18 ARALIK, ÇARŞAMBA, 2013

“Soğuk Kazı”da buluntular

Cemil Okyay, Birhan Keskin'in Soğuk Kazı'sı hakkında yazdı...
“Sokrates öncesi Antik Grek Kültürü felsefesinde insan, evreni kavramak isterken kendini de kavramak isteyen, bunu da yalnız mantığı ile değil, bütün kişiliği ile heyecanı, içgüdüleri, düş gücü, yaratıcı ve duyarlı yetileriyle birlikte yapan insandır.” denilir. Tinsel bağlam da insanın çevresiyle bağlantısını kavramasına neden olan kişisel tin ile insanın içinde geliştiği (ahlak, töre, sanat) belli bir varoluş biçimine zorlayan nesnel tin (N.Hartmann) dünyaya, doğaya, bakış açımızın varoluşumuzun, yaşadığımız psişik durumların etmeni olsa gerektir.

“Soğuk Kazı”da buluntular

“Sokrates öncesi Antik Grek Kültürü felsefesinde insan, evreni kavramak isterken kendini de kavramak isteyen, bunu da yalnız mantığı ile değil, bütün kişiliği ile heyecanı, içgüdüleri, düş gücü, yaratıcı ve duyarlı yetileriyle birlikte yapan insandır.” denilir. Tinsel bağlam da insanın çevresiyle bağlantısını kavramasına neden olan kişisel tin ile insanın içinde geliştiği (ahlak, töre, sanat) belli bir varoluş biçimine zorlayan nesnel tin (N.Hartmann) dünyaya, doğaya, bakış açımızın varoluşumuzun, yaşadığımız psişik durumların etmeni olsa gerektir. Yaşam süreci içinde tanık olduğumuz, bizi doğrudan etkileyen, ya da bir parçası olduğumuz tinimizde yaralar açan travmatik olgular insanlık ve evreni sorgulamamıza yol açar. Başta da belirttiğimiz gibi kavramaya, nedenini düşünmeye çalışırız; bir kazıya başlarız. Bireyden ümidimizi keser, doğaya yöneliriz eklemleniriz. Birhan Keskin gibi, nesnel dünyayla söyleşiriz, gözlemlerken canlılar âlemiyle bütünleşiriz.

“ Soğuk Kazı” da yukarıda açımlamaya çalıştığımız bir yola girmiştir şair. “Tüf”te jeolojik ve tektonik bir olguyla empati kurma, yer altı kıpırtılarına kulak verme, doğadaki kalkışmayı görme, “kurduğu sözde göz göz boşluklar olacak” birimi duygularının elçisi şiiri görünür kılmaya başlar. Dünya ve dünya ile bir gel git sezilir. Tüfün kabuklu artıklar içeren sarımsı beyaz gözenekli, volkanik kökenli kireçtaşı düşünüldüğünde, Keskin şiirini tanımlamada çok kullanılan “insan halleri ile yeryüzü hallerinin birleşimi” klişesi anlaşılır olur; bir fümeroldür sanki tüten; şiirinin rengi tüfte saklıdır. Ki sarı önceki liriklerinde de olduğu gibi bu yapıtında da yer etmiştir. Şiir öznesinin içindeki tinsel tepki, kırılmalar, kaos köpüren duygular lav gibi akar, volkanik olguyla kaynaşır. “Zaman” dizede her şeyi varoluş anları ile ölçen, gelecekteki yaşamımızın alınyazısını belirleyecek anları içeren öznel zaman; sonu bilinmeyen hayat yolculuğunun çaresizliğini simgelerken; at ve eşekle geçiciliği dile gelmiş olduğu düşünülür. Bu bir göçün ya da var olmayı sağlayan sosyo-ekonomik ama çekingen ve kaçak bir yaşantının simgesi de olabilir. “Bir dağın içinde ateşle kıvranan” birimiz “ben” deki iç sıkıntısının somutlanması olur.

“ Jospi”yle bir yılgınlık ve yazıklanma duyumsanır. Öte yandan insanlığa da alaysılamalı bir yaklaşım vardır. “ Bütün güne güneş düşse ne olur”, başka bir deyişle ne değişir ki? demek gibi. Dünya o denli kirlenmiştir ki. “ Bulantı” da roman kahramanı Roquentin deniz kıyısında, denizde sektirmek için yerden eğilir bir taş alır. Bir tarafı nemli ve çamurlu, yapışkan olan taş onda bulantı uyandırır; düşünür “Dünyada iyi gitmeyen bir şey var.”  Dünya düzensiz ve pistir. İnsan için zalim, acımasızdır. Doğa, çevre, anılarımızla yoğrulmuş nesneler ve uzam içinde insanlığın yağmacılığı, ikiyüzlülüğü dünyayı yaşanılır kılmaktan uzaklaştırmıştır. Yakışıksız davranışların doğallaşması, dostlukların, birlikteliklerin ve vefanın içinin boşalması, ayrılıkların bir şey yaşanmamış gibi alışılır olması ya da saldırganlık ve şiddetin normalleşmesi gibi anormal durumlar çözümün uygar (!) dünyada adresi olmuştur. İhanet ve alçaklık sıradandır, “yalan dünya pıtraklı memleket!” /../bu dünyada insan dediğin ikiye ayrılır Jospi-” Irenne’ya sesleniş vardır; şiir ah bir bilsen! der. Kendini uygar zanneden insanların yaptıkları karşısında B.Keskin vandallıklar karşısında barbarların yanında yer alır. Hayvanların birbirine yapmadığı kötülüğü yapan insanlığın karşısında sert ama namuslu barbarın yanında.

Dizgelerde izlekleri besleyen, şemsiye olan “su”yun su, tuzlu su, göl, buz, yağmur vb, türevleriyle yer aldığı görülür. “ Suyun üstünü kaplayan şeyler” de yinelemelerle, zaman eklerinin yanı sıra dizemi sağlayan etki yaparken bir müdahale ve sorumluluğun da imgesi olur. Bachelardun “su ve düşler” yapıtına dayanan Olcay Akyıldız suyla ilgili şu yorumu yapar “ su Keskin şiirinde özeldir… Çoğu zaman eksilmek ve azalmaktır. İntihar eden şelaleler göle dönüşür “(Soğuk Kazı’da da göl sık sık geçer.) Şiirdeki “ o büyük beyaz hayvan”, “rüya” göstergeleri ölümü, intiharı, terk edilişi düşündürür. B. Keskin suya bakar, dalar, rüyanın peşindedir. Su, sakinliktir. Zıttı olan her şeyi yok edendir, genellikle şiirlerde kadınla beraber işlenir. Antik Yunan felsefesinde ve eski Türk söylencelerinde evrenin temeli suya dayanır, ilk maddesi sudur. Eksilmenin simgesidir, “ Flamingo” 1-2-3’te yine yer alır.

Yapıtta belki de Birhan Keskin şiirinin en belirgin özelliklerinin ışımaya başladığı bir örnek “milonga”. Liriklerin bütününde, daha önceki yapıtlarında olduğu gibi yine birinci tekil kişi- ikinci tekil kişi, ben-sen, karşıtlığından yararlanıldığı birincil-ikincil özne, öteki adıl kullanımı dikkat çeker. Yanı sıra işitimsel imgeler (uf, uff, hoh, hooohh) iç çekişi, yanılgı acısını duyumsatırlar.

Kötülük, yalan, adaletsizlik fakat bunlara karşın iyimserlikte ısrar, düzensiz ve çarpık bir yaşamı kabullenememe izleğinin oluşturduğu milonga’da eşitliğin bir yanılgı, ütopik bir kavram olduğu, büyük bir yalan karşısında olduğumuz yansıtılır. Tedirginlik veren bir edanın sezildiği ironik şiirde; neşeli bir ezgiyle ağırlaşan bir müzikal anlatım 

kazanan, sevgilisi tarafından aldatılıp yüzüstü bırakılan erkeğin öyküsünü anlatan Arjantin halk dansı ve ezgisi olan milonga (tango) aldanma ve aldatma olgusunu insanlık boyutuna taşımış olup, gerçekleri görme, sömürü ve kandırılmayı anlamanın acısını “Afrikalı” göstergesiyle imgeleştirilmiştir: “..-/ Benim seninle ilgili /Bildiğim her şey bir / yalandı. Buna çalıştım. /../Ilık süt gibi olduğun, /hooohh /benim uydurmamdı. “ Ne yazık ki! Dercesine acı bir gülümseme yansır dizelerde.

B. Keskin’e göre “dünya yangın yeridir. İnsan zıtlıklarla mümkün bir canlıdır. İyiliği ve kötülüğü barındıran… Dünya bu haldeyken, canımız yanarken, dünyanın ılık anları da vardır.”

Ve kuğunun (Y-ol) penguenin (Ba) yerini “Soğuk Kazı”da Flamingo alır. Milonga’daki Afrikalılık Flamingo 1-2’nin dizgelerinde doğa-insan birlikteliği, özdeşleşmeyle sürer. Afrika steplerinin Kenya’da Nakuru gölünde susuzluk çeken coğrafyanın kuraklığını, yakıcı sıcaklığını, insanların çaresizliğini, zamanımızın metalaşmış etnolojisini duyumsarız.

Sessiz, ıssız bir uzamda doğanın sarmalayan ellerinde şiir ben’i, kara kıta insanlarının arasındalığıyla ortak bir yazgıyı paylaşır; doğa karşısında kendi(leri)ni değersiz, aciz görür. Nasıl ki pembe tüylü kanatlarıyla bir su başından başka bir su başına giden uzun yorucu yolculuklar yapar; şiir öznesinin anıları, yorucu bir yolculuk gibi uzayıp giden, arayışla geçen ömrü, Flamingoyla simgeleşir. Yolculuk ve göçerlik şaire yabancı değildir. Flamingoların gezginliği, sıla özlemi içeren türkü dizeleriyle örtüşür, gurbet kavramıyla paydaşlık kurar. Sürüler halinde yaşayan kuş, söyleşinin ötekisi olurken, kıtadaki kabile kırımları, sömürgecilik, zaman zaman görülen uzun sürekli kuraklıklar, siyasi kaos ve yaşanan acılar iç yakan “birer cümle” olurlar; “ keskin bir tuz hikayesidir”ler. Lavlarla örtülen peneplenlerin halkı Tüf liriğine ortak olur. Dizgelerde yanan Fümerol la simgeleşen gönül odudur. “Yaraya tuz basmak” deyimi, şiire başka bir dizedeki halk ezgisi gibi deyimsel sapmayla yerleşir. Eski Avluda şiirinde yer eden “kılı kırk yarmak”, “altını üstüne getirmek” gibi Göl, içinden bir ömrün geçtiği dünyadır Birhan Keskin şiirinde; dünya bir göldür. Bir flamingonun, kuğunun boynu gibi eğridir.-eğriliklerle doludur-bazen de elipstir dünya; onun gözünde eğretilemelidir.

Şiirinde “bir cümle” ne çok çıkar karşımıza; şairin hep söyleyecek, saklısı olan cümlesi vardır, söyler-söylemez, anlatır, ama o cümle-söylemek isteyip bazen söyleyemediği, içinde kalan-gizemlice yansır. “Bir primat derinliğindedir kalbimiz,” ya da eriyen bir caneriği gibi parçalanan, eriyen gönül, sevda sözleri; karşılığı olmamanın yakıcılığıdır. Kim bilir! Jospi gibi.

Gerçeküstücü, yalnızlık ve ölüm karşısında duyduğu korkuyu dile getiren Avusturyalı şair Paul Celan’a yazdığı(sana...) Badem’de, B.Keskin’den el alırsak, bütün varlıkların aynı hamurun parçası olup, insan doğanın her türlü haline bürünür; “bir olmaktır,” doğanın da insana bürünmesidir söz konusu olan. Badem-doğa-evren Celan’a. göründüğü gibi görünmez şaire: “Badem sana neyse o değil bende. Burada sürrealist yaklaşıma bakış, doğayı evreni algılayış ve felsefe ayrımı da sezilir. Adılların (ben, beni) ısrarlı ve vurgulu kullanımının “Eski bir avluda,” “Geçmiyor bu sabit”te olduğu gibi dizemde etkisi görülür. Şair “ki” ekine-belki de doğal dilin etkisiyle yeni anlam ve kullanım kazandırmasıyla da dikkat çeker. Bu şiir de “olurken ki(zaman) diğerlerinde de “diyorlar ki” ( bitişik-sıkıştırılmış) inanır mısın anlamında, gitmemiş ki (hayret, şaşkınlık, olmasını istemek- istememek) “insan ne ki” (şeytanla kıyaslarken insanın korkunçluğu); ki’siz B.Keskin şiiri düşünmek yanlış gibi.

Söz sanatları ve imgelerle şiiri boğmaktan ve hermetiklikten özenle kaçındığı, ağdalı bir dil kullanmamaya dikkat ettiği şiirlerinden bir diğeri “Erik kiraz kalp yaz” da acının dağılımının eriğinin yumuşatılmasına benzetildiği görülürken Orhan Veli’den esinti gelen şiirde yalın olduğu ölçüde derinlikli, nüktedan bir örnek. Kulağa çocuklukta küpe gibi takılan kiraz taneleri anımsanırken “kulağa küpe olmak” deyimini de bununla aynı dizede kullanır. Biten birlikteliğin bir ayrılığın hüznünün duyulduğu görülür. Kış rüzgârları esercesine tekliğin, yalnızlığın soğukluğunu duyumsatan, iç uyaklar ve yenilemelerle ezginin, ritmin sağlandığı şiirde “çatal” göstergesiyle ayrılık-yol, mutluluğun baş aşağı gitmesi simgeleşir. Dize aralarında yine anılar (hatıra-rüya gibi) vardır. “Eski avluda,” “Her şey tüccarların elinde”deki gibi geçmişin değerlendirildiği görülür; günümüze çıkarımla eleştirel dönüş yapar. Bunda yaşanılanların, travmaların kolay atlatılmaması etkendir. “ Diyor ki /çalı da sarı bir çiğdemin ben /ve senin çok eski cümlen” (Eki avluda)..” “/Buldum Buluşturdum kendime geldim.”(E. Kiraz).

“Eski avluda” liriğinde “kırmızı kiremitli bir çatı /Begonviller ve bir mavi kapı” anıları su yüzüne çıkartan, canlandıran, bulmanın, özlemin dinmesinin, sorgulamanın sonuçlarının ifadeleridir; yine sarı vardır. Çiğdemin eflatun ya da beyazı değil sarısı yeğlenir; hüzün ve özlemin rengi. Gerçeğin ve mutluluğun rengi, bağlılığın imi maviyle buluşur, “içimi açtım sana /içini açmak için.” Mitik ve duygusal bir atmosferin çizildiği birimlerde doğanın çağrısına, sakinleştiriciliğine kulak verdirilir. Sarıçiğdemin çağrısına, sonbaharda yetişmesi tohumlarından safran elde edilmesi (sarı-sayrılık) tanrılar tarafından çiğdem çiçeğine dönüştürülmesi söylencesine dayanması lirizmi güçlendirir, izleği zenginleştirir.

Şiirde ikincil öznenin gitmesini, keşke gitmese(ydin), gitmesini istemek, ister gibi görünüp ayrılmadığına sevinmek gibi anlam katmanlığına yol açarak göğülleşen birimiyle dikkat çeken şiirde, samimi ve içten bir eda sezilir. Liriklerde “bir...” nitemiyle oluşturduğu sözceler, sık sık kullanıldığı “bu...” nitemliler gibi dikkat çeker. “Bir çiçek”, bir eski avlu, Bu sağır, bu anlamsız-vb” kurumlar sıkıntıyı, kederi, bir yanıt aramayı, bir tepkiyi, isyanı pekiştirmede ve sezdirmede etkili olurlar.
Hatıra-unut(ma)ma- mnemosyne-rüyaevi bellek paydasında birbirini tamamlar, dizgelerde bir beşgen oluştururlar sanki “Artık her şey tüccarların elinde”de. Kanuni Sultan Süleyman’ın entrika ve zenginliğin, iktidarın simgesi olan kızı Mihrimahla uyarı ve sitemi barındıran, usul usul sorgulamanın-içsel bir söyleşiyle- yükselen bir tonla sezildiği, bazen sayıklamayı andıran diyalog niteliğinde dizgeleri dikkat çeker. Tarihsel ve mitolojik kahramanlar terk edilişin, unut(ma)manın yazgısal ilintisinin imi olurlar.

Kötü anıların ağırlığı, kâbus, kışın doğanın dinginliğiyle tinin ilintisi, tüm canlıların uykuya dalmasına karşın, bellekte anıların bastırıcılıkla öne çıkışı, canlı kalışı, ihanetin rahatsızlığı ve sahte, giderek metalaşan ilişkilerin tiksindiriciliği, dizelerde yansır. Gidimli dille kurulan yalın dilin(vardiya, bekledimdi, ne kelime, getir... ko... vb’’biçemi oluşturduğu görülür.

Titanlardan uranos’un belleği kişileştiren kızı Mnemosyne suyundan içen gölgelerin dünyayla ilgili geçmişlerini unuttuğu ırmağı ve unutmayı simgeleyen “Lehte”,”rüya evi, yıkanmak, hatıra, unutma göstergeleri izleksel olarak imgesel anlamda zenginlik katarlar. Şiir öznesinin unutmasına, uyumasına “kışa girmiş sardunya” gibi beklemelerine Lethe’nin suları bile engel olamaz. Sardunya ki Keskin’in şiirinde su vermekle unutmadığımız aşk, teselli ve ayrılığın çoğalmasının simgesidir; sessiz konuşmalardır, nefestir. Ilıman iklim çiçeği olduğu göz önüne alınırsa, burada beklenmedik olgunun, bir beklentinin, sabrın imgesi olur.

Düşlerin yurdu ev-rüyaevi ve kapı karşıtlamın sorgulanmasının imidirler , “Rüya evi bu. Kapısında bir tuhaf numara .”şairin şiirinin vazgeçilmez öğesi rüya, burada ateşli bir gecenin kâbusuna dönmüştür, ürperticidir, paranoya söz konusu olur. Bir gömü gibi olan anılar bilinçli bir bellek kazısıyla görünür olur; Mihrimah’a sığınılır bir yandan da.
Mıh-I, mıh-II) derinlemesine duyulan acıyı, ızdırabı, sözcüğün yerel kullanımındaki çağrışımıyla (mıh gibi çakılan)içinden atamama, tortulaşma anlamıyla yansıtır. “Kara gece, kara uyku, buz kesiği, lal” (bungunluğun, kederin verdiği sessizlik) gibi nitem sözceleri-imgeleri unutulmuşluğun, yalnızlığın, hayal kırıklığının verdiği suskunluğun metaforu ve şiirin izleği olurlar. Buzun soğukluğu-kesiğinin sonuçta insanın içinin yanmasıyla özdeş olup acı ve gönül sızısını, kırık cam kırıkları kesiği gibi yansıtırken yarayı dağlayan tuz gibi işlevsel gösterileni olur. Dizeme katkısı olan “-düm” eylem zaman çekimi biryandan da kapatılmaya çalışılan, küllendirilme çabası içindeki gönül odunu çağrıştırır.

Birhan Keskin şirinde tartımın ve sesin, iç-dış uyağın nedenli önemli olduğunu “Gördüm bildim tam böyle işte” liriği gösterir. Yinelemeler,(sözcük ve sesliler)ikilemeler ile güçlenen asonanslar bunun işaretidirler: Uyakta bazı yollarda/ bazı kavşaklar /Bazı akşamüstleri, bazı kavşaklar /Bazı kavaklar sıra sıra / Geceden bir rüya açık denizde mesela”

Dört kez kullanılan taş göstergesiyle ki diğerlerinde de geçer, “Depozit”şairin “şiirin dikenli bir dile yeltenmesi doğası gereğidir... Şiirim gerilimli ruh haline göre bir konuşma tonu olan bir şiirdir.” sözlerini doğrularcasına bir biçemin duyumsandığı örnektir: “Ben size okkadar açık söylemişken,” “... Ne bileceksiniz,” “Um Dum Du bu dünyada ,” “Teşekkür edemedim size bir ara bağışlayın / Ben o,

topladığınız taşlar kadar baş ağrısıyım.” Vb. Dizelem ve birimler boşa çıkan umutları, yaşamın ve insanların katılığını, elinde olamamanın isyanını, kalakalmışlığını “okkadar” kullanımıyla da vurucu ve çarpıcılığı katarak duyumsatır. “Nehir”, geçen birimde B.Keskinde kederin imgesidir. Yine dizgelere ağırlığını koyan taş, zamansızlığın suskun ve bungun uzayıp giden zamanın, “dinmeyen acıların toplanmışlığının” eğretilemesi olur. İnanılmak istenmeyen olguların, acıları bastırmanın, sertliğin, kaskatı kalmanın-edimsizliğin göstergesidir. Şiirdeki özneyi tutunmaya çağıran ben’le bu dirence, şaşkınlıkla karamsarlığa teslim olmuş bireyin (şiir öznesi )karşıtlamı yine “Yaz kitabı” liriğinde yansır. Daha önceki ve sonraki dizgelerde de –yapıttaki-görünen paradoks şairin şiir lerinin özelliğidir. Hayret, geçmişin tozlarından (anılar) sıyrılamayış,kuşatılmışlık,gerideki yaşantıların dizilimi, yaşamın sistematiği, “Japon gülünün açılıp kapatılması gün aşırı geçen mevsimin nesnelerinin ortaya saçılarak okşanması ve bir balığın yırtılan ağzıyla özdeşleştirilerek dile gelir.
“Sulu kule 2008,” “İstanbul,” “Eyüp bu dünyada bir gurbet gibi durur, “Sokaktan bir tinerci geçer” Lirikleri bireysellikten biraz daha toplumsala girdiği “Ah güzel İstanbul” kareleridir. İstanbul’un göstermek istediği, ama görmek istemediğimiz gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde ya da sosyolojik raporlarda ya da bir gece ansızın karanlık taş sokaklarında görüp de etik kirlenmişliğimizi, ikiyüzlülüğümüzü, duyarsızlığımızı yüzümüze ürpertici biçimde, tedirgin edici bir dille vuran dizgelerdir. Bunlarda Orhan Veli’nin ne yosmaları geçer, ne de başımıza martılar konar; son derece reel tablolardır, iç acıtan. Bir metropolün betimi vardır: İstanbul. İlgili şiirde sesler karışır bir yandan İstanbul öznedir, konuşur; varsıllığı ve yoksulluğuyla, sefalet ve refahın karşıtlamıyla, argo ve lümpen sahte ilişkilerin iç içseliğiyle; iç acıtarak ve bizi ironiyle süzerek.

Bir yandan da İstanbullu olmaya çalışan, kenti gözlemiyle gözler önüne seren özne vardır şiirde. “Yarı trak yarı buralı.” Kentlileşemeyen köykentlileri göçün dramını göz önüne serer. Kendi de zamanında göçmüştür. Hüseyin Ferhad’ın dediğince “Trakların ilk kadın şairi”ne dizede gönderme vardır;  “şairin yaşamı şiire dâhil” olmuştur. “Bir yanım erguvan bir yanım gül ve laleler /Bir yanda serseri ot başı boş plastik çiçekler /../ Gezmediğin yerlerim vardır mutlaka /Bir ayağım geçmişte kalmışalamam /Öbürü koduğun bahtımmış, eline ayarlı.”
“ Sokaktan bir tinerci geçer” ve biz onun sesini duyarız aynı adlı şiirde. Sur diplerinde yaşayan, uyuşturucu için yaşama kıyan, kayan gözleriyle bizi süzerek gece kaldırımlarda yalpalayarak yanımızdan geçen “Gece ve Bizim çocuklar”ın sesleri duyulur. “Acımasız sokakların, terk edilmiş pazar yerlerinin, birbirinden ayırt edilemeyen vesikalık fotoğrafların..trajedinin kendine layık bulmadığı, belki bir kaçını ıslah edebileceğimiz, görünmezin sınırlarında sessizce belirmiş, yeraltının ışıksız düşlerinden..” gelen çocukların. Paradoksal toplum yapımızın özelde minimal bir özetidir koca kentle ilgili bu şiirler. Lirizmin bir an uçup gittiği, donup kaldığımız öfkenin, sistemin ve haykırma isteğinin sesini duyarız dizelerde. “Ohooooo, korrrrrrkunç kazzık” gibi işitimsel imgelerle şiddet, acı, şaşkınlık, ısrar gibi duygulanımların, isyan ve öfkenin, çaresizliğin, gereksizliğin yansıtılması gibi. Bunlar birer ses rengidirler (timbre) dizelerde.

“Ücretsiz dert kitabı”, “ vicdan” acıtmaktan, sarsmaktan çekinmeyen, kadının ezilmişliğini, eril şiddeti yansıtan, dünyaya-doğaya nankörlük eden insanlığı eleştiren; çarpık kentleşmenin, sorumsuzluğunun sırıttığı, okul yerine metropolün bulvarlarında, yarım kalan çocuklukları arkalarında, solgun benizleri, dökülen giysileri içinde kâğıt mendil sattırılan, dilendirilen; elinde zımpara, metalle boğuşan çocukların trajik öyküsüdür.

Yurttaş olmanın, insan olmanın verdiği sorumluluğu unutmanın utancıyla “ Bağdat” şiirinden evrenselleşerek, dünyalaşarak, doğalaşarak hala sormanın acizliğini, yeni Bağdat’ların bir türlü bitmemesinin nedenini bir türlü anlamayanlara, anlamak istemeyenlere anlatamamanın acısını yansıtarak sorar. “Niye bombalarlar bizi Figen / “Bağdat’ı neden...”

Aslında en büyük yanlışımız “neden” dememek değil midir?...tinsel parçalanmışlığını şiirlerinde aralıklı, tek sözcüğe düşen bazen de her dizge de ayrı-aralıkla bazen ayraç içinde çok uzun kurulumlu birimlerle Birhan Keskin’in “şiir benim kendimi, dünyayı, insanı, yeryüzünü sevme biçimimdir. Anlama biçimimdir.” Sözü üstüne “Soğuk Kazı”larını izlesek mi?..

Birhan Keskin “Soğuk Kazı” Metis Yay. İst. 2013.


0
2269
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle