05 MART, SALI, 2013

Seyahat Kültürü

Enis Batur yazdı...
"Seyahat", önce, insanın içdünyasının derin bir katmanında arasıra, sık sık
ya da durmadan yoklayan bir yer değiştirme güdüsünün sonucudur. 

Seyahat Kültürü

Kadim Yunan’dan başlayarak, insanoğlu varolalı beri hüküm süren “öteki korkusu”, farklı ve karmaşık bir teorik zemine geçmiştir. Uygarlık, sırasıyla Mısır’da, ama asıl Atina’da, sonra da izlerini süren Roma’da, “sınır” kavramından hareketle “yabancı-lık” statüsünü felsefi ve hukuki temellerine oturtma alışkanlığını geliştirmiştir ya, bugün de aynı eşiğin dayatmalarıyla karşıkarşıyayız.

Sabri Esat Siyavuşgil’in “pasaport bir yolculuk romanıdır” sözü lirik bir önermedir ; ama, bu gerçeğin bir de çiğ boyutları olur : Serbest dolaşım yasaları, adıyla ve tanımıyla tersorantılı biçimde engeller inşa eder ; bir sınırı aşmak, yabancı bir ülkeye gitmek için çoğu kez didik didik soruşturulduktan ve ölçülüp biçildikten sonra bir süreliğine izin belgelerine ve zorunlu mühürlere sahip olma olanağı doğacaktır. Her seferinde, daha yola çıkmadan, gideceğiniz yerin ötekisi olma koşulunuz kafanıza kakılır. Yeryüzünde, tarih boyunca, kişinin kendi ülkesinde yer değiştirebilmek (SSCB) ya da bir şehre kabul görmek (İstanbul) için yetkeden onay alma durumunun bile geçerli olduğu örneklerle sık karşılaşırız.

Bundandır, her çağda, yola düşenlerin seyahat fikrini önceleyen önyargılarla donanmış oldukları görülür. İstanbul’a ve Anadolu’ya seferlerini kaleme alanların satırları, bir türlü altedilemeyen, çoğu kez bir kalıbın tekrarı peşin hükümlerle doludur. Aynı koşullanmayı ters yönde de gözlemliyoruz : 2003 yılında, Beş Kıtada Türk Seyyahları başlığı altında yayımlanan bir antolojiyi kurma aşamasında, çok sayıda yerli seyyahının kitaplarını gözden geçirme olanağı bulmuştum. Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den Haldun Taner’in gezi metinlerine giden çizgide, yalnızca bilinen tanınan isimlerin değil, bir çoğu kitaplarını kendi olanaklarıyla bastırmış amatörlerin izlenimlerinin de geniş ölçüde klişeleşmiş önyargılarla malûl oldukları ayan beyân ortadaydı. Önceden bildiklerinin yabana atılamayacak bir bölümünün gerçekdışı 

boyutlarını farkettikçe dile getirdikleri şaşkınlıkları, seyahat kültürünün önemini göstermeye yeter : Öteki hakkında ötekilerden öğrendiklerimizi kendi gözlerimizle sınamamızdan iyi yol yordam yoktur.

“Seyahat”, önce, insanın içdünyasının derin bir katmanında arasıra, sık sık ya da durmadan yoklayan bir yer değiştirme güdüsünün sonucudur. Güvence ile riziko arasında bir hat kurulur ve orada, kişiden kişiye ölçüsü değişen bir denge aranır. Kendi yerinde güvenli, rahim, belirlilik kazanmış duygularla yaşayan biri yer’inden oynamak ister: Belirsizlik, serüven, farklılık onu çağırdığı için yola düşer.

Burada, hemen, benim gözümde büyük önem taşıyan bir ayrıma dikkat çekmeliyim: Gezgin (seyyah) ile gezmen (turist), yer değiştirmek fiili açısından şüphesiz ortak bir eylem içindedirler, fiziksel özellikleri çakıştırabilir. Buna karşılık, metafiziksel özellikleri aynı değildir ; Gezmen, sigortalı bir yolcudur, gidiş-dönüş bileti “okay”lenmiştir; otel rezervasyonu vardır; gittiği yerde karşılanır; kılavuzu vardır; genellikle grup halinde hareket eder. Oysa gezginin yolculuğunda riziko payı yüksektir, pek fazla garantiye almaz kendini, tam tersine pencerelerini sürprize açmaktan hoşlanır, kısacası göze almış bir yolcu türüdür.

Gezmen, sonuçta, kendisine gösterilen ile sınırlı bir tanışma biçimini kabul eden kişidir : Topografik bir kısıt ve önden belirlenmiş bir süre çizer optik çerçevesini. Oysa gezgin, bu programdan taşarak sokulur ayak bastığı dünyaya, bir bakıma yabancılığından soyunmak değilse bile olabildiğince uzaklaşmak ister ve şüphesiz, zaman zaman ağır bedeller ödenen bir kalkışımdır bu.

*

Türkler, uzun geçmişleri göz önüne alındığında, yeryüzünün en hareketli insan topluluklarının başında anılabilirler. Bunu söylerken, yalnızca Orta-Asya’dan Küçük Asya’ya, Osmanlı İmparatorluğu döneminde üç kıtaya çıkışlarına dayanıyor değilim; yakın geçmişte de, son otuz yıl içinde de, yerkürenin bütün uçlarında irili ufaklı cemaatler oluşturmaları üzerinde durulmalı, diyorum. Nerede daha iyi koşullar altında yaşanabileceğine inanmışlarsa, oraya gitmekten geri durmamışlardır. Gelgelelim, bu bir “seyahat kültürü” değil, bir “göç kültürü”dür. Seyahat, başka bir terbiye ister, bizde bunun toplumsal karşılığı geç ve güç belirmiştir. Bir toplumun üyelerinde, yalnızca bir kuşun sesini dinlemek, özel bir bal türünün tadına bakmak, tek bir resmi görmek için yer değiştirme isteği doğmuyor ve bu istek harekete dönüşmüyorsa, henüz seyyahlık koşulu doğmamış demektir. Topluluk halinde hareket eden gezmenleri, toplumbilimci Urbain “seyahatın budalaları” olarak tanımlıyor : Birey özelliklerini yola çıkarken geride bırakan, benzerlerinden oluşmuş bir topluluğun üyesi olma konumuna hapsolmayı kabullenmiş kişiler. Yolculuk edebiyatı, onların kayıtlarını dışta bırakır, öznel bakışın öne çıktığı, yazarın gördüklerini birikim ve deneyimiyle harmanladığı, bir bakıma Bay Herkes’ten ayrıldığı bir söz akışıdır onda karşımıza çıkan.

Bizim kültürümüzde, belli bir hedefi yansıtan ilginç seyahatnâme 


kitapları, yolculuk izlenimleri küçümsenmeyecek bir yer tutar. Evliya Çelebi, evrensel boyutta yeri olan tek seyyahımızdır oysa: Çünkü hayatını yolculuklarıyla özdeşleştiren tek kalem efendimiz odur. Hedefli yolculuklar arasında, benim kendi payıma en büyük dikkatle okuduğum kitap, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnâmesidir. Atası Evliya Çelebi kadar bir üslûpçu olmasa da, gözleri baktığı herşeyi deler, duvarların arkasına geçer gibidir. Ondan, hemen görünmeyeni süzmesi beklenmiştir, sonsuz bir merakla eğilir küffârın dünyasına, durmadan iki dünyayı birbirleriyle karşılaştırır.

Gene de, asıl fütursuz bakış modernlerle birlikte gelişecektir. Ahmet Hâşim’in Frankfurt Seyahatnamesi dörtdörtlük örneğidir o özerk perspektifin : Şair her ayrıntıyı kendi kantarına vurur, ne büyülenmiş, ne kendini tutmuştur. Bizim gezginlerimiz, modern dönemde Amerika’ya ve Rusya’ya, Hind’e ve Mısır’a onun açtığı yoldan bakmıştır diyebiliriz. Türkiye’ye de : Reşat Nuri’nin Anadolu Notları, Hikmet Birand’ın Anadolu Manzaraları tanıktır.

‘Bana nasıl gezdiğinizi söyleyin, size nasıl biri(leri) olduğunuzu söyleyeyim’ : Seyyahlarımızı bu gözden okumayı öğrenmeliyiz.

0
2330
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle