştim yıllar önce. Benim mizacım bu: “İnsan her durumda başka biridir.” Bazen kendiniz bile şaşarsınız kendinize… Belki de çok şiir okuduğum için ‘beyaz şiir’ , ‘temiz elli’ şairler sıkıcı gelmeye başladı! Şaka bir yana, pervasızlık da denilebilir elbette. Pervasız olamamak, edebiyat memurluğu gibi bir şey değil mi zaten? Yıllar önce Alpay Kabacalı “Sürçüyor Zaman” adlı kitabımdaki şiirler hakkında yorum yaparken tecahül-i arifane terimini kullanmıştı. Bu hoşuma gidiyor. Bildiklerimiz kimi zaman çok boğucu

olabilir, bilip de bilmezden gelmek ferahlatır insanı. Anti-kahraman, benim için büyük laf; aldırmazlık diyelim en iyisi.

Tabii, burada her değer bir ters yüz olmuş durumda: Aşk şehvet oyunu, kitaplar depremde can kaybına yol açan bir günah aracı, Tanrı yarattığı dünyadan utanan yaratıcı, çünkü gözyaşı kalitesi bozuk ve tabii öldürülen âşıklarsa simurg mertebesine ulaşmış... Öyküleri biraz bükersek tersini mi anlattıklarını görüyoruz?

Nietzche “cennette ilginç insanların hiçbirini bulamazsınız” diyor ya, şairlerin de hiçbiri olmayacak bence. Sıkı şairlerden söz ediyorum tabii.  Her şeye tersinden bakabildikleri için. Bu durum değil peygamberlerin, filozofların;  okurların bile hoşuna gitmiyor çoğunlukla. Okur çoğunluğu, şairden “okuyucularım velinimetimdir.” sözünün hakkını vermesini bekliyor. Bu da bir yığın maliyetine laf etmesine neden oluyor şairin. Biraz mesafe en iyisi. Okuru kutsallaştırdığın zaman bir adım ileri gidemezsiniz.

Son şiir “Ayna”da kızıyla göz göze gelen şair özne, orada kimseyi göremediğinin farkına varıyor. Burada da yalnız değil, aklına Pavese ve Lennon geliyor. Aslında tabii kendini göremiyor, belki sadece kızını. Aklıma Nihat Behram'ın “Bilmediğimiz bir şeylerden söz edelim, mesela kendimizden” dizesi geliyor aklıma... Ne dersiniz?

Yıllar önce, 1993’te yazılmış bir şiirdi “Ayna”. Önceki kitabıma yerini yadırgadığı için almamıştım. Bu kitapta şans vermek istedim. Eskimemişti (bunu çok önemserim) ve kitabın ruhuna uygundu. O zamanlar aynaya çok bakardım. Şimdilerde neredeyse hiç bakmıyorum; içime çevirdim gözlerimi. Kendimizden söz edebilmek için belki de. Bir şey gördüğüm yok henüz. Kızıma gelince;  arada bir sızar şiirlerime. Kendiliğinden…

0
2815
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle