04 HAZİRAN, ÇARŞAMBA, 2014

Soru(m)lu Mektup

Bir mektup… Serap Paşalı yazdı…  Sylvia Plath anısına…

İnsanın insana yaptığına ne demeli peki? Çoğu lezzetsiz. Süreksizliğin, düzensizliğin ve değişmezliğin, boş beşeriyet düşkünlüğünün; hatta ölü doğanın kandırdığı nefesli sistemin içinde tövbekâr olmana yardım edecek olan adamlar kim?

Soru(m)lu Mektup

Bazıları bizimle tanışmak için ölmemizi bekler.

Sorma. Tam iyileştim derken, yine kanıyor. İnsan etinin yayılmacı olduğunu biliyorsun. Yayılma düzenli olarak ilerliyor. Ya kabuklar? Hep aynı. Temizlikçi kadın her geldiğinde beş altı kitabımı çalıyor benden. Sonra da suçu Tanrı’ya atıyor.

Mephisto ile bahse girerim ki, otuzu da onda. Marlowe buna sevinecektir ama Goethe için aynı şeyi söyleyemem. Sabahtan akşama siyah ayakkabısından yakınan bir adamın romantizmi aldatır demedik mi dün? Faust da, Faustus da aynı zavallılıkta! Masum olan, kalbi işgal edilenlerdi daima. Oysa sen? Gökyüzünün en güzel ışıklarını ve yeryüzünün aç bırakılmış tüm zevklerini istiyorsun. Bütün tuzaklar, bütün yakınlar derinden çırpınan kalbini doyuramıyor. Kanıyor. Emilince tek gelen şey, kan oluyor. O derin karanlığa hevesli olsan da doğru yolun bilincinde misin? Neyse. Unut.

Hayatı boyunca kendi bacağına eğilerek bakmaya mahkum olmasaydık yanmazdı o kurabiyeler. Küflenmezdi kalbimizin orta yeri. Taşmazdı sütler dik cezvelerden. Bunu kaç kez yaptın Sylvi? Aurelia’ya anlattın mı? Susmadı değil mi yine? Bekleme.

Arsız örümcekler gibi yakınmayı bırak. Çağdaşa mektup da, şiir de yazılmaz. Öğren. Sana en sevdiğim kurabiye* tarifimi gönderiyorum denemen için.

Sevecekler. Sevecek onlar. Sevecek olanlar. Sevilecek o anlar. Sevilince o anlar. O anlar… Çığlığını sevgiyle fısıldamak istediğini anladığın anda herkesi ve her şeyi susturmak zorundasın. Kendini değil! Fırını kapatıp geliyorum…

Ne diyordum? Au biliyordu, gözümüzün önünden gitmeyen her şeyi korumamız gerektiğini. O yüzden sustu Otto’na.

Bir, belki yedi yıl sonra… Hayır, sekiz yıl sonra dostluğunuz zaten bitecekti. Bitti işte. Sonunda onun iyi bir insan olduğunu gördük. Bilgi hastalığından kalbini kurtardı o. Anne’ler de mi bir faşiste âşık olur? Yatağındaki babanı Avrupa’da arama, yapma bunu. Sexton, tam bir cadı.

Sırça fanusu paketleyecek kadar kıskanç hatta. Aldığın hediyelere dikkat et lütfen. Elbette Bayan Lazarus’a da… Kadının çiçekleri bulaşıcı. Hem de sıkıcı.

İnsanın kendi yazgısını gerçekleştirme isteğinin sadece kaba kalplere yasaklandığını mı sanıyorsun? Heyecanları küçümsenmeyen kaba adamlar da bilir ki; cennet ve cehennem, insanın kendisinde. Bu yalan, kara tahtanın önünde de değişmez. Oraya sorun yaratmayan kıyafetinle çıkamazsın. Max Nix ile daha ne kadar saklanabilirdin ki? Yolunu kaybedenin nereye varacağı ile ilgili bir kaygısı hiç olmadı, biliyorsun.

Bilmediğin birşey var: George yazılarını artık “G” diye imzalıyor. Charlotte ise her şeyin farkında. Beni aradığında ağlıyordu. Yine üzgündü. Nefesinden vazgeçmiş. Çocuksuz çocukluğu ödül saymalısın dediğinde ben de ağlamıştım. Tıpkı onun gibi. Güzel cümle kuranlar, gönül evlerini iyice yıkarlar değil mi? Sanatın güzeline dönüşmüyorsa, o acıyı çekmeye de hakkın yok dedim. Haydi çıkar o Serap grisi geceliği de, şu yeni eve bakmaya gidelim haftaya. Şimdi bunu hatırlatıp seni üzmek istemem. Not ettim işte, Ted gibi…

Dinle beni hemşire!
Biz bir adamdan ayrıldığımızda hiç olmadığımız kadar mutlu olan kadınlar…
Mecburen öldürmek zorundayız. Her sabah. Her yerde.
Tanrısız, mutlu ve sakin sofralar kurmak için.
Her gün…

İnsanın insana yaptığına ne demeli peki? Çoğu lezzetsiz. Süreksizliğin, düzensizliğin ve değişmezliğin, boş beşeriyet düşkünlüğünün; hatta ölü doğanın kandırdığı nefesli sistemin içinde tövbekâr olmana yardım edecek olan adamlar kim? Gerçekte kim onlar Sylvi? Neredeler? İnsanın tüm yaşamının sırf kiliseden ibaret olmadığını, bu kilisenin Katolik Kilisesi de olsa durumun pek değişmediğini, insan ne kadar diz çöküp dua etse de; bir yerde yine üç öğün yemek yemek, bir işte çalışmak ve yaşamını sürdürmek zorunda olduğunu bana yazan sensin. Gönderdiğim acısız tarifleri mutlaka yap. Sevecekler… Tıpkı kör oyunlarını çok sevdikleri gibi sevecekler. Göreceksin. Dünyada bir sürü kör var. Onlar da görecek. Günün birinde kör bir erkekle evlenmek, yazgının ta kendisi mi dedin? Hayır. Deli olma. Ben buyum, neysem oyum işte diye susan kaç erkek tanıyoruz? Hepsi kaşla göz arasında doktor, kaşla göz arasında mühendis, kaşla göz arasında şair olabiliyor.

Bitmeyen isyanlarını anlatarak aslında “sana ne” diyenlerin dünyasıydı bu. Hiçbir şey kaçırmadın. Bütün güzel kızlar, ölmeden evvel babalarını ku(t)sarlar. Onu o delikte bulamayacağını ne zaman anlayacaksın?

Geç kalıyoruz. Çık artık.

S.P.

* “Eine Tragödie”

0
1752
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle