21 NİSAN, CUMA, 2017

Senfonik Edebiyatın Son Temsilcisi Svetlana Aleksiyeviç

2015 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç'in eseri Kadın Yok Savaşın Yüzünde  ve Shakespeare’den Tolstoy’a ve ondan da Aleksiyeviç’e bir senfonik edebiyat incelemesi.

Senfonik Edebiyatın Son Temsilcisi Svetlana Aleksiyeviç

Kendimi bildim bileli Nobel Edebiyat Ödülü’ne karşı çok mesafeliyimdir. Ancak arada bir iyi yazarlara da verildiği için, bu ödülü almış çoğu yazara temkinle yaklaşırım. O kadar ki Saramago’yu bile biraz geç keşfetmiştim, okur kibrimin bedeli! Bu nedenle Nobel komitesi 2015 yılında ödüle Svetlana Aleksiyeviç’in layık görüldüğünü açıkladığında çok ilgilenmemiştim. Daha önce hiç adını duymadığım Aleksiyeviç bir gazeteciydi. Herhalde, demiştim kendime, rejim mağduru biri ki Nobel Komitesi bu sene yine muhalif kontenjanından ödülü kendisine peşkeş çekti. Sonra hayatıma; okumaya, yazmaya ve ders anlatmaya devam ettim ve kendim de mağdur oldum.

Zulüm, tehdit ve baskıyla geçen bir senenin artık yavaş yavaş sonuna varırken bir editör dostum elime Aleksiyeviç’in iki kitabını tutuşturdu. Kitapları merakla kurcalarken dayanamadım ve kendisine sordum: “Sence gerçekten Nobel’i hak etmiş mi, ne dersin, okumama değer mi?” Editör dostum müthiş bir özgüvenle “kesinlikle bayılacaksın,” dedi. Neticede evde kitaplarla baş başa kaldığımda Aleksiyeviç’le tanışma ve bir ön yargımı daha yıkma vaktim artık gelmişti.

Kadın Yok Savaşın Yüzünde’nin ilk paragrafını okuduğumda her iyi okur gibi özel bir yazar ve kitapla karşı karşıya olduğumu düşünmüş olsam da ilk iki sayfayı okumayı bitirdiğimde muazzam bir yazarla yolumun kesişmiş olduğundan adım gibi emindim. Muazzam bir yazara insan ömrü boyunca kaç defa tesadüf eder ki?

Aleksiyeviç’in daha ilk kitabında yeni bir türe giden yeni bir edebî patika açmayı denediği meydandaydı. Sözlü tarih, gündelik hayat sosyolojisi ve roman karışımı yeni bir tahkiye formu yaratmaya cüret ettiği de apaçıktı. Peki ama bir gazeteci olarak mevcut anlatının sınırlarını aşabilecek güçte kanatları nasıl edinmişti? Heyecanla Aleksiyeviç’in sıradan insanlarının resmi geçit yaptığı sayfaları su gibi okurken, kafamda Shakespeare’den Tolstoy’a ve ondan da Aleksiyeviç’e yankılanarak gürleşen bir ses uğulduyordu, kanonun sesi farklı dillerde ve farklı yazarlarda yankılanıyordu.

Edebiyatın “bin bir suratı” Shakespeare, hiçbir yazarın yaratamadığı kadar çok karakter yaratmayı başarmıştı. Bir sınıfın, zümrenin, cinsiyetin, mesleğin tipi olmaktan çıkıp kendi tercihleri, ruhu, bireyselliği olan karakterler yarataran Shakespeare, aynı anda “herkes” ve “hiç kimse” olmayı başarabilmiş en büyük edebî dehaydı. Ancak hiç kimse olmayı becerebilen bir anlatı ustası herkese ses vererek bütün insanlığa hitap edebilecek muazzamlığa ulaşabilirdi ve Shakespeare ruhunun derinliklerinden onlarca farklı ses ve karakter çıkararak “herkes” ve “hiç kimse” olmuştu, farklı çekim güçleri arasında mıknatıslı ruhu merkezini bulmuştu: Shakespeare kendisiydi!

Tolstoy ise -yazar Tolstoy değil, peygamber Tolstoy elbette- Shakespeare’in sanatını takdir etmiyordu. Kendisinin sanat anlayışının bir tür antitezi olan Shakespeare’in oyunlarına hücum ediyordu. Ama ister hasım ister hısım olsunlar, karabet ve husumet kanonda bütün büyük yazarları hep aynı yere götürür: ölümsüzlük. Nitekim Tolstoy da Hacı Murat ile yazılmış en Shakespeareci romana imza atmıştı. Hacı Murat, ihanet ile kahramanlık arasında sarkaçlanan Hacı Murat’ın insanlık durumunu ona yakın karakter üzerinden ve sürekli anlatının perspektifini değiştirerek çoğul bir teknikle anlatır. Bu nedenle Tolstoy’un Hacı Murat’ı, ancak Shakespeare’in düşleyebileceği kadar senfonik bir romandır.

  • Shakespeare
  • Tolstoy

Shakespeare ile Tolstoy arasındaki bu kanonik ilişkiyi ve (meydan okuma da etkilenmeye dahil olduğundan) etkilenmeyi anlayabilen biz zihin için Svetlana Aleksiyeviç’in yaptıkları tesadüf olmaktan çıkar. Çünkü standart dil kullanımının dışına çıkarak kendi varoluşunu asırlar boyunca yeni kuşak edebî dehalara dayatan Shakespeare’in, oyunlarında sergilediği karakter bolluğunun Tolstoy’un Hacı Murat’ında nasıl bir karakter festivaline dönüştüğü ve bu kanonik mirasın Svetlana Aleksiyeviç’in sözlü tarih, gündelik hayat sosyolojisi ve roman karışımı türler üstü anlatısında edebiyata nasıl senfonik bir karakter kazandırdığı aşikârdır.

Aleksiyeviç’in kendi yarattığı bu yeni anlatıda tek tek konuşturduğu o sıradan insanların yüzleri bir süre sonra silinir, “herkes” “hiç kimse”ye dönüşür ve Sovyet müşterek hafızasının dile gelişinin ardında bütün insanlık en trajik halleriyle çırılçıplak karşınızda durur ve gözlerinize bakar. Bir Ukrayna köylüsünün hikâyesi bir anda sizin hikâyeniz olur. Hiç tanımadığınız bir Tatar kadınla beraber ağlarsınız. Eski bir Komünist Parti üyesinin hayal kırıklıkları, sizin hayatınızın özeti gibi önünüzdedir. Aleksiyeviç’in yüzlerce gerçek ve sıradan anlatıcısının kimi tiz kimi bas sesleri bir süre sonra bize Shakespeare ve Tolstoy’dan miras kalmış bir senfonik edebiyatın içinde tek bir sese, insanlık durumumuzun sesine dönüşür. Ses, hepimizi içine alan yankıda büyümeye devam eder.

Bu, bütün erdemleri ve rezillikleriyle duyguların ve ruhun tarihidir. Bireysel monologların peşi sıra sıralanması, senfonik müzik için kulağı terbiye edilmemiş dinleyici gibi amatör okuru önce şaşırtabilir. Ama bu monologların hem diyakronik hem de senkronik düzlemde yan yana dizilmesi, bir süre sonra okurun tarihle, üstelik de sokaktaki adamın gündelik hayatının tarihiyle diyaloğa girmesini sağlıyor. Aleksiyeviç’in başarısı tek tek farklı isimlerin, seslerin, yüzlerin anlattıklarını okurken, bir süre sonra okurunu sesi, yüzü, ismi olmayan insanlıkla ve onun tarihiyle diyaloğa sokabilmesinde yatıyor.

Kendisini masum zanneden pek çok orta zekalı çağdaşımız, elbette Aleksiyeviç’i komünizmin suçlarını, Sovyetlerin ayıplarını anlatıyor diye sevebilir. Oysa Aleksiyeviç’in senfonik edebiyatının “bin bir surat” anlatısının sorduğu soru hepimizi için geçerlidir: kim suçlu ve ne yapmalıyız? Senfonik edebiyatta anlatılan ayıplar, hepimizin ayıbı; suçlar, insanlığın suçlarıdır. Bu tarz bir sorumluluk prensibini dile getirecek edebiyatın da yeni, daha önce hiç denenmemiş ve hiç yürünmemiş bir anlatı formu yaratması kaçınılmazdır. Bu yeni form ise ancak kanonik bir mirasla mümkündür. İşte Svetlana Aleksiyeviç’in şapka çıkarmamız gereken büyüklüğü buradadır. Böyle bir senfonik edebiyatın Nobel ile taçlandırılması, Aleksiyeviç’in anasının ak sütü gibi helaldir.

İşsiz bir sosyoloji doçenti olarak Aleksiyeviç’ten ve senfonik edebiyatından çok şey öğreneceğimizi düşünüyorum. Öncelikle insanlığımızı, sorumluluğumuzu, suçlarımızı ve kefaretimizi yeniden hatırlamayı ve sonra da bunu muazzam bir edebiyata dönüştürmeyi.

Fani sesin edebiyatın kanonik sonsuzluğunda yankılanarak muhatap bulmasından başka bir şey olmayan ölümsüzlüğün ne olduğunu çok iyi anlayan ve anlatan Aleksiyeviç’in kendi sesi de umarım memleketimde yankısını bulur.

0
3655
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle