21 MAYIS, SALI, 2013

Türk Şiirinde Ahmet Haşim-Yahya Kemal Kavgası

Baki Ayhan T. yazdı... Aynı yıllarda yapıt vermiş şairler arasında tartışma, birbirine sataşma, amansız polemiklere girişme geleneği Türk edebiyatında neredeyse her dönemde görülmektedir. Tanzimat’ın ilk kuşağı içinde Namık Kemal-Ziya Paşa, ikinci kuşakta Recaizade Mahmut Ekrem-Muallim Naci, Servet-i Fünun yıllarında Ahmet Mithat-Cenap Şahabettin, Cumhuriyet döneminde Peyami Safa-Necip Fazıl, Peyami Safa-Nâzım Hikmet tartışmaları akla ilk gelenler arasındadır.

Türk Şiirinde Ahmet Haşim-Yahya Kemal Kavgası

Aynı yıllarda yapıt vermiş şairler arasında tartışma, birbirine sataşma, amansız polemiklere girişme geleneği Türk edebiyatında neredeyse her dönemde görülmektedir. Tanzimat’ın ilk kuşağı içinde Namık Kemal-Ziya Paşa, ikinci kuşakta Recaizade Mahmut Ekrem-Muallim Naci, Servet-i Fünun yıllarında Ahmet Mithat-Cenap Şahabettin, Cumhuriyet döneminde Peyami Safa-Necip Fazıl, Peyami Safa-Nâzım Hikmet tartışmaları akla ilk gelenler arasındadır. Bu kavgaların bazıları edebiyat görüşlerine dayanırken bazıları ya siyasal eğilimlerden ya da tamamen kişisel nedenlerden kaynaklanır. Bazen de Peyami Safa-Necip Fazıl arasındakinde olduğu gibi intihal (çalıntı) meselesi tartışmaya yol açabilmektedir.

Tartışmalar sadece yazarlar-şairler arasında değil, bazen de yazar-şairlerle okuyucular ya da izlerçevre arasında cereyan etmiştir. Ahmet Haşim çevresinde cereyan eden tartışmalarda bu durumu görebilmekteyiz.

1887’de doğan, on yaşındayken Galatasaray Sultanisi’ne giren, çocukluktan gençliğe geçiş yıllarında şiirden nefret eden, akrabadan bir süvari zabitinin kitapları arasında gördüğü şiir kitapları vasıtasıyla şiirle şöyle böyle tanışan, Galatasaray’da çektiği derin yabancılık sırasında Ahmet Bedii adlı arkadaşının verdiği sembolist şiir antolojisi aracılığıyla şiirle ikinci defa yüz yüze gelen ve yazmaya heveslenen, ilk şiiri “Hayâli- Aşkım”ı 1901’de yayımlayan, 1912’de Fecr-i Aticiler arasına katılan Ahmet Haşim, şiirleri nedeniyle çeşitli hücumlara göğüs germek zorunda kalmıştır. Haşim, 1921 Dergâh’ın yazı kadrosundadır ve ilk sayıda “Bir Günün Sonunda Arzu” şiirini yayımlar. Aynı yıl Dergâh Yayınları arasında Göl Saatleri çıkar. “Bir Günün Sonunda Arzu” şiirindeki anlam kapalılığının, alışılmamış dilin yol açtığı tartışmalar ve alaycı eleştiriler üzerine Haşim “Şiirde Mânâ ve Vuzuh” başlıklı cevap yazısını yayımlar. Bu yazı, şairin 1926’da çıkan Piyale kitabında önsöz olarak ve “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlığıyla yer alır.

Haşim’in şairlikte uğradığı ilk saldırı, Galatasaray yıllarındadır. Fransızca hocası Ziya Bey küçük Haşim’in şiirle uğraştığını öğrenince “seni ciddi biri zannederdim” diyerek sert tepki gösterir, derslerde onunla alay eder. Genç Haşim, bu alaylardan biraz etkilenirse de şiiri bırakmaz ve 1800’lerin sonlarında edebiyat mahfillerinde tanınmaya başlar. 1899’da İzzet Melih, Emin Bülent, Abdülhak Şinasi, Refik Halit’le tanışır. İlk başarılı şiirleri sayılan “Şi’r-i Kamer”leri yayımlar. Rimbaud, Baudelaire, Verlaine, Henry de Regnier gibi sembolistleri ve Servet-i Fünuncuları ince etütlerle okur. Sonrasında da, kendisini az önce değindiğim “Bir Günün Sonunda Arzu”, “Şiirde Mana ve Vuzuh”, Göl Saatleri, Piyale eksenli tartışmaların odağında bulur. İlk eleştiriler

devrin mizah dergilerinden gelir. Güleryüz, Ayine, Aydede gibi mizah dergileri Haşim’e alay yollu eleştiri yöneltmekte birbirleriyle yarışırlar.
Ahmet Haşim’e o yıllarda ve sonrasında eleştiri yönelten, onun şiirini başarısız bulanlar arasında sadece mizah dergileri yoktur; pek çok edebiyatçıdan da Haşim’e yönelik eleştiriler kayda geçer. Devrin önemli şairlerinden Yahya Kemal de, bir dönem sonra, Haşim’i eleştirmekten geri durmaz. Aslında Dergâh dergisini Haşim’in de aralarında bulunduğu bir arkadaş grubuyla birlikte çıkarmış, zaman zaman mesai ortaklığı yapmışlarıdır fakat sonraları araları açılır ve Yahya Kemal, Haşim’e yönelik zehirli oklarını (üstelik çoğunu da Haşim’in ölümünden sonra) fırlatır. Yahya Kemal, Haşim’in sembolizmi bilmediğini, saf şiiri kendisinden öğrendiğini iddia eder. Yahya Kemal’in burada dinleyeni/okuyanı yanlış bilgiyle yönlendirdiğini görüyoruz çünkü Haşim daha Galatasaray’da öğrenciyken sembolist şiir antolojisini elinden düşürmemektedir. Sembolizmi ve saf şiiri daha o yıllarda tanımaya başlamıştır. Yahya Kemal’in iddiaları bu kadarla kalmayıp Haşim’in bazı şiirleri üzerinde güya hatalı bulduğu noktalarda tamirat yapmaya kalkışır.

Yahya Kemal’in ömrünün son yıllarında (1950’lerin ortaları) kendisiyle bir nehir söyleşi gerçekleştiren edebiyat doktoru Sermet Sami Uysal’ın birinci ağızdan aktardıkları bu konuda bize çeşitli bilgiler verir.  Birinci ağızdan aktarmalar olması nedeniyle Yahya Kemal hakkındaki en güvenilir kaynaklardan biri olan İşte Gerçek Yahya Kemal’in Haşim’le ilgili sayfalarında olumlu sözler yok denecek kadar azdır. Uysal’ın aktarmasıyla: “(Yahya Kemal) Özellikle Ahmet Haşim’e çok tutulur ve aleyhinde haksız sözler ederdi. Ben bu değerli şairi müdafaa eder ve hafızamdaki şiirlerinden bazılarını okurdum. Buna tahammül edemez, kendisi sözü alır, Haşim’in mısralarını, hatırlıyamamış gibi, vezinlerini bozarak okur, bir iki defa, derdi, şairliğe yaklaşmıştı, kendisine bu yolda git dedim, hain, onu ben yanlış yola sevkediyorum sanarak saçma sapan buluşların ı takip etti ve neticede bir şey olamadı; esprileri de kendine göredir: Bana Nişli Âgâh dermiş; onun bu sözünden, söylendiği andan itibaren hiç kimsenin hafızasında bir şey kalmamıştır; ama ben onun için Arap Haşim dedim, şimdi herkes onu öyle tanır.” (Sermet Sami Uysal, İşte Gerçek Yahya Kemal, İnkılap ve Aka Kit., İstanbul 1972, s. 78) Burada bir noktaya not düşerek sürdürmek istiyorum: Yahya Kemal’in “Ben onun için Arap Haşim dedim, şimdi herkes onu öyle tanır.” ifadesi gerçeği yansıtmamaktadır. Yahya Kemal’in daha önce olduğu gibi burada da meseleyi kendisine yontmak, çoktan ölmüş gitmiş Haşim karşısında kendisini üste koymak istediği anlaşılıyor. Haşim’e kökeninden dolayı “Arap Haşim” denmesinin Yahya Kemal’le ilgisi yoktur. Bu lakap, bu hakaretamiz anma şekli Haşim’in 1897’de kaydolduğu Galatasaray’daki öğrencilik yıllarından kalmadır ve o tarihlerde Yahya Kemal daha Paris’ten memlekete dönmemiştir, her

ikisi de edebiyat dünyasından ve birbirlerini tanımaktan uzaktır.
Yahya Kemal’in, Haşim’in şiirleri üzerindeki somut eleştirilerini ve tamirat çabasının örneklerini yine Uysal’ın söyleşisinde buluyoruz: “Ahmet Haşim de evvela Servet-i Fünun’u taklit etmiştir. ‘Firaz-ı zirve-i’ vs. der. Sonraları benim şiirimin dili ile değişip: ‘Bir kuş düşünür bu bahçelerde’ dedi. Sayemde bizim lisanımızda sade Türkçe söylemeyi anladı. Fakat asıl mesele Türkçenin estetiğini bulmakta idi. İşte Haşim buna erişemedi. ‘Zannetme ki güldür ne de lâle’ yanlıştır. ‘Zannetme ki güldür yahut lâledir’ doğrudur. Sonra: ‘Âteş doludur’ diyor. Ateşte imale yapılmaz. Üstelik ateş olan şey tutulmaz. Dokunulur ve hemen el çekilir. ‘Gülgûn’ da dememeliydi. Bu kelime divan dilinde var. Bizim lisana aklı erseydi, ‘Piyale’yi:

        Gül rengine aldanma yanarsın
        El sürme ateştir bu piyale


gibi bir söyleyişle söylerdi… Sonra eski dilde anınçün, bundan dolayı demektir. Yeni lisanda efgan yoktur. Şöyle demeliydi:

        Aksetmede sevda gecesinden
        Baştanbaşa feryad ile nâle


Elbette ki bizde de, Fransız münekkitleri gibi mısralara bakan hocalar ve münekkitler yetişip, bu huşulara dikkat edeceklerdir… Sonra Haşim, ‘Merdiven’de: ‘Eğilmiş arza’ diyor. Arza eğilmiş, denmez. Yere eğilmiş denir. Piyale, Bülbül, Merdiven hep bizim lisanla. Niye ‘O Belde’yi bizim lisanla söylemedi? Çünkü Yahya Kemal o zaman Paris’ten gelmemişti. Şair heyecanlanmış ve sinirlenmişti. Kendisinden başka bir şairin şiiri de çok sevilecek diye ödü kopardı. Hatta bir defa: ‘Acaba bu hafta öğrencilere Haşim’in hangi şiirlerini okutsam?’ demiştim… Birden yüzü karışıp: ‘O şiirden ne anlar ki çocukların zihnini o saçma sapan şeylerle yoracaksın.’ diye çıkışmıştı.” (Uysal, age, ss. 200-201)
Benzeri ifadeleri bir başka çalışmada da görebiliyoruz. Haşim ve Yahya Kemal hakkındaki güvenilir kaynaklardan olan, Abdülhak Şinasi Hisar’ın kitabında Yahya Kemal’in Haşim hakkındaki eleştirileri epeyce yer tutmaktadır. Haşim’in Göl Saatleri kitabı hakkında övgü dolu bir makale kaleme alan Hisar bu dönemde olan biteni kısaca şöyle aktarır: “Makalenin (Hisar’ın Göl Saatleri hakkındaki yazısı) yazıldığı zamanlarda Haşim’le Yahya Kemal’in araları hiç bozulmamıştı. Yahya Kemal, ‘Melâli anlamayan nesle aşina değiliz diyen Haşim büyük bir şairdir!’ demişti. Senelerden sonra Yahya Kemal, Ahmet Haşim için “Hiç şair değildir’ deyince, bu eski sözünü hatırlatmak istedim. Kendisi, ‘Fikrimi değiştirdim.’ diyebilirdi. Halbuki, ‘Hayır, ben böyle bir şey söylemedim!’ diye inkâr etti.” (Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Haşim Şiiri ve Hayatı, Hilmi Kit., İstanbul 1963, ss. 43-44)

Buradaki belki de en önemli nokta, şairlerin kişisel ilişkilerinin eleştirel bakışı perdelemesidir. Aralarının iyi olduğu dönemlerde birbirlerini yere göğe sığdıramayan şairler, kişisel ilişkileri bozulduğunda neredeyse tamamen şiir dışı, edebiyat dışı yaklaşımlarla muhatabını eleştirmeye başlamaktadır. Bu, XX. yüzyılda da böyleydi maalesef günümüzde de böyle. İlginç olan da, sanki Ahmet Haşim, Yahya Kemal’in bu U dönüşünü çok önceden görmüş gibi, Dergâh’ta yayımladığı ve daha sonra Piyale kitabına ön söz olarak koyduğu yazıda, elbette başkaları üzerinden, başkalarını hedef alarak, şunları söylemektedir: “Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silahtır ki, şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına (kuşaktan kuşağa) intikal eder. Onun için hiçbir edebi nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele ilim ve edeb sahalarında nekre (gülünç) ve maskara gâh âlim gâh sanatkâr gâh münekkit (eleştirmen) kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî âdâba riayet edildiğini görmeği ümit etmek çocukça bir safvet (saflık) olur.” (“Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”, Piyale, 1926)

Yahya Kemal’in, “Sayemde bizim lisanımızda sade Türkçe söylemeyi anladı.” ifadesi de bir başka yanıltıcı noktadır. Her şeyden önce, sade Türkçenin edebiyat dili, şiir dili olarak kullanılmaya başlanması 1911’de Genç Kalemler hareketiyle gündeme gelmiş ve süreç içinde yaygınlık kazanmıştır. Hatta, el yordamıyla da olsa Mehmet Emin Yurdakul, çok daha önceleri böyle bir çabanın içine girmiştir. Ahmet Haşim’in 1910’ların ortalarında, Çanakkale cephesindeyken, Mehmet Emin’le mektuplaştığı, onun sade Türkçesini övdüğü hatırlanırsa (bk.: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, İletişim Yay., İstanbul 2000) Haşim’in, sade Türkçeye biraz geç yöneldiği söylenebilirse de, bu eğilimden haberdar olmasının tarihi Yahya Kemal’le tanışıklığı öncesine kadar iner.

Tartışmanın bir başka boyutu da, Ahmet Haşim’in bazı şiirleri üzerinde Yahya Kemal’in giriştiği tamir çalışmasıdır. Şurası muhakkak ki, şiirde tekniğe her şeyden çok önem veren şairlerin şiirlerinde bile tamire muhtaç ifadelere rastlanır. Bu nedenle Haşim’in bazı şiirlerindeki ifade aksaklıklarını Yahya Kemal’in bu kadar büyütmesine bir anlam veremiyoruz. İşin daha da ilginç yanı, şiirleri üzerinde çok titizlendiği söylenen, mısraya uygun bir kelimeyi bulabilmek için on yıl aradığı belirtilen, aşırı titizliği sonucunda sağlığında şiir kitabı yayımlamayan Yahya Kemal’in şiirlerinde de tamire muhtaç epeyce ifade bozukluğu olmasıdır. Birkaç örnek:

Ömrünce mest olur nice hayran olan sana
(“Olmak” fiilinin ve bundan türetilen “olan” fiilimsisinin aynı mısrada kullanılması sözcük kakafonisi yaratmaktadır.)



Buradaki belki de en önemli nokta, şairlerin kişisel ilişkilerinin eleştirel bakışı perdelemesidir. Aralarının iyi olduğu dönemlerde birbirlerini yere göğe sığdıramayan şairler, kişisel ilişkileri bozulduğunda neredeyse tamamen şiir dışı, edebiyat dışı yaklaşımlarla muhatabını eleştirmeye başlamaktadır. Bu, XX. yüzyılda da böyleydi maalesef günümüzde de böyle. İlginç olan da, sanki Ahmet Haşim, Yahya Kemal’in bu U dönüşünü çok önceden görmüş gibi, Dergâh’ta yayımladığı ve daha sonra Piyale kitabına ön söz olarak koyduğu yazıda, elbette başkaları üzerinden, başkalarını hedef alarak, şunları söylemektedir: “Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silahtır ki, şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına (kuşaktan kuşağa) intikal eder. Onun için hiçbir edebi nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele ilim ve edeb sahalarında nekre (gülünç) ve maskara gâh âlim gâh sanatkâr gâh münekkit (eleştirmen) kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî âdâba riayet edildiğini görmeği ümit etmek çocukça bir safvet (saflık) olur.” (“Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”, Piyale, 1926)

Yahya Kemal’in, “Sayemde bizim lisanımızda sade Türkçe söylemeyi anladı.” ifadesi de bir başka yanıltıcı noktadır. Her şeyden önce, sade Türkçenin edebiyat dili, şiir dili olarak kullanılmaya başlanması 1911’de Genç Kalemler hareketiyle gündeme gelmiş ve süreç içinde yaygınlık kazanmıştır. Hatta, el yordamıyla da olsa Mehmet Emin Yurdakul, çok daha önceleri böyle bir çabanın içine girmiştir. Ahmet Haşim’in 1910’ların ortalarında, Çanakkale cephesindeyken, Mehmet Emin’le mektuplaştığı, onun sade Türkçesini övdüğü hatırlanırsa (bk.: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, İletişim Yay., İstanbul 2000) Haşim’in, sade Türkçeye biraz geç yöneldiği söylenebilirse de, bu eğilimden haberdar olmasının tarihi Yahya Kemal’le tanışıklığı öncesine kadar iner.

Tartışmanın bir başka boyutu da, Ahmet Haşim’in bazı şiirleri üzerinde Yahya Kemal’in giriştiği tamir çalışmasıdır. Şurası muhakkak ki, şiirde tekniğe her şeyden çok önem veren şairlerin şiirlerinde bile tamire muhtaç ifadelere rastlanır. Bu nedenle Haşim’in bazı şiirlerindeki ifade aksaklıklarını Yahya Kemal’in bu kadar büyütmesine bir anlam veremiyoruz. İşin daha da ilginç yanı, şiirleri üzerinde çok titizlendiği söylenen, mısraya uygun bir kelimeyi bulabilmek için on yıl aradığı belirtilen, aşırı titizliği sonucunda sağlığında şiir kitabı yayımlamayan Yahya Kemal’in şiirlerinde de tamire muhtaç epeyce ifade bozukluğu olmasıdır. Birkaç örnek:

Ömrünce mest olur nice hayran olan sana
(“Olmak” fiilinin ve bundan türetilen “olan” fiilimsisinin aynı mısrada kullanılması sözcük kakafonisi yaratmaktadır.)



Buradaki belki de en önemli nokta, şairlerin kişisel ilişkilerinin eleştirel bakışı perdelemesidir. Aralarının iyi olduğu dönemlerde birbirlerini yere göğe sığdıramayan şairler, kişisel ilişkileri bozulduğunda neredeyse tamamen şiir dışı, edebiyat dışı yaklaşımlarla muhatabını eleştirmeye başlamaktadır. Bu, XX. yüzyılda da böyleydi maalesef günümüzde de böyle. İlginç olan da, sanki Ahmet Haşim, Yahya Kemal’in bu U dönüşünü çok önceden görmüş gibi, Dergâh’ta yayımladığı ve daha sonra Piyale kitabına ön söz olarak koyduğu yazıda, elbette başkaları üzerinden, başkalarını hedef alarak, şunları söylemektedir: “Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silahtır ki, şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına (kuşaktan kuşağa) intikal eder. Onun için hiçbir edebi nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele ilim ve edeb sahalarında nekre (gülünç) ve maskara gâh âlim gâh sanatkâr gâh münekkit (eleştirmen) kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî âdâba riayet edildiğini görmeği ümit etmek çocukça bir safvet (saflık) olur.” (“Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”, Piyale, 1926)

Yahya Kemal’in, “Sayemde bizim lisanımızda sade Türkçe söylemeyi anladı.” ifadesi de bir başka yanıltıcı noktadır. Her şeyden önce, sade Türkçenin edebiyat dili, şiir dili olarak kullanılmaya başlanması 1911’de Genç Kalemler hareketiyle gündeme gelmiş ve süreç içinde yaygınlık kazanmıştır. Hatta, el yordamıyla da olsa Mehmet Emin Yurdakul, çok daha önceleri böyle bir çabanın içine girmiştir. Ahmet Haşim’in 1910’ların ortalarında, Çanakkale cephesindeyken, Mehmet Emin’le mektuplaştığı, onun sade Türkçesini övdüğü hatırlanırsa (bk.: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, İletişim Yay., İstanbul 2000) Haşim’in, sade Türkçeye biraz geç yöneldiği söylenebilirse de, bu eğilimden haberdar olmasının tarihi Yahya Kemal’le tanışıklığı öncesine kadar iner.

Tartışmanın bir başka boyutu da, Ahmet Haşim’in bazı şiirleri üzerinde Yahya Kemal’in giriştiği tamir çalışmasıdır. Şurası muhakkak ki, şiirde tekniğe her şeyden çok önem veren şairlerin şiirlerinde bile tamire muhtaç ifadelere rastlanır. Bu nedenle Haşim’in bazı şiirlerindeki ifade aksaklıklarını Yahya Kemal’in bu kadar büyütmesine bir anlam veremiyoruz. İşin daha da ilginç yanı, şiirleri üzerinde çok titizlendiği söylenen, mısraya uygun bir kelimeyi bulabilmek için on yıl aradığı belirtilen, aşırı titizliği sonucunda sağlığında şiir kitabı yayımlamayan Yahya Kemal’in şiirlerinde de tamire muhtaç epeyce ifade bozukluğu olmasıdır. Birkaç örnek:

Ömrünce mest olur nice hayran olan sana
(“Olmak” fiilinin ve bundan türetilen “olan” fiilimsisinin aynı mısrada kullanılması sözcük kakafonisi yaratmaktadır.)



0
8086
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle