16 EYLÜL, ÇARŞAMBA, 2015

“Tomris Uyar’ı Hep Kıskandım”

Kanal-i-zasyon ve Labirent sinema filmlerinde başarılı bir oyunculuk sergileyen, Zorla Güzellik tiyatro oyununda Clarly karakteriyle karşımıza çıkan Aslıhan Gürbüz ile edebiyat üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. "Şiir yazılacaksa bir kadına yazılmalı, doğayı da içine almalı gibi seksist bir düşüncem vardı. Belki de bu yüzden Tomris Uyar’ı kıskandım hep" diyen oyuncuyla aşktan, kitaplardan,hatta kedi ve köpeklerden konuştuk.

“Tomris Uyar’ı Hep Kıskandım”

Kitaplar, hayat kurtarıyor. Sadece edebiyatçıların hayatını değil. En çok da okuyanların. Yeni röportajların bir kısmı, oyuncularla, müzisyenlerle, sinemacılarla kitaplar üzerine yaptığım röportajlarla devam edecek. Bu ay, Bir Bulut Olsam, Yahşi Cazibe ve Zeytin Tepesi dizileriyle tanıdığımız, Kanal-i-zasyon ve Labirent sinema filmlerinde başarılı bir oyunculuk sergileyen, Zorla Güzellik tiyatro oyununda Clarly karakteriyle karşımıza çıkan Aslıhan Gürbüz ile özellikle 80’li yıllarda doğmuş olanların çocukluk dönemleriyle ilgili çok fazla detayı hatırlayacakları bir röportaj gerçekleştirdik. Aslıhan Gürbüz, kendisini tanıdıkça beni şaşırtan isimlerden biri. Evi kitaplarla dolu. Bahçesinde çiçekler ve ikisi de birbirinden daha asi davranan, anarşist iki kedisi var! Odalarda açık bırakılmış edebiyat dergileri, altı çizilmiş dizeler, üst üste dizilmiş Dünya Edebiyatı’nın dev isimlerini görüyorsunuz. Böyle anlatınca, “Moda’da yaşayan kedili teyze”lere benzetmiş olabilirim de onları da çok sevmemize rağmen Aslıhan öyle değil.  Ağaçlara, köpeklere sarılan; âşık olduğunda elinden şiir kitaplarını düşürmeyen; kahve içerken sizi dakikalarca güldürebilen bir mizah anlayışına sahip oyuncu Aslıhan, aynı zamanda ülkede olup biten hiçbir şeye kayıtsız kalmayan bir güzel. Bu sene Kösem Sultan dizisinden takip edebileceğimiz Aslıhan Gürbüz’le delilikten, romantizme; aşktan, kitaplara uzanan birçok şeyi konuştuk. Okurken çok zevk almanız, sizin kendinizi tanımızla ilgilidir. Kolay gelsin.

Az çok tahmin ediyorum ki hayallere daldığın bir çocukluk geçirdin. Çocukluğun nerede geçti? Kitaplara ilk sığındığın zamanlarda kendine seçtiğin bir masal kahramanı var mıydı? Mesleklerin veya bazı yeteneklerin varoluşunda en baştan beri durduğuna inanan biri olarak soruyorum. Çocukken, yerine geçmek istediğin bir masal kahramanı var mıydı?

Hayaller hayaller… Her çocuk gibi hayal âleminde yaşıyordum. 5 yaşıma kadar İstanbul'da yaşadık, sonra Bursa İnegöl'e taşındık. İstanbul'da evin bahçesinde veya anne denetiminde sokakta oynayan, okumayı bilmediği için annesine ve teyzesine onca yeni kitap arasından ısrarla Bambi'yi okutturan bir çocuktum. İnegöl'e gidince işler değişti. Sokaklarda oynamayı, at arabasının arkasına takılmayı, meyve ağaçlarına dalmayı öğrendim ve hepsi bir yaz sürdü. Sonra maalesef okula yazılmalar, okumayı sökmeler, gri duvarlar siyah önlükler... Hiç sevmedim okulu. Zaten en geç okumayı söken ben olmuştum. O yıllarda hatırladığım iki kitap var: Kaşağı ve İlk Cinayet! Kuşpalazından değil de abisinin yalanından ölen bir kardeş, sevgiden değil de canilikten vapurda martı gırtlaklayan bir çocuk! Jonathan olabilecek bir martıyı hem de, bugün hâlâ o kitaplar bana kendimi kötü hissettirir, salya sümük ağlatan filmler gibi. Dedim ya ne okulu ne okumayı sevdim. Ailemin ve müfredatın dayattırdığı ve zorla okuduğum hiçbir kitabı hatırlamıyorum. Beni tek mutlu eden Ayşegül'dü, gazete verirdi, yazıları az resimleri harikaydı. Ayşegül evrende gördüğüm en güzel kızdı, sürekli bir aktivite içindeydi ve en önemlisi bir köpeği vardı. Ayşegül'ün ailesi çok iyi olmalıydı, kızlarına evcil hayvanla yaşama izni veren her ailenin iyi olduğuna inandığım dönemlerdi ve ben de Ayşegül gibi olmak istiyordum. Elbiseleri, taşındığı evi, aldığı bale eğitimi değildi beni cezbeden, köpeğiydi.  Şu an fark ediyorum da şapşal bir çocukmuşum  ve tabii ki bugünlere kadar süren her ülkeden alınan koleksiyonuyla gelecekte oğluma devredeceğim Küçük Prens’im vardı.

Ali Lidar’dan birkaç tane Küçük Prens çalalım o zaman sana. Lise yıllarına gelelim. Nasıl bir çocukluktan geçiş yaptın bilmiyorum ama aykırı bir döneme girdin. O yıllarda okuduğun ve çok etkilendiğin bir kitap oldu mu ya da seni avutan, hızla patlayan duygularını dindiren bir yazar?

Benim ergenliğim evlerden ırak gerçekten.  İlkokuldan miras tembellikle sınıfta kaldım ve sanki buna sebep ben değil, dünya ve üzerindeki herkesmiş gibi davrandığım dönem. Nasıl kızgınım herkese anlatamam, sanki Gregor Samsa benim ve ondan daha öfkeliyim. Annem bir gün, İstanbul'dan getirttiği İpek Ongun'un serisiyle yanıma gelip içinden dualar eşliğinde kitapları bana emanet etti, o kitaplarla iyi bir ergen olacağıma nasıl inandıysa, lütfen beni anla. Allahım ilk başlarda bir heves okuduysam da alttan alta bir sinir basmaya başladı, “Ya Emre Kongar daha mı iyiydi?” dediysem de annemin tek istediği onları bitirmemdi. Evet, üç isimli karakterler yok, evet uzun uzun odalar, duvarlar da anlatılmıyor ama bir şey var; sürekli edepli cici kız olmam gerekiyor, çatalı bıçağı nasıl kullanacağıma, hangi klasik eserleri dinleyeceğime dair sanki alttan alta baskı kuruluyor, sonra o Serra kilosu ve sivilcelerine rağmen çok aktif, Ayşegül gibi de değil. Ya ben İnegöl’de yaşıyorum bırak konseri sinemayı, kafelerin iki tane olduğu dönem, pastanede limonata içiyorum ve sivilcem olmasa da kilom var. Ergenliğimin asi olmasına nedendir o bir kucak kitap, İstanbul'a özlemdir. Babamın listesi, müfredat listesindeki klasiklerden birkaç tanesi hariç hiçbirinden hoşlanmadım ve tamamlamadım. Kendi canım ne isterse onu okudum ve birbirinden alakasız yazar ve kitaplarla geçirdim o dönemi. O dönem ki algımla aşk dersen Buket Uzuner’in Kumral Ada Mavi Tuna’sı ve bugün hâlâ içimi eriten Kürk Mantolu Madonna var. O dönem için çok okuyan mı çok gezen mi sorunsalına cevap ver dersen Mina Urgan var benim için, Bodrum’u nasıl hayal ettirdiyse bana, beklentim yüzünden ilk gördüğüm günden beri hâlâ sevmem. 

©Gülçin Hatıhan

©Gülçin Hatıhan

Hafif kaçık bir ergenlik geçirdin diye umuyorum. Her sanatçı gibi. Delilik neydi senin için? Bunu tanımlayan bir kitap var mıydı?

Hımmm. Delilik dersen, hâlâ gülerim "Veronika Ölmek İstiyor" derim. En içinde olmak istediğin hayat hangi kitaptaydı, diye sorarsan, düşünmeden "Bir Çift Yürek" derim ve hâlâ da derim. O dönem şiir dersen, Ahmet Telli derim. Bu kadar birbirinden alakasız ve kötü okuma zevki olamaz sanırım. Asi olacam derken saçmalamak! Ama hiçbiri için pişman değilim, kafam karışıkmış.

Bence bizim kuşağı etkileyen dev isimler. Hepimizin hayatına sızdılar. O yüzden ben de kimler bizi bozdu, kimler tamir etti diye merakla dinliyorum seni. Ben seni hep neşeli gördüm. Bir yandan da sürekli, gördüğü çiçeğe, böceğe, ağaca, insana sevgi vermeye çalışan biri olarak tanıdım. Bu değişimi sana yaşatan, elbette kişisel hikâyelerin olmuştur. Fakat dönüşümüne şahitlik eden ya da bizzat sebep olan bir şiir ya da kitap var mı?

Öyle bir çocukluğu öyle bir semtte ve sonrasında doğada geçirdim ki, aksi olamazdı sanırım. İstanbul'da Yedikule'de bahçede oynadığım arkadaşlarım ya Rumdu ya Ermeni. Paskalya en sevdiğim bizim olmayan bayramdı. İnegöl'de ise her arkadaşım annesiyle başka bir dil konuşurdu: Lazca, Boşnakça, Arnavutça, Gürcüce, Kürtçe, Apazca ve daha niceleri. İnsan sevgisi ayrımsız buradan geliyor sanırım. Çünkü bir sürü kültür ve dine ait karmakarışık çocuklar olarak yıllarca aynı sokaklarda oyun oynadık! Doğa ise sanırım hamurumda var. Bir çocuk düşün babası evde hayvan beslemesine izin vermiyor diye, kola şişesinde sümüklü böcek besliyor, hayalindeki ev ağaçlar üstüne kurulu, yani bir kitap ya da bir şiir değil bu durum bende ama Bir Çift Yürek, o dönemde işte bu olmalı dediğim tek kitaptır benim için.

Son zamanlarda okuduğun kitaplar neler? Senin okuma konusunda geniş bir tutkun var aslında. Mesela bir kitabın çok satanlarda adının geçmesi etkilemiyor seni, ki elbette öyle olmalı. Bildiğin gibi az okunanın edebi olduğuyla ilgili bir düşünce ve saplantı gelişmiş durumda, bunu örnekleyebilir misin?

Son zaman deyince yeni proje ile ilgili okuduğum tarih kitapları geliyor aklıma. Onlardan hemen önce Goce Smilevski’den "Freud'un Kız Kardeşi"ni bitirmiştim. Okuma konusunda tutkum yok aslında. Okumayı seviyorum ama senin gibi ya da diğer arkadaşlarım gibi edebiyat hakkında uzun cümleler kurabilecek, örnekler karakter analizleri yapabilecek bir okuyucu değilim. 

Çünkü duyarlı antenleri olan bir kadınsın. Muhtemelen okurken bile bir sürü yere sürükleniyorsun. Bence ondan böyle hissediyorsun ki özellikle çocukluk dönemindeki hikâyeleri çok tuhaf ayrıntılarıyla hatırlıyorsun bence.

Kitapların üstüne daha çok konuşabilmeyi isterdim, çok arkadaşım böyle çünkü derya gibi. Sıkılmadan, benim gördüklerim dışında bambaşka şeyler görebiliyorlar ve anlatabiliyorlar. Okumak bendeki sosyalleşme. Gerçek hayatta muhabbetinden sıkıldığım birinin gözlerine bakarak uzun ve gereksiz dinleme zorunluluğum varken kitap öyle değil, sizin için çok değerli bir yazarın bir kitabından sıkıldığımda kitabı ve yazarı bir kenara bırakabiliyor ve bundan hiç hicap duymuyorum. Dedim ya okullardaki müfredattan, ailemin listelerine ve çevremdekilerin baskılarına rağmen içine giremediğim hiçbir eseri sevmedim, okumak zorunda kaldıklarımı aklımda tutmadım. Neyi sevdin diye sorarsan, kendimden ve dünyamdan uzak olanı anlayabilmeme neden olanı, hayal gücümle yetinmeyip rüyalarıma gireni ve (sanırım mesleğimle ilgili) okurken film gibi izleyebildiğimi sevdim... Çok enteresan bir Suç ve Ceza’ya değil de "Bir Cinayetin Psikanalizi”ndeki gibi kriminal konulara ilgim, Fikret Topallı, Sevil Atasoy’la devam etti ve ben bir dönem kendimi sadece seri katillerle ilgili kitaplar okurken buldum. Çok saçma değil mi? Televizyonculukta bir uygulama vardır, seyircileri sınıflandırırız, eğitim ve maddi durumlarına göre AB'den başlar CD’ye kadar devam eder, gerçi denekler ve tanımlar değişti artık, işte ben tam CD sınıfı bir okuyucuyum... Ve sevdim mi tam severimciyim, Puslu Kıtalar Atlası’yla tanıştığım İhsan Oktay Anar’ın tüm kitapları en özel yerde durur kitaplıkta ve sadece kardeşim okuyabilir. İlban Ertem’in resimli roman halini hemen satın almama rağmen kapağını açıp Arap İhsan’ı görünce kapadım, esere aykırı bir şekilde resimle betimlemek doğru gelmedi bana, kitap zaten bunu anlatmıyor mu? Hayal gücünün en iyi bilgi olduğunu, dünyanın bir düş olduğunu? E, benim düşümdeki Arap İhsan’ın kolundaki dövmeyi göremeyince üzülmez miyim ben? Keza Mine Söğüt öyledir, Deli Kadın Hikâyeleri. İtalo Calvino’dan Ağaca Tüneyen Baron. Mesela önceden hepimizin gizli sığınağı olan Tezer Özlü de özellikle son üç yıldır sosyal medyada çokça paylaşılan bir yazar. Ama ne kadar anlaşılıyor emin değilim. “Edebiyatın lirik prensesi…” tanımlaması onu ne kadar iyi anlatıyor şüpheliyim. Zira döneminde anlaşılmadığı kesin, yaşadığı çağdan, ortamdan, diğer insanlardan farklı bir zihniyete ve ruha sahip olduğundan törpülenmeye çalışılması, fabrikasyon hâle getirilmeye kalkılması ve kliniklerde acı veren tedaviler görmesi onu okurken beni hâlâ yıpratıyor sanırım.

Evinin her yerinde, hatta tuvaletinde bile, kitaplar, şiir dizeleri, edebiyat dergileri var. Hayatının her köşesi de aşkla dolu. Aşksız bir dönem yaşadın mı bilmiyorum.  Ama seni besleyen bir duygu diye düşünüyorum. Sanki hâlâ diri kaldığını bu sayede hissediyorsun. Şiir seven adamları sevdiğini bilerek soruyorum, aşkı en güzel, olduğu gibi anlatan şair kim?

O her yerde kitap olma durumu hem eksiği kapama hırsı hem de maymun iştahlılık aslında. Aşktan beslenmeyen, diri kalmayan var mı? Aşk şiirden, şiir aşktan beslenir mi? Bilmiyorum ama aşk gibi şiiri de hep sevdim ve uzun yıllar hep erkeğe yakıştırdım, şiir yazılacaksa bir kadına yazılmalı, doğayı da içine almalı gibi seksist bir düşüncem vardı. Belki de bu yüzden Tomris Uyar’ı kıskandım hep, bir değil üç adamın âşık olup şiirler yazıldığı hikâyelerini gıpta ile okudum. Bu yüzden Piraye'ye Mektuplar’da da “Adam ne güzel sevmiş…” dedim. Bana kadın şiir yazınca acıdan yazıyormuş gibi geldi, çok canı yandığı için mi, özdeşleştiği Sylvia mı atlattırdı oradan aşağıya bilinmez ama  Nilgün Marmara gibi kadın şairlerin şiirlerinde hep acı var gibi gelir bana. Ah demeyi Ahlat Ağacı’ndan öğrenen Didem Madak keza öyle. Sanırım bir tek Lale Müldür’ü bu kadınlardan ayrı tutabileceğim, çünkü onu her okuduğumda “Ne özgüvenli ne güçlü kadın, ya da acaba doğru anlayabiliyor muyum, dur şu kelimenin anlamına da bakayım” derim.

©Gülçin Hatıhan

©Gülçin Hatıhan

Senin en çok sevdiğin, başucu kitaplarının sahibi şair kim peki?

Turgut Uyar tabii ki, bayağı âşığım ben ona, Büyük Saat kitabından üç tane vardır bende, biri arabada durur, biri de hep hediye edilir sevdiklere, fal tutarım Turgut'la. Diyelim darlandım ya da âşık oldum veya mutsuzum yani herhangi sabit bir duygum yok, her estiğinde rastgele bir sayfa açarım ve dinlerim onu, daha vaziyete aykırı bir şiirini okumadım biliyor musun? Sevdiklerimle konuşurken ya da telefonda görüşürken aniden hep şunu sorarım 17 ile 717 arasında bir sayı söyle, herkese aşılarım bu falları. Sanırım aynı dönemde yaşasaydı, sürekli takip eder ama rastlantıymış gibi hissettirerek bana âşık olmasını sağlardım ve eğer olmazsa yine Tomris’i seçerse, dönemin en karanlık ve en saçma şiirlerini yazan kadın olurdum.

Edebiyatta Melankoli ve Kara Aşk Akımı’nın öncüsü Aslıhan Gürbüz diye de röportaj yapardım ben seninle o zaman. Yeni bir projeye başladın. Aslında sadece kitapları konuştuğumuz bir sohbet olsun istiyordum ama bunu da atlayamayacağım. Nasıl bir senaryoda izleyeceğiz seni?

Kösem Sultan projesindeyim ve tahmin edeceğin üzere o dönemi anlatan, o dönemin kadınlarını anlatan bir projedeyim, ancak bu kadar konuşabiliyorum.

Tarih sırlarla dolu derken haklılarmış. Neyse izleyeceğiz artık o zaman. Özellikle dizi senaryoları benim çok fazla ilgimi çekiyor. Son yıllarda izlediğin ve hikâyesini iyi bulduğun bir dizi var mı?

Ben iş seçerken de izlerken de hikâye değil de karakterlere ve dile eğiliyorum, kitap seçimim gibi. Gerçek hayattaki gibi mi, karakter pürü pak mı? Kusurları var mı? Dili ağdalı mı yoksa gündelik mi gibi. Birçok meslektaşım gibi sadece belgesel izlemiyor bayağı her işi en az iki bölüm takip ediyorum ve her sezon bir iki tanesini de bitene kadar takip ediyorum, ve sorsan en iyileri senin için neydi diye hemen Leyla ile Mecnun, İşler Güçler, Suskunlar, Kayıp Şehir, Kayıp, Merhamet, Karapara Aşk. Aramızda kalsın ve son olarak Beş Kardeş diyebilirim.

Zaten saydıklarının ikisi, Beş Kardeş Onur Ünlü’den ve Kayıp Şehir de son yılların en iyi romancısı Murat Uyurkulak’ın kaleminden olduğu için beni de bağladılar kendilerine. Leyla ile Mecnun da öyle elbette. Son olarak, her gün yeni bir sıkıntıya uyandığımız ülkemizde yaşayanları avutacak bir paragraf, bir dize seçsen kimden, hangi kitaptan olurdu? 

Avutmak mı? Bugün itibari ile ben kendimi bile avutamıyorum.
“İlk kez öldürdüğünde sanki bir değil, bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da, savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da... Bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı tek bir kişi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise kimseyi öldürmüş sayılmazsın.” İhsan Oktay Anar! Bundan başkası gelmiyor aklıma. Ne Nâzım’dan “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ve bir orman gibi kardeşçesine” avutur bizi, ne Jean Paul’un "Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür" ü anlatabilir durumu. Öldürmenin kötülüğünden bahsetmeli sanırım ve son olarak bir klişe ile bitirmeli tüm savaşlar iç savaştır çünkü tüm insanlar kardeştir. Ayrımsız sulh dolu günlerimiz olması umuduyla...

0
4098
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle