11 AĞUSTOS, PAZARTESİ, 2014

Sayfiyedeki Gibi Serazat

Sayfiye evi, aslında belki burjuvaziden çok orta sınıfın “olayıdır” – bir orta sınıf idili. Orta sınıfların kendilerini güvende ve “iyi” hissetmeleri için bir enstrümandır, bir idman ve teşhir sahasıdır. Bir sosyal refah çağı kazanımı olarak sayfiye evi, aynı zamanda işçi sınıfının güvenceli kesimine de açılan bir orta sınıflaşma kapısıdır. Tanıl Bora’nın derlediği “Sayfiye” kitabı sayfalarımızda…

Sayfiyedeki Gibi Serazat

Sayfiyenin sözlük anlamı: Yazlık, yazlık ev, yazın yaşanacak yer. Bir davetkârlık, bir mükrimlik yayılıyor sanki kelimeden. Sefa ve keyif çağrıştırıyor, sanki bu ikisinin kırması gibi.

*

19. Yüzyılda Almanca Grimm Sözlüğü’nde gayet dakik bir tarifte bulunmuşlar: “Şehirlilerin yazları tattığı kır hayatı zevki”.

Oysa öncesinde, Ortaçağda iktisadî bir etkinlikmiş sayfiyeye gitmek. Soylular yazları arazilerine mukayyet olmak için, ekini denetlemek için kırdaki mülklerine göçerlermiş. O devrin altyapı kısıtları yazın şehirleri hiç yaşanır kılmıyor: Pislik, koku, sinekler, hastalıklar… Ondan da kaçıyorlar aynı zamanda. O zamanlar güzidelerin tatili, hasat mevsimini atlattıktan sonra, kışın şehirde eğleşmek...

Yeni çağda, kışlık saraydan yazlık saraya tebdil-i mekân etmek, yaşama zevkinin bir parçası haline geldi. Bu zevki aristokrasiden burjuvazi devraldı. Onların sarayları yoktuysa da, otellere, pansiyonlara gidiyordu. Turizm denen “şey”, böyle başladı aslında.

İşsiz güçsüz aristokrasi için tebdil-i mekân, zamanı bölüp hayata çeşni katmanın bir yoluydu: “Sezon” açılışında Londra’ya, yazın taşradaki malikâneye gidilen Regency romanslarının en eğlencelileri olması tesadüf değildir herhalde! Ne de olsa, aristokrasinin bir daha hiç olmayacak biçimde kendinden memnun olduğu dönemdir 19. yüzyıl başı. Günümüzün televizyon dizisi Downtown Abbey’e geldiğimizde, ne kendinden memnuniyet kalmıştır ne dünyanın değişmeyeceğine dair tuhaf güven. Tabii o Bath yazlarını da unutmamalı. Sadece romanslarda değil, İngiliz edebiyatının klasiklerinde de, deniz banyosu yapılıp otelde kalınan tatillerin bahsi hep geçer.

*

Bizde bunun karşılığı, en azından edebiyatta, Ada’dır tabii. Yaşadıkları trajediden sonra, Nihal ve Adnan Bey Ada’ya çekilirler; orada saracaklardır aşk ve ihanet yaralarını. Sayfiye kelimesinin çağrıştırdığı sefa ve keyiften epey uzak bir imge bu: Aşkın, hüznün, hatırlamanın mekânı olarak sayfiye. Sanki kapatılan konakların, üzerleri çarşaflarla örtülen eşyaların, ıssız kalan salonların tozu çökmüştür her şeyin üstüne…Yeni bir şeye başlamak da imkânsız görünür, eski şeylere yeni bir gözle bakmak da. Ada’nın eğlence, kaçamak ve karşılaşma mekânı olması için epey sonrayı beklemek gerekecektir.

*

Burjuvazi, kendini soylulara benzetmeye çalışan bir sınıf olarak, tatil işinden geri kalmaz; evse ev, bahçeyse bahçe, denizse deniz! Burjuvazinin kendini yırtsa sahip olamayacağı şey ise elbette mavi kan değil, zamandır; ne de olsa çalışmak zorundadır. Ama her şeyin çaresi bulunur, kadınlar ve çocuklar sayfiyede uzun yazlar geçirirken, evin reisi şehirde kalıp çalışmaya devam edebilir. Bu da bir statü göstergesidir nihayetinde (Ah, Katherine Mansfield!)

*

Türkiye’de 1950’lerden sonra bir sınıf olarak palazlanan burjuvazi, yaz tatili mekânlarını keşfetmeye başlar. Türk burjuvazisi öyle otelde falan rahat edemeyeceği için, kendine evler yapacaktır. Yazlık sitelerin çok uzun zamandır Türkiye ekonomisinin motoru olan inşaat sektörüne katkısını incelemek, ilginç olurdu. Tabii arsa spekülasyonuna sağladıkları “teşviki” de…

*

Aristokrasiden burjuvaziye sirayet eden sayfiye alışkanlığı, aşağılara doğru ilerlemesini sürdürür. Yazlık alamasan da çoluk çocuk bir pansiyona da mı gidemezsin bir haftacık? Daracık odalarda, ortak banyolar ve adım atacak yer olmayan plajlarda da olsa, “tatile çıkmak”, mühimdir. Hem herkes gidiyordur, gitmemek olur mu?

Sayfiye evi, aslında belki burjuvaziden çok orta sınıfın “olayıdır” – bir orta sınıf idili. Orta sınıfların kendilerini güvende ve “iyi” hissetmeleri için bir enstrümandır, bir idman ve teşhir sahasıdır. Bir sosyal refah çağı kazanımı olarak sayfiye evi, aynı zamanda işçi sınıfının güvenceli kesimine de açılan bir orta sınıflaşma kapısıdır.

Bazen öyle gelir ki sanki bütün çalışma onun içindir. Bir, çocukların tahsili, iki, sayfiyede bir ev.

*

Osmanlı aristokrasisinin son fertlerinden Cevat Şakir’in Bodrum’a “düşmesi”, yeni ve farklı bir bahis açar: Bir keşif olarak sayfiye… Zaten karıştırılmayı bekleyen bir hazine sandığı olarak tahayyül edilen vatanın içindeki saklı cennetler, meçhûl kuytular, bilhassa sayfiye zevkine amadedir. 1960’ların, 70’lerin okumuş çocukları, ’68 rüzgârını da arkalarına alarak, alternatif rotalar, bakir sahiller keşfedeceklerdir.

*

Sayfiye kelimesinin kökündeki “yaz”ı, metaforik bir bitmeyen mevsim gibi düşünmeli - maceranın, rutinden ve kalıplardan uzaklaşmanın, gençliğin uzun yazı… Sayfiye zamanında ebedîlikle geçicilik birbirine geçer.

Demiştik, burjuvazinin kendini yırtsa sahip olamayacağı tek bir tek şey vardır: Zaman. Zaman, onun için hep problematik bir mesele olmuştur, ilerlemeye inancı zamana değil ama saatlere sahip olabileceği umudundandır belki de. Ama işte, o geniş, o sonsuzmuş gibi görünen zaman, artık sadece çocuklara aittir. Çünkü işler vardır, çünkü artık “boş zaman” bile planlı programlıdır, hiçbir şey yapamasan “kişisel gelişim” denen o yorucu faaliyete mecbursundur. Zamanın yerine saati koymanın kaçınılmaz sonuçları! Onun için sayfiye aslında bir çocukluk mevsimidir (yoksa o bile mi değil?!).

Çocukluk ve ergenlik mevsimi... Heves mevsimi…Ergen milleti, sayfiyeye giderken, kendini hayal ettiği gibi göreceği bir sahne kurar; o sahneye çıkacağını kurar. Sayfiyenin serbestîsi ve herkesin onu bildiği, gün be gördüğü yerden başka bir yer olması, yepyeni bir role soyunmasına imkân verecektir. Okulda, mahallesinde silik kalmıştır belki, burada başka biri olacaktır. Ne çare ki sayfiye her zaman o kadar mükrim, o kadar cömert olmaz; kahramanımız kendine biçtiği hayali o uzun mektep tatilinde de dolduramaz çok defa.

Sayfiye hayatı, ergenliğin kendisi gibidir: arzular, ümitler fışkırır bir yandan, bir yandan da bunların karşısına yine birtakım engeller, abiler, anababalar dikilir. Sayfiyenin de bir nizamı, bir rejimi vardır, o dikilir. Sayfiyenin zamanı da saatlerle, rutinlerle bölünmüş bir zamandır: Deniz zamanı, yemek zamanı, istirahat zamanı, çay zamanı… Bu zaman sıkıdüzenine kısıldıkça, ılık hayal kırıklıklarının zembereği kurulur.

*

Hayal kırıklıkları hevesleri büsbütün öldüremez, neticede sayfiyenin hatırası kalır. Elinizdeki derlemedeki yazılarda da göreceksiniz, sayfiye, eninde sonunda çocukluğun hatırasıdır.

Hatıra kurmak, usul usul yaşlanmak da değil midir? Sayfiye, aynı zamanda ihtiyarlık mevsimidir. Emeklilik planları, hayatın son demlerini sayfiye hafifliğinde yaşama özlemine çıkar.

*

Sayfiyenin zaman düzeni, sıkı bir mesaiyi haber verir: Eğlenme ve dinlenme mesaisi! Dinlence bir yandan endüstriyel bir faaliyete, bir yandan bir performansa benzer yerleşikleştikçe. Çocuklar ve kısmen ergenler bir tarafa bırakılırsa, sayfiye, yetişkinler için bir performanstır. Yazlık eve sahip olmak, “içini yapmak”, döşemek birer performanstır. Orada yaşamak, ayrı bir performans… Bu performansı doya doya teşhir etmek, apayrı bir performans… Velhasıl, yorar da insanı sayfiye!

*

Sayfiyelerin yerlileri var bir de. Herkesin tenezzühe geldiği yerde sürekli ‘kalanlar’. Onlar, tıpkı ekonomiye giren “sıcak para” gibi, yılın bir döneminde tokyoları ve güneş yağlarıyla gelip sonra çekilenlere, “tatilciler” derler. Yerliler, hangi koşullarda olursa olsun tatile çıkmayı toplumsal statü cenginin bir icabı sayanlara biraz alaycı gözle bakarlar. Güneş cayır cayır yakarken o yolları tepip deniz kıyısına gelmek akıllı insanın yapacağı iş midir yani? Ama tabii tatilcinin etinden sütünden faydalanmak da yerlinin kaçırmayacağı bir fırsattır. “Maksat işiniz görülsün” şiârıyla tost fiyatını dört misline çıkarmaktan plajda şezlong kiralamaya ve şezlong istemeyeni plaja sokmamaya kadar her işi tutarlar.

Yerlisiyle mevsimlik göçmeniyle, yazlık proletaryasını unutmayın. Kazık tostları satanlar değil de servis edenler… Bazısı sayfiye fantezilerinin peşindedir: Kayış gibi yanmış zaten esmer oğlanlarla orta yaşlı turist kadınlar! Bir klişe - belki de kendini doğrulayan kehânet?

*

Şehir çocuklarının sayfiye diye bellediği belirli bir yer olur genellikle. Yazlık dediğin yer Didim’dir ya da Erdek’tir ya da Akyaka’dır, artık her yaz nereye gidiliyorsa… Ortalama İsveçli’nin Türkiye deyince İstanbul ve belki Ankara’dan gayrı bir de Kulu’yu zikretmesi, Brükselli’nin Türkiye’nin önemli yerleri arasında Emirdağ’ı sayması gibi, onlar da büyüyene kadar memleketten bir yaşadıkları yeri bir orayı bilirler.

Ve orayı safi sayfiye diye bilirler. Sanki sayfiyeliğe memur edilmiş yerler vardır. Bazıları gerçekten neredeyse topyekûn sayfiyeleşmeye itilir, monokültürleşmenin tahribatına uğrarlar. İstisnası azdır; sayfiyeleşen yerin mimarî ve beşerî dokusu bozulur, coğrafyası tahriş olur. Hele yılın sekiz ayını kaya mezarlar olarak geçiren tatil köyleri, siteler, ekolojik yıkımın ileri karakollarıdırlar.

*

İnsanın sayfiyeden murat ettiği gibi, -ve bu sunuş yazısı gibi-, gevşek, serazat bir derleme, elinizdeki. Sayfiyenin gerçekliğine, sayfiye hayatının değişik cephelerine eğilen yazılar da var, serbest vezin denemeler, hatıra makamından çalanlar da. Sayfiye ruhu diye bir şey varsa, hepsi onu çağırıyorlar.

Sayfiye
Tanıl Bora
İletişim Yayıncılık
304 sayfa

0
1066
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle