24 EKİM, CUMA, 2014

"Sinema ve Edebiyat": Su Toprağın Kanıdır

Yol önümüzde akıyor hiç bitmeyecekmiş gibi. Yarpuzların kokusu su yolları açıyor; görmesek de sezdiriyor su kendini. Biz yol kenarlarında nazlı akan yeryüzünün kılcallarıyla çok ilgilenmiyoruz. Zakkumları geçiyoruz, okaliptusları, ılgınların tuzu düşlediği gibi düşlüyoruz o büyük suyu…

“Sinema ve Edebiyat” dizimizde Asuman Susam yazdı…

Yol önümüzde akıyor hiç bitmeyecekmiş gibi. Yarpuzların kokusu su yolları açıyor; görmesek de sezdiriyor su kendini. Biz yol kenarlarında nazlı akan yeryüzünün kılcallarıyla çok ilgilenmiyoruz. Zakkumları geçiyoruz, okaliptusları, ılgınların tuzu düşlediği gibi düşlüyoruz o büyük suyu. Niyeyse bir incire ne zaman gözümüz değse ardı yanı harabe, ne vakit başlarını ağırlığınca toprağa doğru düşürmüş ateş damlası narlar gözümüze ilişse kireç badanalı evlerin avluları ve dahi beyaz yaşmaklı kadınları bizi içerilere, içrek yolların şen kederlerine çağırıyor. Biz durmuyoruz ama… önce bademler sonra zeytinler… zeytinler kankardeşlerim benim. Tuza da denize de meydan okuyan, Ekmeği düşleten, toprağa kök salmayı sevdiren… Hepsini, hepsini geçip vardığımızda ona, beyaz topuklarımız gömüldüğünde kızgın kuma, gözlerimiz ufuk çizgisinde öyle bıkmadan dakikalarca ötelere bakıyoruz, konuşmuyoruz. Öte geçenin kardeşlerini düşlüyorum ben en çok. Akdenizlilik en çok su demek, tuz ve zeytin…Acı nerdeyse zeytin o demek benim için şimdilerde çokça Filistin, Suriye…

Bu aralar Urla kıyılarına yolum düştükçe aklımda böyle şeyler. Urla’nın Ege’ye genişleyen türlü güzellikte bakir koyları uysallıkla hırçınlık arasında gider gelir, dışa açıktır, davetkârdır. İskeleye varınca deniz başkalaşır; daha utangaç, içe kapalı, durgun, acıyı taşımaktan yorgun; konuşmaktan çok dinlemek ister gibidir. O denizi anlamak için geçerim Seferis’in evinin önünden. Dokunarak evin duvarlarına, aklım sıra yanan avuç içlerim feraha çıksın diye…Varınca eşiğine mavinin en uzak renklerine kayınca gözlerim “Bir güvercin gibi ak/o gizli kıyıda/ susadık öğle üzeri:/ama tuzluydu sular.//Sarı kumların üstüne/adını yazdık onun,/ama bir rüzgâr esti denizden/ve silindi yazılar.//Nasıl bir ruh, bir yürek,/nasıl bir istek ve tutkuyla/yaşadık:yanılmışız!/Değiştirdik öyle yaşamayı.” Bu şiiri öte kıyılardan mırıldanırken düşlerim Seferisi. Hayatlarına şiir girmemiş göçmen atalarımı düşlerim. Florina’dan İzmir’e, İzmir’den Florina’ya… İnsan takası işte büyük Mübadele. Güneş aya bırakırken yerini, lacivert örtüsünü çekerken kıyılar gecenin üzerine başka bir göçmene uğramadan gidilmez Urla’dan. Cumalı’ya iyi misin demeden olmaz. Anılar evi… Tüm anıevleri gibi kırık bir hüzünle, yarım bir beste gibi iğreti duruşlarıyla yol üstü nefesler bekliyordur o da. Beklemez de işte öyle gelir bana. Bahçesinde uzun oturmak isterim hep, ahşabına ayrı, taşına çimenine eşiğine ayrı dokunmak o evin. Çocukluğumdan aşinalığım olan mimarisi, kapı tokmakları, ispanyoleti, ağır demir kapısı, kapısının tokmağı, iç kapıların tutamaçları bir bir yoklamak…   Karşılaşsam evin sahibiyle neler konuşacaktıysam onları demek isterim tek tek ahşabına, taşına, penceresine, kapısına. Ahşap kokusuyla niyeyse Hürriyete Övgü şiir geliveriyor aklıma orta okul yıllarından: “Boşuna değil dökülen kan/ Hatıran daha aziz çıkacaktır/Bu felaket senelerinden/Asırlardır bu böyledir/Bütün kötülükler geçer/Yaşar iyi ve güzel olan” Sahi öyle mi? Bu naif duyarlığın varlık evi çoktan yırtıldı. Bu fikri, düşü, duyuşu dünya çoktan terk etti. Ama yine de nasıl oluyorsa oluyor işte bu sert, somut, sahi olanın yorgunluğu mu ne dersek diyelim anımsadıklarımız nostaljik bir şarkı gibi konu veriyor iç odalarımıza. Yüzüyor hafızamızda, sallanıyor anıların sandalı. Su unutmak kadar hatırlamak için de var.

“Su toprağın kanı ağam”, diyordu. Susuz Yaz’ın Osman Ağası’na bir köylü. O olmazsa toprak ölür. Urla ne kadar Necati Cumalı demekse o kadar da Susuz  Yaz’dır. Ki Susuz Yaz bir o kadar da Metin Erksan’dır.

İzmir’in kavurucu sıcaklarını tadanlar gün geceye döndüğünde sıcağın gölgesinin insanların peşini bırakmadığını da bilirler. Bol buzlu limonlu sulardan, içlerinde feraha durmuş taze nane yapraklarından medet umar insan. İşte böyle bir gecede ‘ay büyürken’ uyuyamayanlardansanız benim gibi önerim şeytan pabucu dikeceğinize hikâyelere sığının. İster edebiyatın ister sinemanın kucakladığı hikâyelere… Çatlayan toprağın çatlayan nardan farkını bilenlerdenseniz canın kanı, toprağın suyu aklınıza sızı sızı verir, buna izin verin.

Benim hafıza koridorlarımdan cehennemi bu yaz gecesinde Susuz Yaz bir kez girdi içeri. Önce Necati Cumalı’yla. Kendi kitaplığımı harçlıklarımla güç bela kurmaya başladığım ortaokul yılları… İki kitabın önemi büyüktür bende. Biri Orhan Veli’nin Bütün Şiirleriyse diğeri Necati Cumalı’nın Susuz Yazı’dır o kitapların. Öğretmenlerden, anneden babadan, abiler, ablalar önerilerinden azade gidilip iradi olarak alınmış ilk kitaplarıdır kütüphanemin. Kitap kapağı çatlamış topraktan Bahar Gelin’in yüzü. Gözünden sızan bir damla göz yaşıyla… “Su herkesle birlikte ağlar. İnsanın yüreği üzgün oldu mu, dünyanın bütün suyu gözyaşlarına dönüşür." G.Bachelard o muazzam yapıtı Su ve Düşler’de böyle diyordu. Susuz Yaz’da da köylünün hakkından çalınıp Osman Ağa tarafından biriktirilen su tüm köyün gözyaşı ve acısı olur.

Hikâye basittir aslında. Zaman, modern ile gelenekselin ne kopuşup ne öpüşebildiği zamanlardır. Cumhuriyet köylerde kasabalarda dava vekillerince, jandarmayla, muhtarla hükmünü sürdürmek değil kurmaya çalışmaktadır. Canı isteyen bu ikiliğin tuhaf ve ilkel gerginliği olarak okur hikâyeyi, canı isteyen Habil ile Kabil meselesi üzerinden değil mi ki kutsal kitaba atıfla da Ademin kemiğinden yaratılmamış mıdır Havva… Öyleyse tarlada başka evde ocakta, yatakta başkaca nesneleştirilen bir kadın hikâyesi olarak da okunur durumlar pek âlâ. Zalimin mazluma ettiği ile de zuhur edebilir hikâye gözlerde, dimağlarda neden olmasın? İnsanın doğaya ettiği ile, insan doğasının ilksel olandan, ilkel olandan el alıp serpilmişliği üzerinden de okunabilir… Ama hikâye belki bize en çok şunu dedirtir: Kim var imiş biz burada yoğ iken! Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi! Küçük aklımla ilkin tekerleme gibi bildiğim, büyüklerimden işittiğim bu söz…O günlerden bugünlere nasıl da koruyor sıcaklığını? Hikâye doğal kaynakların mülkiyet ilişkileriyle nasıl da gömlek değiştirdiğinin, kamu yararından uzaklaştırılıp kişisel çıkarlar için kullanıldığının bir işaret fişeği olarak da okunabilir. Çıkartın Osman Ağa’yı hikâyeden bir şirket adı koyuverin, geri çekilin sonra bir bakın ne gördüğünüze. Niye durup durup Hes’leri hatırlıyorum diye soracaksınız kendinize.

Susuz Yaz’a dair durumları Metin Erksan’ın o muhteşem filmi üzerinden daha net hatırlıyorum. Cumalı’nın öyküsü daha puslu kalmış uzak zamanlardan. Dünya Sinema Vakfı Başkanı M. Scorsese’ın önerisiyle Fatih Akın tarafından restore edilen film 45 yıl sonra Cannes’da yeniden gösterildi. Restorasyon sonrası yakın bir geçmişte yeniden izlemiş olmamdan belki, Susuz Yaz Metin Erksan yorumuyla geçiyor tüm

imajlarıyla gözlerimin önünden. Bizdeki sanat sinemasının kurucu yönetmenlerinin ilk anımsananlarındandır Metin Erksan. Elbette Halit Refiğ, Lütfü Akad ve Atıf Yılmaz ile… Hiçbiri bir diğerinden geri kalmayan dehalar… Bugünkü sinema varlığını onlara borçlu. Sinema edebiyata dahildir. Araçları, anlatım formları başka olan, görsel imajların diliyle kurulan bir edebiyat. Ve fikirdir aynı zamanda. Bir fikrin üzerine inşa edilir. Bunu bilen hem de çok iyi bilen sinemacılardı bu isimler. Has edebiyatla da felsefe ve sanat tarihiyle de başka sanat disiplinleriyle de ilişkilerini hep sıkı tutmuş Kemal Tahir’den Oğuz Atay’a sıkı edebiyat dostları olmuş yönetmenlerin sinemadaki başarısına kim rastlantı diyebilir?

Bunların içinde dehasının tüm inişli çıkışlı yangınlarıyla kırılganlığından üreyen sertliğiyle yaratıcılığın kor ateşiyle alev alev yanan Metin Erksan şiire benim için en yakın durandır. Metninin dikey ve yatay eksenini kat kat ışık yollarıyla kurarken bir fikrin, bir felsefenin saf sözünü kurma arzusuyla yapar bunu Erksan. Susuz Yaz’da da bunu yapmıştır. Doğa kavramının tüm çağrışımlarıyla ilgilenen yönetmen Susuz Yaz’ı su ve toprak üzerinden, insanla doğanın arasına mülkiyet kavramı girdikten sonraki ilişki biçimleriyle irdeler. Gerilimini suyun dizginlenemez akışında, sahipsizliğinde ve toprağın mülkiyet arzulayan sert ve durağan hâkimiyet arzusunda arar. Katman katman ördüğü filminin başarısı, hikâyeye yaklaşımı kadar anlatımındaki net, sağlam ve kişilikli estetik tavrından da gelir. İtalyan yeni gerçekçiliğinin sağlam ve şaşırtıcı yansımalarını görürüz filmde. Her bir kadrajın açısı, çerçevelemedeki hassasiyet, kameranın özellikli kullanışları filmin fikrinin ilmeklerini oluşturur. Diyaloglar kadar konuşkandır görsellik de. Sözün görsel imajlarla girdiği bu matematiksel ilişki alttan alta felsefi olduğu kadar politik olana dair bir tartışmanın da kapılarını açar. Ama onun en önemli yanı, 1964’ten bu yana değerinden bir şey kaybetmemiş oluşu estetik gücüyle bizi şiire davet edişidir. Taşıdığı metafizik değer açısından da dil ve anlatım olarak da Erksan’ın asıl şiir-filmi Sevmek Zamanı’dır. Saf şiirden ve saf sinemadan yana olan kimsenin buna karşı çıkacağını sanmam. Edebi anlamda metinlerarasılık ilişkileri bir uyarlamadan daha sıkıdır ayrıca.

Susuz Yaz'ı düşündüğümde Cumalı ve Erksan gibi birbirine benzemez görünen bu iki adamı birbirine yaklaştıran ne, sorusu ister istemez zihnimi meşgul eder. Bir hırçın denizle ığıl akan bir ırmak hangi saiklerle birbirini buldular, nasıl buluştular?

Yaşadıkları dönemim ortaklıkları gereği dürüst aydın ve sanatçı kimlikleri mi? Yurtseverliklerinin buluşturduğu politik fikirleri mi? Görünenin ötesini gösterme arzusuyla yanıp tutuşan bilinçleri mi? Neydi nedenleri? Her ikisi de gerçekçi olan bu sanatçılar değer erozyonuna karşı bir bilincin temsilciliğini yapıyorlardı. İkisi de misyon adamlığına soyunmadan ama bilinçli bir tavır alış noktasında benzer arzu ve değerlere sahip olan iki kişinin yalnızlığı ve kalabalıklığını paylaşıyorlardı kanımca. Yöntemleri de tonları ve anlatı formları da farklı farklıydı ikisinin de ama özellikle kadın ve cinsellik konularında çağlarını aşan cüretleriyle de birbirlerine yakın durmaktaydılar.
Florinalı bir muhacir aileden gelip, hukuk eğitimi alıp mesleki gözlemlerini edebiyatına taşıyacak kadar İzmir taşrasıyla haşır neşir bir yazardır Cumalı. Onun ilk öyküleri  özellikle Urla ve civar köylerinde yaşanan geçiş dönemi sancıları ve husumetlerinden ürerler. Cumalı’nın kadına bakışı basit bir cinsiyet okumasının ve eleştirisinin içinde şekillenmez. Gerçekçiliğini doğalcılıkla da buluşturmayı başarmış bir yazardır o. Derine inmeyi başarmış gözlemciliğiyle hem sosyal yaşantı maniplasyonlarına dair eleştirel sözünü söyler hem de verili olanın içindeki durumlar içinde yaşayıp giden insanların tomografisini çeker.  Dolayısıyla da ataerkin içine hapsedilmiş, dilsizleştirilmeye çalışılan kadınların içlerindeki kımıl kımıl hayatı görmeyi ve elbette göstermeyi de başarır. Evet egemen algı içinde kadın arzu nesnesi olarak ikinci tür ilişkiler ağının tutsağıdır ancak kadının doğasından gelen devrimci özü ve kudreti arzu eden, sevme sevinci duyan bir özü de barındırır içinde aynı zamanda. Cumalı, bu gördüğünü sosyal ilişki katmanları, sınıf mücadeleleri ve çatışmaları içinde bile alt metin olarak vermeye çalışır. Susuz Yaz’ın Bahar’ında olduğu gibi. Bahar arzu nesnesi olarak gösterildiği kadar arzulayan ve arzulamaktan korkmayan da bir kadındır. Bu açıdan çemberin içinde mahkûmmuş gibi görünse de onu aşmaya yeltenen de biridir. Hele ki Hasan… Günümüzde şuursuz bir ‘namus’ ezberi üzerinden yaşanan erkeklik krizlerine verilen ne güzel bir yanıttır erkin tüm taciz ve tecavüzlerine karşın Bahar’la yeniden el ele tutuşmayı bilmesi…Bu hassasiyet yalnızca Cumalı’da Susuz Yaz’da görülmez. O işçi kadınların, köylü kadınların, düzenin içine mahkûm olmuş kadınların hayat karşısındaki cesur tavırlarını görmüş bilmiş ve kadını bu açıdan çoğaltmayı da başarmıştır. Kadındaki sevme ve dönüştürme istidadı kadar sevilme arzusunu da utanmadan gösterebilme, arzulayan olabilme, seçim yapabilme, terk edebilme gücünü de yansıtmayı bilmiştir.

Metin Erksan da bu bakışa yakın durur. Kadın öznelere bakışında cesurdur. Berlin İn Berlin filmindeki mastürbasyon sahnesini cüretkar bulanların sinema estetiğini konuşturarak otoerotizmin nasıl yaşandığını görmeleri için Sevmek Zamanı’na bir kez daha bakmaları yeter. Bakanlar o sahnede bireyin varoluşuna ilişkin bir krizin felsefi boyutlarıyla anlatıldığını da görecektir. Susuz Yaz’da da arzulanan kadının arzuları hiç yokmuş gibi kartonlaşmasına izin vermez.

Altın Koza sonrası Derviş Zaim’den sinemamızın olumsuzluklarına dair önemli saptamaların ve eleştirilerin olduğu bir söyleşisini okudum. Çoğuna katılmamak mümkün olmayan cümlelerinden en önemlisini hafızama yerleştirdim. Diyor ki Zaim: “Oysa bir sinemanın değer üretme gayreti göstermesi gerekir.” İçimden ekliyorum edebiyatın da. Evet kaos ve kriz fırsatçılar, ucuzcular, kolaycılar, pazarcılar için hep bir olanaktır. Bundan rahatsızsak değer üretme gayreti ile ne demek istendiğine, neye gereksinim duyulduğuna ciddi ciddi kafa yormak lazım. Sinema ve özellikle roman almış başını gidiyor, ama nereye belli değilken bu ikisinin de röntgencilikten başka şeyler, öte şeyler olduğunu anımsamakta yarar var. Metin Erksan sinemada böyle bir yönetmendi. Kendi kuşağının önemli diğer üç yönetmeni gibi. Piyasaların onları sevmemesinin nedenleri açıktı. Dünyaya söyleyecek sözleri vardı, sakınmadılar. Sanatlarındaki güçlü ve yenici özle onlar hala ayaktalar.

0
1760
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle