17 NİSAN, CUMA, 2015

Sinema ve Edebiyat: Güvercinin Seyredişi

Roy Andersson’un bu şiir anlatımlı, kökene ulaşma, ‘biz ne yapıyoruz’u sorgulama arzusunu taşıyan filmi, medeniyet canavarına dönüşen insana dair umutsuzluğun altını kalın kalın çiziyor.

Asuman Susam, “Sinema ve Edebiyat” dizimizde yazdı…

Sinema ve Edebiyat: Güvercinin Seyredişi

Ne vakit Avrupa’ya doğru yolumu düşürsem her seyahat, içinde bir parça medeniyet yoklaması, çatışması duygumu ve fikrimi ayaklandırıyor. Auschwitz’i yapan da onu yüz yıl sonra müzeye dönüştürüp kültür turizminin bir parçası kılan da aynı zihin. Ulus Baker’in Sanat ve Arzu’da üzerine basa basa durduğu bakış açısı ‘yaşadığı gibi görebilmek’ meselesi Avrupa’nın Avrupalılığına bakarken karanlık ve aydınlık arasında zikzaklar çizmeme yol açıyor. Louvre’dan Vatikan’a; Mozart’tan Beethoven’a sayısız ressam, müzisyen, mimar, filozof ve fikir adamıyla Avrupa, ışığının şiddetiyle ona sürekli bakanı kör ederken kör edici ışığıyla karanlık öte yüzünü de yüzyıllardır ne güzel bir başarıyla saklıyor.

Roy Andersson’un İnsanları Seyreden Güvercin’i şu Avrupa ve Avrupalılık fikrini, kaçınılmaz olarak yeniden hatırlattı. Film, büyüleyici estetiği, güçlü ironisi, irite edici ve yabancılaştırıcı kurgusu ile Avrupa fikrine dair yapılmış en başarılı eleştirel filmlerden biri olmuş. Kayıtsız kalmak da izleyip unutmak imkânsız filmi.

Filmi yeni izlemiş olmaktan belki, belki etkisinin hâlâ üzerimde olmasından ister istemez algım Avrupa imgesi ve fikrine dair seçici, hassas şu günlerde. Hele ki derya içre temaşanın Cahrlie Hebdo ve arkadaşlarının vahşi katledilişleri ile kanla kesilmesi… İnsanları seyreden o güvercin gibi hissettirdi kendimi. Öyle yabancı, öyle anlamaya çalışırken; işte öyle kederli ve dipsiz bir yalnızlıkta buldum kendimi.

Uzundur da düşünüyorum sadece düşünmek iyi bir şey midir? Eylem olarak düşünmek?.. Kitabevinde elimde tuttuğum kitaba bakarken de düşünüyordum aynı şeyleri. Kitabın kapağı, filmin renkleri… Adalet Ağaoğlu, Dert Dinleme Uzmanı’nda hayatın formülünü okura sezgi+çağrışım+rastlantı= yıkım diye vermemiş miydi? Sarı aldatıcı bir renktir. Mat bir açıklığa doğru gittikçe soğuğu ile sıcak olan her şeyi yutan, bazen de ılık bir rehavetten bungun bir cehenneme doğru da insanı savuran sarı… Yönetmenin stüdyosunda gerçekleştirilen ve neredeyse hepsi mükemmelliğin sınırını zorlayan çerçevelemelerle akan film her çekimiyle bir tablo karşısındaymışsınız hissi uyandırmakta. Kitaba, onun sarı sıcağına bakarken çakan şimşekler halinde o tabloların aklımda kalanları resmigeçitte: Avrupa Ne istiyor? Avrupa Birliği ve Onun Hoşnutsuzlukları (2015-Can)…Slavoj Zizek, Sreco Horvat imzalı. Avrupa’nın doğusundan Avrupalılığa bir bakış kitabı. Yaşanılan krizler sonrasında dünyanın gidişatına ve geleceğine dair düşünsel bir arayış çalışması. Okumalı… Düşünüyorum elbette elimde tuttuğumun değerini incitmeden ve hakkını verme isteğiyle ve merak duyarak? Büyük, korkunç bir ısrar Avrupa…Yunan’dan Büyük Roma’dan, Ortaçağ’dan, Rönesans’tan, Aydınlanma’dan, Sanayi Devrimi’nden geçerek, geçerken diyorum ara sokaklarda, sapaklarda neler neler?.. Dünya Savaşlarının devrimlerin büyük kırılmaların hem evi hem mezarı Avrupa… Muazzam bir amok koşucusu… Komşularına, uzak komşularına da küstah, kanlı bir el oldu. Ne mesihyen bir kurtarıcı rahatlatabilir artık Avrupalıyı, ne İsa’nın şifacı eli.

Büyük Avrupalılık fikrini önemli ölçüde Hıristiyanlık ve ‘öteki’ tehdidi üzerine kuran Avrupa, yaşadığı her krizi, bu fikri ve kendini sorgulayarak ayakta kalabildi ama, bu onun en büyük erdemi, ayakta kalabilmesinin en büyük nedeni. İyi Avrupa, kötü Avrupa tarihi… Sömürgecilik, yeni sömürgecilik, kölelik, ırkçılık, ekonomik eşitsizlikler, göçmenlere yönelik politikalar, İslam’a yönelik yaklaşımlar ya da antisemitizm bu kavramlardan uzaklaşarak bir Avrupa fikrini iyiliği içinde düşünmek mümkün mü bugün? Aydınlık zihinli bir Avrupalı için de bu mümkün değil.

Roy Andersson’un bu şiir anlatımlı, kökene ulaşma, ‘biz ne yapıyoruz’u sorgulama arzusunu taşıyan filmi, medeniyet canavarına dönüşen insana dair umutsuzluğun altını kalın kalın çiziyor. Bir umut ve kurtuluş imgesinden çöküş imgesine dönüşen Avrupalılık fikri filmin her sekansında bize gösterdikleriyle yanına kederle başka bir Avrupalı dâhiyi de çağırıyor. S. Zweig’ı, onun trajik yaşamını, ona eklenen iman ederek hayatını adadığı Avrupa fikrini bu filmle birlikte anımsamamak mümkün değil. ‘Yarının Dünyası’nda kitabıyla tarihsel bir perspektiften nedensellik ilişkilerini de kurarak Avrupa’ya bakar, yazar. Bir birlik arzusunun ancak büyük kırılmalardan sonra doğabileceğini koruyan bir iyimserdir bunları düşündüğü vakitler. Ona göre çatışmasız birlik olmaz. İkinci Dünya savaşını yaşamış bir aydın yazar olarak umutvar olduğu zamanlarında Avrupa uygarlığına dair şöyle düşünür: “Kendine çekme ve kendinden uzaklaştırma, savaş ve barış, yoğunlaşma ve yayılma eğilimleri tarihin bütün akışı boyunca hep karşı karşıya olmuştur. Tarih boyunca büyük dünyevi ve dini örgütlenmeler bir oluşur, bir dağılır, düşmanlıkla geçen on yılları ve yüzyılları barış ve dostluk yılları izler; ancak temelde insanlık, görüş ufuklarının durmaksızın genişlemesi sonucu, hep daha yüksek düzeyde ve daha verimli birleşmelere varma yolunda çaba harcar. Bu eğilimlerden her birinin, yani gerek ulusçu, gerekse uluslar üstü nitelikteki eğilimlerin, salt varoluşlarından ötürü hem kültürel, hem de fiziksel bir anlamı vardır; devlet ya da ulus diye adlandırdığımız tinsel organizmalar içerisinde biri olmaksızın ötekinin varlığı düşünülemez. Ve insanlık bağlamındaki yaratıcı gerilimin korunabilmesi için bunlar arasındaki karşıtlığın da hep varlığı zorunludur."(Stefan Zweig2008:14) 

Avrupa Birliği projesinden yıllarca evvel birlik arzusu düşünceleriyle çalışan Zweig,  İkinci Dünya Savaşı vahşetine tanıklık etmiş Yahudi bir Viyanalı olarak insanlıktan ve Avrupa’dan umudunu hiç beklenmedik bir zamanda kesmiştir. Yaklaşan karanlık nedeniyle 1933’te Salzburg’daki evini geri dönüşsüz terk etmek zorunda kalan yazar derin bir yenilgi, umutsuzluk ve hayal kırıklığı duygusundan kendisini kurtarmayı başaramamıştır. Zweig’ın  imanla bağlı olduğu Avrupa fikri ve kitapların kurtarıcılığı yaşayıp gördükleri ile uğradığı büyük hayal kırıklığı sonrasında onu müebbet bir “kış ruhu”na, ‘ruh üşümesine mahkûm etmiştir. Umut kaybolunca kışın biteceğine inanç da yitip gider. Vedasında:“Bütün dostlarımı selamlarım. Umarım uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hala görebilirler. Ben çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.” der.

Roy Andersson da Zweig gibi Avrupalı bir deha. Kuzeyin soğuk, donuk; başka bir keder, yalnızlık, kaybolmuşluk duyuşunu resmeden bir ressam. Yaşayanlar Üçlemesinin son filmi olan İnsanları Seyreden Güvercin’i Altın Aslanlı.(71. Venedik Film Festivali) Bruegel’in ‘Karda Avcılar’ tablosundan ve ‘Bisiklet Hırsızları’ndan ilhamla yapılmış bir film İnsanları Seyreden Güvercin. Film, n’apıyor bu insanlar, sorusuyla insanlara kuşbakışı ile bakılıyor. Yanıtlara ihtiyaç yok, sorular önemli. Filmin güçlü bir bilinçdışı var. İkinci Dünya Savaşı felaketine dair, sömürgeciliğe, otomatikleşmiş, yalnız, hiç kimsesiz insan kederine… Üşütürken yakan bir film. Absürdün şiirsel anlatımla bu denli dengeli ve başarılı geçişlerle yansıtıldığı çok az film vardır. Avrupalılığı içerden bir bakışla didik didik eder. Bu ilerleme, uygarlık denilen tarihsel serüvenin gedikleri, bu gediklerin çukurlarında yaşanan trajediler absürdün diliyle keskin bir zekânın serin anlatımıyla verilmiş filmde.

Hemen her ayrıntının dil kurma ve anlam çoğaltmada işlevi var. Makyaj başlı başına sözünü söylüyor. Beyaz yüzler, eşyaların geometrisi, renkleri, boşluklar, dış mekân çerçevelemeleri; hepsi ölüdoğa resimleri gibi. Yönetmenin eleştirel bakışıyla Batı yeniden yaratılmış. Modernliğin vahşiliği insan ilişkilerini derin bir duyarsızlığın kuyusuna hapsetmiştir. Yüzler mimiksiz, bedenler hissiz birer külçe gibidir. En belirgin duygusal tepki, sızlanma, inleme, ağlamaya indirgenmiştir. İnsanlar arasında soğukluk, mesafe, mekânın minimalist dekoru, renklerin soğukluğu ile desteklenmiş.

İkinci Dünya Savaşı vahşetinin, Avrupalı sıradan faşizmin hayalet olarak dolaştığı sahneler gibi dramatik örgünün gerilimini çoğaltan sahnelerle kurulmuş filmin pek de karmaşık olmayan bir konusu var. Absürdün vazgeçilmezlerinden iki zıt karakterin, ki pek çok özelliğiyle bizdeki kavuklu ve Pişekar, Hacivat ile Karagöz’ü de uzaktan anımsatır, karşılıklılığı oyunu kurar. Naif ve mızmız Sam ile bilgiç ve kibirli Jonathan işleri insanları eğlendirmek olan iki arkadaştır. Kahkaha torbası, vampir dişi, tek dişli korkunç adam maskesi gibi şaka oyuncakları satarak geçinmeye çalışırlar. Neşesini, heyecanını bütünüyle kaybetmiş insanlar arasında son derece zordur bu işi yapmak. Bu bezgin, yorgun, umutsuz iki gezgin arkadaşın mizansenleriyle ilerler filmin konusu. Kesik kesik, birbirinden bağımsız sahnelerle aslında yaşam, ölüm, varoluş ve muktedirlerin dünyasında öteki olma halleri, ilerlemeci Avrupa fikrini kıyasıya eleştirerek hikâyesini kurmuş yönetmen. Beckett’in Vlademir ve Estragon’unu anımsatan bu iki arkadaşın saçma üzerine kurulu diyalogları, filmde herkesin diline pelesenk olan “İyi olmana memnun oldum.” repliği iletişimsizlik ve yabancılık, kimsesizlik duygusunu kederli, melankolik ve umutsuz sahnelerle geçirir izleyiciye. Kara mizahın, gerçekdışı hallerin, karşıt durumların yan yana dizildiği planlardan en unutulmazı İngiliz sömürgeciliğinin dehşetli sonuçlarına atıfta bulunulanıydı. Diri diri, devasa bir tencerede yanmaya bırakılan Afrikalılar ve onları bütün duygusuzlukları, soğuk ve katı mesafelilikleriyle ellerinde şampanya kadehiyle izleyen beyaz, yaşlı, ‘soylu’ ve zengin Avrupalılar… Birbirleriyle savaşan anakara devletleri…

Filmin açılış sekansının kullanımı da hayli ilginçtir. Film ölüme dair üç farklı hikâyecikle/skeçle başlar. Ana konuyla hiç ilgisi olmayan bu bölümler aslında filmin büyük cümlesinin ilk sözcüklerini oluşturmakta. Karısı mutfakta yemek yaparken salonda şarap şişesini açmaya çalışırken ölen adam, hastane odasında ölümü beklenilen, elindeki çantayla cennete gideceğine inandığı için onu kimseye vermeyen anne, aniden ölen birinin aldığı sandviç ve biraya kimin sahip olacağı tartışması… Doğrusu filmin eleştirel sertliğinin ilk sersemletici tokatlarıdır. Elbirliği ile yarattığımız cehennemi sorgulatmaya yönelik bir film yapmış Andersson. İnsanların kayıtsızlığı kameradan akan bir duygu sanki. Kamera hareketlerine hemen hiç yer verilmemiş, sabit çekim sahnelerle kurulu film. Depresif, kayıtsız, sıradanlığın boğucu sıkıntısını taşıyan sahneler filmin geneline hâkim olan bu duyguyu bu görüntü tercihiyle kurmuş görünüyor. Birçok sahnenin aynı açıdan, hareketsiz çekilmesi nesneler ve filmde yaratılan dünya ile izleyicinin arasına daha sonra anlamla doldurulmak üzere boşlukların girmesini sağlamış. İzleyicisiyle arasına mesafe koymayı bir tercih olarak seçmiş film. Yakın plandan uzak durmak, hemen hiçbir sahnede zomun kullanılmaması epik anlatımın kesik, mesafeli ve katarsis yaratmaktan kaçınan tavrına uygun teknik tercihler olmuş. Bu tercih elbette güvercinlerin izlediği insanlar, bağlamına uygun bir bakış açısı üretmek için de iyi bir tercih olmuş.

İzleyen üzerindeki etkisi kolay silinebilecek filmlerden değil. Çoğu iyi filmde başıma gelen bu filmde de başıma geliyor. Hayat biraz rastlantı, biraz sezgi, biraz da çağrışımlarla, çağırdıklarımızla yürüyorsa bu filmle karşılaşma da bunu yapmak için kendi açıklığını kurmuş ve korumakta. Bir bellek mekânı olarak perdede olan bitenler bir kısa Avrupa medeniyet tarihi gibi de çok kolay okunabilmekte. O nedenle Zweig’ın hayaleti bu filmin her yerinde…

Stefan Zweig(2008)Yarının Tarihi, Çev.  Ahmet Cemal, s.14,  İstanbul:Can.

0
1321
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle