14 ŞUBAT, CUMA, 2014

Söz ile Şiir ile Sevgililer Günü

Sevgililer Günü'nü Haydar Ergülen'in -Aşk 'Bir İncelik Sanatı'- başlıklı yazısı ve farklı poetik anlayışlara sahip şairlerin aşk şiirleriyle kutluyoruz...

Söz ile Şiir ile Sevgililer Günü

Aşk “Bir İncelik Sanatı”

Abdülhak Şinasi Hisar’ın, adını Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var alemde” dizesinden alan, 1403-1950 arasında yazılmış Aşka Dair Seçilmiş Mısralar ve Beyitler’i topladığı güldestesinde (İyi Şeyler, 1995, ikinci baskı) uzunca bir önsözü var. Şöyle diyor Üstad: “Şairleri dinlersek geçen asırlara rağmen bize, insan gönüllerinde de, insan cemiyetlerinde de aşk faslında büyük değişiklikler olmamış gibi gelir...İnsan vücut ve ruhunun tabii bir incizapla duydukları aşkları şairler hemen her zaman bir iman, bazan bir buhran halinde, nakaratlarla terennüm etmişlerdir. Bazan saadet demlerinde sazlarla birlikte söylemişler, bazan da felaket zamanlarında feryadlarla inlemişlerdir. Hissettikleri aşklar bazan tabiat değiştirir: Bazan mecnun, coşkun, vefakar, fedakar olur; bazan ruhun ihtiyacı olmaktan ziyade, vücudun bir adetine döner; bazan da bir azap, bir humma olur.” (agy. s.7)

Celal Üster’in derleyip çevirdiği Eski Ozanlardan Sevda Şiirleri Aşk Olsun (Homer, 2005) adlı bir kitapta toplandı. İ.Ö. 2000 dolaylarından İ.S. 17. yüzyıla uzanan çok geniş bir zaman kesitinde yazılmış şiirlerin yer aldığı kitapta, Sumer, Mısır, Hind, Pers, Yunan, Çin, Japon uygarlıklarından çok çeşitli dillerde yazılmış şiirler derlenmiş. Celal Üster de bu şiirleri İngilizceden Türkçeye kazandırmış. Şairlerin milliyeti, dini, dili ne olursa olsun, bizim Divan ve Halk şiirimizi, Arap şiirini de katarak söylüyorum, şairlerin aslında tek millet olduğu bu kitap vesilesiyle bir kez daha ortaya çıkıyor. Hem konu aşk olunca da, tek millet dediğimiz şairler tek vücut olurlar. İ.Ö. 3. binyılda Kubatum adlı bir rahibeye ait olduğu sanılan ve Sumer diliyle yazılmış şu şiire bakalım:

                           “Ruhum senin artık, bak titriyorum karşında,
                             ey güvey, al beni, götür döşeğine.
                             ...
                             Ey güvey, bırak sevip okşayayım seni,
                             Civanım, balla yoğur gövdemi...
                             Tatlı, yumuşak döşeğimizde,
                             Safasını sürelim aşkımızın.”


Bir de İ.S. 200 dolaylarında yaşadığı sanılan Hindistan’ın Stavahana hanedanı hükümdarı Hala’nın derlediği Sattasai (Yedi Yüz Şiir) güldestesinde yer alan şu şiiri okuyalım:

                            “Seninle
                              arsızca seviştim,
                              ersuyunu
                              sağıp emdim diye,
                              sanma ki arlanmazın tekiyim;
                              aşk
                              bir incelik sanatı,
                              kimseden meşk almış değilim.”


Bu ‘anonim’ şiirin de yerinde saptamasıyla “bir incelik sanatı” olan aşk hususunda, aradan geçen binlerce yıla, farklı kültürlere, farklı inanış ve düşüncelere, ayrı dillere rağmen bir şey değişmiyor. Bunu söyleyenin bir rahibe, bir hükümdar, bir çapkın ya da bir çiftçi olmasının da bir önemi yok. Şiirde öncelik eski zamanlarda da günümüzde de aşkın: Önce aşk vardı ! Yurdunu, yatağını iki insanın vücutlarında bulan aşk. Aşkın her biçimi masumdur, bir suçlu aranacaksa o da aşka yataklık eden şiirdir. Şiir çünkü edebiyatın dışındadır, gerek bu kitapta, gerek bizim geleneksel şiirimizde yer alan kimi örneklere baktığımızda, şiirin ‘edep’ dairesinde kaldığını söylemek mümkün değil. Bilhassa yatağı olan aşkta ‘edepsiz’ davranan şiirin edebiyatla ne ilgisi olabilir? Yukarıda örneklerini sunduğumuz Sumer ve Hind şiirleri değil yalnızca, eski Yunan şiirinde de aşka yataklık etme suçunu, daha da katmerli biçimde sürdürür şiir. İ.S. 1. yüzyılda yaşamış Marcus Argentarius’un “Ansızın” adlı şiiri:

                                “Bir kız sevdim, Alkippe’ydi adı,
                                  allem ettim kallem ettim,
                                  attım yatağa. Dedim, ‘Gizlice
                                  sevişelim, kimse duymasın yanarız.’

                                  Ansızın içeri girmesin mi anası !
                                  Dedi, ‘Kızım, yarısı senin, yarısı benim.”


Meksikalı ünlü şair Octavio Paz’ın kitabının adı bile, Çifte Alev:Aşk ve Erotizm, bizi bu hususta uzun uzun konuşma zahmetinden kurtarmaya yeter. Aşk şiiri, nereden bakılsa, gizli ya da açık bir biçimde, erotizmi besleyen, erotizmden beslenen bir şiirdir, kadın, erkek, eşcinsel, şairin cinsiyeti de fark etmiyor bu konuda.

Aşk, şiir ve elbette doğa. İnsan olmanın,  aşk olmanın, doğal olmanın bütün halleri. Üçü içiçe geçtiği zaman, şiirin aşk olduğu, insanın da şiir olduğu düşüncesi kendiliğinden beliriveriyor. “Önce şiir vardı” başlıklı eski bir “Açık Mektup”ta şunları yazmıştım: “Şiir yazmak için aşık olmak mı lazım, hayır, aşk olmak, aşkı sürdürmek için şiiri duymak gerekir. ‘Ayrılık Sevdaya Dahil’ dediği gibi şairler kaptanı Attila İlhan’ın, aşkın bütün halleri de şiire dahildir. ‘Bütün şiirler aşk şiiridir’ de denilmiştir ama, bütün aşklar şiirdir demekte de sakınca olmadığı gibi, zaruret vardır. Yani, aşk için şiir ‘mecburi’dir. O yüzden ‘aşk şiiri yazıyorum’ dememeli, şiir yazıyorsak bundan aşk anlaşılmalı. İçinde aşk geçmeyen pek çok şiir vardır, ama içinden şiir geçmeyen bir aşk olmaz. Bundan olmalı, şiirle aşkın içiçeliği.”

Hem aşkın ve şiirin içiçeliğine kanıt getirmek de gerekmiyor. ‘Doğası gereği’ demek yeterlidir ya da ‘doğanın buyurduğu gibi’ demek. Aşk Olsun’da yer alan şiirlerin hemen hepsinde, özellikle de Çin ve Japon şiirlerinde aşk-doğa-şiir üçlüsü, etle tırnak gibi, ruhla gövde gibi, ayrılmaz bir üçlüdür. 1394-1481 yılları arasında yaşamış olan, Japon edebiyatının en büyük şairlerinden ve Zen ustalarından İkyu Socun’un “Sevdiğimin Gömüsü Nergis Kokar” adlı şiiri:

                               “Geceyarısı, düşümde,
                                 yüzünü görür, ah ederim,
                                 aşk evindeki o eski günler
                                 burnumda tüter.
                                 Göğerip çiçeğe duran
                                 bir erik ağacıydın
                                 ballı nergisler açardı
                                 arasında bacaklarının.”


Eski kültürlerin aşk şiirlerinde de tıpkı zamanımızın aşk şiirlerinde olduğu gibi, aşkın doğasına uygun olarak; özlem, vuslat, kavuşma, ayrılık, acı, ihanet, aldatma, kıskançlık, arzu, ilenme, yalvarma, düşkünlük,vs...Aşka dair ne varsa 32 kısım tekmili birden arzı endam ediyor. Fakat neredeyse tümünde de inanılmaz bir ironi ustalığı var. Kendine acımayı, kanlı hicran yaşları dökmeyi pek  iyi bilen şairler, acı alayı da iyi biliyor. İ.Ö. 110-35 yılları arasında yaşayan, eski Yunan şairi ve düşünürü Philodemos’un “İğneleme” şiiri, adından da anlaşıldığı gibi, ironi tutkusuna ve ustalığına iyi bir örnek:

                                   “Demek ‘gönlünün sultanı’yım senin !
                                     Öyle söylüyor
                                     gözyaşların ve becerikli ellerin.
                                     Elinde olmadan kıskanıyorsun, öpüşlerin
                                     kendine güvenen bir sevgilinin öpüşleri,
                                     işte o zaman daha da karışıyor kafam,
                                     ‘Hadi gel, al beni’ diye fısıldayacak olsam
                                     aksırıp tıksırıp, bugün git yarın gel diyorsun
                                     ...
                                     Aşık mısın, devlet memuru mu, yahu !”


14 Şubat Sevgililer Günü gelir geçer ama, ne gam, aşkın en eski şiir olduğunu bilenler için böyle günlerin fazla önemi olabilir mi? Celal Üster’in geniş derlemesi, kapsamlı ‘öndeyiş’i ve usta işi çevirisiyle aşka ve şiire armağan ettiği Aşk Olsun kitabı, galiba şu klişe tam da burada işe yarıyor, “başucu”nuzdan eksik olmayacak! Madem ki aşk baştacımızdır, öyleyse şiiri de başucumuzda dursun!

Haydar Ergülen

Bir Meleğin Dokunduğu

Biz, cesarete alışkın olmayanlar
sevinç sürgünleri
yalnızlığın kabuğu içinde kendimize sarılmış yaşarız
ta ki aşkın kutsal tapınağını terk edip
karşımıza çıkmasına değin
salıvermek için bizi yaşamın içine.

Aşk varır
ve zevkler gelir treninin içinde
hazzın eski anıları
kadim tarihi acının.
Yine de gözüpek isek,
yere çalar korkunun zincirlerini
söküp ruhlarımızdan aşk.

Yüreksizliğimizden kesilir
Aşk ışığının bereketiyle
cüret ederiz yiğitliğe
Ve ansızın görürüz
olduğumuz tüm şeye bedeldir aşk
ve her olacak olduğumuza.
Yine de aşktır sadece
bizi serbest bırakan.

Maya Angelou
Türkçesi Nurduran Duman


Kara Sevda

Bir kere sevdaya tutulmaya gör;
Ateşlere yandığının resmidir.
Aşık dediğin, Mecnun misali kör;
Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

Dünya bir yana, o hayal bir yana;
Bir meşaledir pervaneyim ona.
Altında bir ömür dönedolana
Ağladığım yer penceresi midir?

Bir köşeye mahzun çekilen için,
Yemekten içmekten kesilen için,
Sensiz uykuyu haram bilen için,
Ayrılık ölümün diğer ismidir

Cahit Sıtkı Tarancı

Akıl Gözü

seni bulmakdan önce aramak isterim
seni sevmekten önce anlamak isterim
seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,
sana hep hep yeniden başlamak isterim

Özdemir Asaf

Ben Sana Mecburum

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur?
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun

belki Haziranda mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin

Attila İlhan


0
2429
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle