13 ŞUBAT, PERŞEMBE, 2014

"Sinema ve Edebiyat": Tajo Senin Gölgen Var

Sinema ve Edebiyat dizimize bir şairin kitaplar, filmler, geziler ve elbette şiirler eşliğinde Lizbon'a ve kendine yaptığı yolculuk ile devam ediyoruz. Pessoa, Lisbon Story, Lizbon'a Gece Treni, Hayallerin Ötesinde, Asaf Halet Çelebi... Asuman Susam yazdı...

"İçimizde olanın ancak küçük bir kısmını yaşayabiliyorsak, gerisine ne oluyor?*"

İçimizde olanın ancak küçük bir kısmını yaşayabiliyorsak, gerisine ne oluyor? (Lizbon'a Gece Treni)

Sıcak bir temmuz sabahı vardık şehre. Ağzımda pır pır eden kuşu çıkaramıyorum, suyun göğle öpüştüğü yeri görmeden ruhumu son nefesimmiş gibi teslim edemeyeceğimi biliyorum hiçbir yere. Kuş ağzımda, aşk gibi. Kimi şehirler böyle yapıyor insanı. Lizbon da öyle… Uzak bir İstanbul gibi… Belki içinden büyük suların geçtiği bütün şehirler biraz böyle. Melankoli nostaljiyle el ele, an sonsuza açılıyor, sonsuz genişliyor; hafızayı bırakmıyor su kristalleri, içinde tutuyor. Tarih böyle şehirlerde katmerli bir çiçeğe dönüşüyor. Lizbon yedi katlı, yedi yapraklı hareli bir gül; Tajo’ya inecek güneşle beraber akşama saklıyor rayihasını, yakasını yırtıp sırlarını döküp saçmak için çapaklı bir fadodan yapılma geceyi bekliyor. Beni nelerin beklediğiyse sürpriz… Okuduğum bir kitap, Lizbon’a Gece Treni, ruhuna temas etmeyi dilediğim bir şair, Pessoa, içinde Lizbon sihri taşıyan filmlerim, Lisbon Story, Lizbon’a Gece Treni ve İmagine, eski şehirde, şehrin göbeğinde ben,  hangi yana dönsem de yanmaya oradan başlasam diyen pervane…

Lizbon, Avrupa başkentleri içinde en dışarlıklı olanı. En uçtaki, öteki… O çok iyi bilinen Avrupa kibrinin dövdüğü pasaklı çocuk. Yoksul ama mağrur; gösterişsiz bir alım, yalın bir asalet meydanlardan dar sokaklara, merdivenlerden, avlulara ev içlerine sinmiş. Yoksulluğun bayrakları çamaşırlar, Lizbon içlerine gelene dek yumuşamış okyanus rüzgârlarıyla Endülüs Araplarından kalma özgürlüğü, yaşamak ağrısını ve hazzını taşıyan şarkılar gibi gelene geçene gülümsüyor. Evden çok uzaktayken evimdeymişim duygusu, bu tanıdıklık beni bambaşka biri yapıyor.  İçimde yeni tanıdığım, eski bildiğim benler bazen el ele kol kola bazen itişip kakışarak bu çoğul maceraya bir yerinden katılmaya çalışıyorlar. Dönerken yorgun düşeceğimiz belli. Diyorum ki bu paramparçalık bu çoklu benler ve daha birçok olmadık şey okyanusun işi. Bu kenti ele geçiren melankoli gibi…Pessoa’nın benleriyle yaşadığı metamorfoz gibi, pek sevgili nişanlısının adının Ofelya olması gibi. O demiyor muydu Huzursuzluğun Kitabı’nda: Hissetmek ne büyük bir ağırlık, hissetmek zorunda olmak ne büyük bir ağırlık! Sanki Lizbon’un ağırbaşlılığı bu hissiyatın bulaşıcılığından geliyor. Şairin müze evine gitmeden müdavimi olduğu kahveye gidiyorum. A Brasileira Do Chiado’da seçtiğim masada bir zamanlar Pessoa’nın oturduğunu hayal ediyorum. Yavaşça gezdiriyorum ellerimi masada, ola ki kelimelerin ruhları hâlâ buradadır diye tüy hafifliğinde okşuyorum abanoz masayı. Sokakta, karşı kaldırımda okyanusun öbür ucundan gelenler var, Brezilyalı müzisyen bir grup.  İyimser bir Latin müziğiyle karıştırıyorum kahvemi. İyi geliyor. Yavaş yavaş, çok yavaş, / çok hafif bir rüzgâr esip / uzaklaşıyor yavaşça. Ve ben / bilmiyorum ne düşündüğümü, / Bilmek de istemiyorum. Pessoa’nın içlerinden biri Alberto Caeiro’dan ve elbet dilime Cevat Çapan’la pelesenk olan bu şiirde kalıyorum bir zaman. Gemicilerin hayaletleri ve hikâyeleri ile dolu

Lizbon’un rıhtımı, Tajo kıyıları.  Bense bütün kıyıları, köşe bucağı  Pessoa’nın hayaletiyle kol kola dolaşıyorum mırıldanarak kendimden bir şeyleri: bir unutuş olsun istiyorum / göçebeliğim suda bitsin / Ofelya’sı olayım sevgilimin.

 1755 depremiyle tarih mirasının somut görüntüleri yerle bir olmuş olsa da seramikleri yer yer soyulmuş yoksul binalar, sokaklar, küçük lokantalar ama en önemlisi Tajo hep hatırlatıyor tuhaf bir biçimde eskiyi çok eskiyi; eskiden çok eskiden… rüzgâr öyle sürüklüyor sesleri. Aklımın kapıları ister istemez Wim Wenders’ın Lisbon Story’sine (1994) açılıyor. Seslerle bir şehre yapılan yolculuk, anlatılan bir hayat… ve elbette billurdan bir ses şelalesi Madredeus.

Filmde ses mühendisi olan Phillip Winter yönetmen arkadaşı Friedrich Monreo’nun  çağrısıyla Lizbon’a gelir. Film için kayıtlar yapmaya başlar. Bu kayıtlar ses odaklıdır. Film boyunca biz Lizbon’u dinleriz. Bu seslere yapılan yolculukta bir yandan sinema tarihi ve felsefesi üzerine Monroe’nun yorumlarıyla karşılaşırken bir yandan da Portekizli muhteşem grup Madredeus’un müzikleriyle başka bir Lizbon’u yaşarız. Wim Wenders’ın yazıp yönettiği bu film kaçınılmaz biçimde Wenders’ın belgeselci gözünden ve sinemaya dair belgeselci yaklaşımından keskin izler taşıyor. Seslerle örülen bir film olduğu için parça parça nesneler ve durumlar üzerinden bir bütünün anlatılma ve anlaşılma çabasını sezeriz. Dar açılar, yakın ve ayrıntı planların çokluğu yönetmenin bu amacına özel olarak hizmet eder. Film boyunca yer alan genel plan çekimler neredeyse bir elin parmakları kadardır. Görüntülerin sesine gitmek yerine sesin uçuculuğu, akışkanlığı takip yönünü belirler ve sesin sahibine gidilir film boyunca. Sesten görüntüye, soyuttan somuta, özelden genele bir gidişle film tamamlanır. Klasik bir hikâye kurmak ve onun içinde devinmek yerine hareketlerin gündeliğin içindeki seyrini takip filmin ritmini, konusunu neredeyse her şeyini oluşturur. Sinema hareketse; bu filmde ses hareketin belirleyenidir. Ve biz şehri baştanbaşa dinleyerek öğreniriz. Bir pazılı tamamlar gibi.

Amadeu Prado’nun hayatının izini sürmeyi saplantılı ve tutkulu bir serüvene dönüştüren Raimund Gregorius Prado’dan şöyle bir cümle okur Lizbon’a Gece Treni’nde Hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantılardır -gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan bir yönetmen. Öyle midir gerçekten? Önümüzde gidebileceğimiz onlarca yol, dokunabileceğimiz sayısız insan varken yaşadığımız karşılaşmalar basit bir rastlantıdan mı ibarettir? Yoksa onlara gidiyor, çekiliyor oluşumuzun bir anlamda onları seçime dönüştürmemizin bambaşka nedenleri mi var? Tesadüf değil tevafuk olmasın bütün bu karşılaşmalar, içe çekilmeler, içine çekilmeler? Sana doğru yola koyulurken bana doğru yol kat etmeler? Sen benim aynamdan başka nesin ki? Benzerimize doğru çekilirken aslında bir anlamda onu da kuyumuza çekeriz.

Pascal Mercier’in romanı hayatın ve kurmacanın şaşırtan macerasını varoluşa dair derin okumalar içinden veren, okuru metafizik bir tartışma zeminine de davet eden bir yapıt. Neredeyse Prado’un hayata dair söyledikleriyle kült bir fragmanlar kitabına dönüşebilecek bir roman Lizbon’a Gece Tren’i. Birbirinin içine geçmiş eski ve yeni iki hayatın ne gerçek, nereye kadar gerçek, kim için gerçek sorularıyla açıldığı roman aynı zamanda büyük ölçüde odağında tutmasa da diktatörlük döneminin toplumsal travmalarına dair de panoramik bir yansıtıcı görevi de üstlenmiştir. Salazar Dönemi çok katmanlı romanın katlarından birini oluşturur. Nasıl Lisbon Story, içinde Lizbon olan bir filmin yapılışı hakkında bir filmdiyse bu roman da içinde Lizbon olan bir kitabın peşinden sürüklenen bir kahramanın Lizbon’da geçen serüvenini anlatır. Bu iç içelikler yolculukların bir anlam ve hakikat arayışına ve sorgulamasına yönelik olduğu düşünüldüğünde Lizbon’u da ister istemez bambaşka bir mekân haline getirir. Suyun, okyanusun etkisiyledir belki bu, belki cesur denizcilerin, kâşiflerin bereketli hayal güçlerinin rüzgârının. Gitmeleri hatırlattığı kadar dönüp gelmelerin de şehridir Lizbon. Hem filmin hem romanın kahramanları birer Orta Avrupalıdır. Sınırlı, tanımlı, belirlenmiş Avrupalı hayatlarından kopmak Akdenizliliğe teslim olmak yolculuğu  bir seyr-i süluk gibidir. Filmde Lizbon’la sesler, görüntüler ve elbette şiirler üzerinden dönüşüm yaşarken kahraman, romanda bir kitabın büyüsüyle başlayan yolculuk başka başka insanlara giderken kendine varma halini alır. Kendimizi neyle sınırlarsak sınırlayalım, ne olarak tanımlarsak tanımlayalım olacak olan bir gün olur ve olanlar bizi değiştirir. Dışarısı içerinin sağır ve kör duvarlarını yıkar. O birdenbire olan, günün birinde olanla içeriye dolan gün ışığıdır. İç başkadır, dış başka görünür ve kimse o günden önceki ben değildir artık. Kaçtığımızla tanış oluruz, sevmeyi öğreniriz kendimizi yeniden. İnsanın kendisini tam anlamıyla kavrayabilmesinin en iyi yolunun bir başkasını tanımayı ve anlamayı öğrenmek olması mümkün müydü? Hayatı bambaşka bir çizgi izlemiş, bambaşka bir mantığa sahip olmuş birini? Bir başka hayata duyulan merak, insanın kendi zamanının tükenmekte olduğunun bilincinde olmasına nasıl uyardı? Peki ya tren?? Uzun dar koridor, göbek bağı, görünmeyen bir elin salladığı beşik… hayal ettiğimiz kadar değil; var hayallerimizin ötesi…

Romanı okumuş, Lizbon’a kendi metamorfozunun hayaliyle gitmiş biri olarak romanın uyarlamasını heyecanla bekledim. Bazen işler umduğumuz gibi gitmez, hayal kırıklıkları da hayata dahil. Jeremy Irons hikâyeyi kurtarmaya yetmemiş, romanın yalınkat kuru bir uyarlaması olmuş film.

Ama var hayallerimizin ötesi… 2012 yapımı İmagine… Bizde Hayallerin Ötesinde diye gösterildi. Andrzej Jakimowski’nin yönetiminde Lizbon’a dair değilse de Lizbon’a dahil bir film. Diğerleriyle ruhsal akrabalığı yalnızca Lizbon değil.  Kahramanımız görme engelli İan uzun yıllardır ekolokasyon yöntemi ile baston kullanmayı bırakmış, kendine özgü yöntemlerle hem hayatla baş edebilmeyi başarmış hem de dış dünyayı böylelikle içine alabilmiş biridir. İmajlar, hayaller bir

 kaçma bir sığınma yöntemi olduğu kadar bir inşa, bir varolma yöntemidir de onun için. İan, Lizbon'da görme engelli insanlar için özel eğitim veren bir kliniğe eğitmen olarak atanır. İan buradaki öğrencilerine günlük olarak alışılmışın dışında eğitimler vermeye başlar. Hal böyle olunca sorunlar da baş gösterir. Okulda kendisi gibi engelli olan genç bir kadınla kurmayı başardığı iletişim,  farklı yaştan yaşama hevesi ve dünya merakıyla dolu öğrencilerle oluşturmaya çalıştığı dünya sistemin güvenlik ilkeleriyle çarpışır.  Ana mekânın bir manastır olduğu filmde başhekim, rahip dış dünyanın, düzen koruyucuları, gözcüleri olarak yer alırlar filmde. İan ve denedikleri onlar için kabul edilemezdir. Risksiz alan bildik, denenmiş eylemlerle kurulu bir fasit dairedir. O dairenin dışında asıl hayat vardır. Göze alan onun tadına varabilecektir. Düzen ve güvenlik histerisi öyle boyuttadır ki gündelik yaşamın önemsizmiş gibi görünen halleri, eylemleri içinde kendiliğinden faşizan bir baskıcılığa, kişiliğin hiçlenmesine kadar götürür işleri. Bütün aykırıların yaptığını yapmak, kendine yeni bir onuncu köy aramak zorundadır İan. Ama bir ruhu da özgürleşmiştir. O manastırdan giderken genç kadın da ağzında pırpır eden kuşu biraz hayal etmenin, biraz aşkı hissetmenin gücüyle bırakıverir.

Peki Lizbon?..  Lizbon bu hayallerin içinde mi ötesinde mi? Nerede durur. Hem içinde hem ötesindedir. Film, sinemanın hareket sanatı olduğu kadar mekân kullanma ve atmosfer yaratma sanatı olduğunu da bir kez daha gözler önüne serer. Ses bir kez daha imaj yaratma gücüyle karşımızdadır. Dünyayı genişleten, nesneleri boyutlandıran ve anlamlandıran ses… Gözlerimiz kapalıyken, dışımız kapkaranlıkken ses, için ışığı oluverir. Kamera netlik oyunlarıyla bize bunu hissettirir. İzleyenin bakışını tehdit eder ve gördüğünü sorgulatır. Giderek göremeyenlerin psikolojisinin içine bizi yerleştirir. O andan sonra dar sokaklarda yürürken, akasyanın altında serinlerken, kafede dinlenirken biz de görmeden önce hissederiz. Bu filmde de Lizbon görkemiyle, eşsiz panoramik görünümleriyle karşımızda değildir. Özellikle tercih edilen yakın plan çekimler şehri ayrıntılar üzerine kurar. Tipik mekânsal özelliklerle Lizbon boy göstermese de bu film sanki Lizbon’dan başak bir yerde çekilemezmiş izleniminden de sıyrılamaz insan. Filme egemen duygu telafisiz bir kayıpla baş etmeye çalışmanın kederidir. Acıklı bir hal değil; varolanın bilgisinden, sınırlılığından dışarı çıkma arzusu, heyecanı ve itkisinin dışarının anlamsız duvarları nedeniyle tutulmasının getirdiği şişkinlik, sıkıntı, huzursuzluktur bu… Engel görememek değildir, hayalin balçıkla sıvanmasıdır. Lizbon… Kapısı okyanusa açılan bir ev. Gitmenin, dönmenin, hayal etmenin, melankolik bir neşvenin kucağı. Seçilmiş hiçbir şey tesadüf değildir.

Der ki Asaf Halet Lizbonlu Maira Barbas’a lizboa / boa / simsiyah saçlı kadın / mariyya / bir masal söyle bana / kan nasıl çıkmadı baştan / o ölen kimdi / mariyya / öleni bilmem / buna şarkı derler / lizboa / ben bir şarkıyım / atlas denizlerinden geldim / önümde dalgalar vardı / arkamda dalgalar / dalgalar bitince / ben de biterim.

0
2751
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle