26 MAYIS, PAZARTESİ, 2014

Su yıkanır mı?

Nurduran Duman, YKY’nin Dağlarca Çocuklarda Dizisi’nden çıkan “Su Yıkamak” adlı eseri hakkında yazdı…

Dağlarca'nın çocuk şiirleri sadece çocuklar için değil. İnsan doğasını ve insanı daha iyi tanımak için yetişkinlerce de okunması atlanmaması gereken yapıtlar.

Su yıkanır mı?

“Dağlarca Çocuklarda” dizisi birkaç yıl önce “Su Yıkamak” kitabıyla suyun yıkanıp yıkanamayacağını sormuştu. Kitap bir tiyatro oyunu biçiminde başlıyor ve şiirlerle devam ediyor. Uzaylılar, İlkay, Demir, İdil, Alp, Sevgi adlı çocuklar ve Ses tarafından oynanıyor. Konu, dünyayı inceleme derneğinin son buluşu. Buldukları şey çocuklara sunulmuş bir öğüdü, yeryüzü insanlarının neyi ülkü edindiklerini, çocuklarını nasıl yetiştirmek istediklerini içeriyor. Ekip bize bu buluşu, diğer bir deyişle “Su Yıkamak” adlı yapıtı okuyor. Kitap sorgulayan, fark eden, şaşıran, anlamaya çalışan, yorumlayan ve bazen de yanıtlayan şiirlerden oluşuyor. Çocuk ağzıyla yazılmış şiirler bunlar. Fazıl Hüsnü Dağlarca, yetkin şiir dilini zengin Türkçe olanaklarıyla birleştirerek lezzetli bir okuma sunuyor yine hem çocuklara hem de yetişkinlere. Su yıkanır mı? Şair işte bu soruyu ve daha başka birçoğunu aslında kime soruyor, çocuklara mı yetişkinlere mi? Herkese.

Suyla başlıyor kitap. Sayfalar, Mustafa Delioğlu’nun resimlediği su motifleriyle açılıyor. İşlenmiş dalgalar, balıklar hep birer motif gibi. Çocuk önce suya gidiyor babasıyla. Büyük, akan suya. Adının ırmak olduğunu öğreniyor onun ve orada onları hep görmek isteyen biri olduğunu. Sonra bir gün içine gitmeyip kıyısında durduğu bir suya gidiyorlar. Deniz dendiğini öğreniyor onun. Denizi iyice görmek için kaç göz gerektiğini merak ediyor çünkü iki gözü az geliyor. Irmak bir uzun, deniz iki. Denizin ilk uzunluğu kollarını iki yana açsa büyük, uzaklara baksa açık öteki uzunluğu. Çocuğun ölçü birimi: kendi uzuvları. Bir gün de babası onları çok eskiden kocaman olmuş bir kayadan atlayan kocaman köpürmüş bir suya götürüyor. Köpük köpük, beş adam boyu yükseklikte, çavlan. Çocuğun ölçüsü: başka insan boyutları.

Dağlarca’nın çocuk, büyük demeyen o yetkin şiir dili, şiirinin doyulmaz lezzeti sonraki şiir Sokaklar’la devam ediyor. Kovalamaca oynarken omzundan tutulan çocuk kaçamıyor, çünkü sıcaklığı avuçta kalıyor. Üstelik şair ne çocuk diyor ne de kovalamaca sözcüğünü kullanıyor. Şiirce gizliyor sözcükleri, gene şiirce üstüne basarak. Kediler, köpekler, çiçekler, kuşlar, top, bulut, güneş bilinmeyenleri ve sokak eşittir çocuk. Birinci denklem.  Kediler, köpekler, çiçekler, kuşlar, top, bulut, güneş bilinmeyenleri ve çocuk eşittir sokak. İkinci denklem. Tuttum seni, sobe! Tutmanın tadı şeker gibi olduğundan yutkunmuyor şairimiz. Oyuna karışan sokaklar, saklıyor mu hâlâ dönemeçleri? Bilgisayar başında sanal dünyada oynanan oyunların elbette tadı var ama birinin sırtına son anda parmak uçlarıyla dokunmanın verdiği haz, dokunarak kazanmanın?... Peki bir soru size, biz kaçtığımızda elleri uzarken kovalayanın, biz kovalarken neden uzar ayakları?  Buraya izninizle kocaman bir gülümseme koyuyorum. Kitaptaki pek çok sayfayı süsleyen güneşin gülümsemesi gibi.

Çeşme şiiri ise bambaşka bir yerden haber verir gibi. Ak mermerden. Süslü, işlemeli. Lalelerle uzun uzun, papatyalarla değirmi. Özellikle kent çocukları için başka dilden konuşuyor sanki. “Biz çocuklar / Su içmekle yetinmezdik / Yalağında geçirirdi / Çıplak ayaklarımız öğle sıcağını” İnsan merak ediyor şimdiki çocukların öğle sıcaklarını…

Sokak ve çocukla kurulan denklemlerin olmazsa olmaz bir katsayısı var ki Dağlarca elbette bunu asla atlamayacaktı, bir başka şiirde işte karşınızda. Balon. Hem de Karpuzcu’nun Balonları. Karpuzları merakla inceleyen çocuk “Kardeş mi bunlar / Kardeş olsalardı / Biri büyük biri küçük olurdu” diyor ve devam ediyor sormaya, “Kardeş olmasalardı / Böylesine / Benzemezlerdi birbirlerine”. Yine kendine özgü ölçü birimiyle tanımaya çalışıyor çevredeki varlıkları. Ölçü birimi: aile bireyi. Karpuzcu çocuğun tenteye astığı kırmızı

mavi balonlara bakarken karpuzları görmeyişine, karpuzlara bakarken de balonları göremeyişine şaşırdığında ise görme algısını ve bu algının özelliklerini fark ediyor, fark ettiğini anlamadan. Sezerek.

Sonra bir değil iki kanatlı kapısı çeşme taşından daha süslü okulun şiirleri. Okul ve Okul II. Birçok anne ve ablanın olduğu okul. Çocuk insanlara anne, abla, kardeş diye bakıyor burada. Öpüp giden annesinin onu orada bırakmasına içerleyip şaşırıyor ve “Anneler çocuklarının yanaklarının / Buz gibi olduğunu / Duymazlar mı” diyerek öpüşe, korkuya ve daha bir sürü şeyle çağrışım yüklü bu dizeleri kuruyor. Korkmak, ağlamak, kaçıp gitmek de seçenek ama korkak demesinler diye ona, hiçbirini yapmıyor. Hem okuma yazma öğrenmezse postacının getirdiği o güzel yazıları nasıl okuyabilir sonra? Hem bir sürü başka başka çocuk var orada, sanki çok eskiden tanış olduğu, şimdi birbirleriyle buluşan. “Çocuklar ayrı ağaçlar gibi / Bayramlarda çiçek açarlar / Birleşmişler / Orman olmuşlar”. Çek çek, birdirbir, körebe… Gözlere bağlanan mendilin aralığından bir kez olsun bakmamış bir çocuk var mıdır acaba? Çalan zille başlıyor oyunlar. Okul bu mu? İçi de güzel. Dışı da. Kalemi eline alınca avucu ısınıyor, elinin parmaklarını sayabiliyor ve eli bile büyümüşken parmaklarının beş tane kalışına gülüyor. Yeryuvarlağını öğreniyor okulda, ülkeleri, hepsinin de güneşinin olduğunu.

Sonra söz yine suda. Bu kez öğrenmek için çocuk gitmiyor suya, öğretmek için su geliyor ona: Lak lak lak lık lık lık. Öğretmeni şişeden bardağa doldurduğu suya mürekkepli kalemin ucunu yavaşça değdiriyor ve hemen çekiyor. Mürekkep damlası ise çabucak mor ediyor bardağı. Hanginiz bu mürekkepli suyu eskisi gibi ak yapabilir? Soru bu. “Kim hırsızlık yaparsa / Kim yalan söylerse / Kim görevini yaparken korkaklık gösterirse / Korkarsa / Bu kirlenmiş su gibidir / Ölene dek kendini ak edemez”

Dağlarca, “Çocuğu sevdiğim için saniyeleri gösteren saat gibi yazmak istedim çocuğu. Amacım çocuğun içinde kımıldamak” diyor bir söyleşisinde. Bir diğerinde ise  "Çocuk konusu, benim hep içimde sıcaklığını duyduğum en büyük konudur... Kalemi elime aldığım günden beri, her zaman çocuğa dönük bir adamım. Karşımda her zaman bir çocuk var gibi... Kendimi her zaman biraz çocuk görmüşümdür. O çocuk duyarlığı içinde kalmışımdır... Çocuk şiiri yazarken gülümsüyorum ve daha başka bir sevinç duyuyorum. Çocuk şiiri olabilir mi? Olabilir. Çocuk şiiri şudur: Çocuk şiirinde yapıyı, nesnelliği, konuları, onun açısına göre daha ince seçmek, ilk duyarlıklar, ilk özgürlükler, ilk ölçüler içinde yazmak gereklidir."

Dağlarca'nın çocuk şiirleri sadece çocuklar için değil. İnsan doğasını ve insanı daha iyi tanımak için yetişkinlerce de okunması atlanmaması gereken yapıtlar. Doğaya, hayat dediğimiz kurulu düzene, insan ilişkilerine, coğrafyaya, fiziğe, matematiğe başka algılarla bakmanın kapısını aralıyor dizeleri. Şiir dili ve Türkçenin olanaklarının bilinciyle ele alınmış, kişileştirmeden tutun da imgeye, çağrışımlara kadar uzanan şiir bilgisiyle yazılmış, özellikle de doğallıkla yoğrulmuş şiirler bunlar.

Su Yıkamak’ta suyla başlayan şiir yolculuğu suyla bitiyor ama son sadece kitap sayfalarında. Asıl yolculuk dimağlara sızmış olan çoğaltıcı hayretle, Şiir’le buluşmuş olma hazzıyla, yeniden parlatılmış algılarla şimdi başlıyor.

Su Yıkamak – Fazıl Hüsnü Dağlarca – Yapı Kredi Yayınları
Doğan Kardeş – Dağlarca Çocuklarda Dizisi

0
1688
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle