05 HAZİRAN, PERŞEMBE, 2014

"Sabır Burcu"nun yıldızı: Gülten Akın

2014 Metin Altıok Şiir Ödülü "Beni Sorarsan" kitabıyla Gülten Akın'a verildi. Haydar Ergülen'in kalemiyle büyük şairimizi saygıyla selamlıyoruz.

“Sitemli Bulut”

Yükseklerde olmakla ilgili bir kavram olarak kullanmıyorum bunu. ‘Bulutların üstünde’ değil, bir mevki, makam, hiyerarşi anlamında hiç değil. Usulca maviliğe bırakılmış bir balon, elden kaçırılmış bir balon. Ama dedim ya, yükseklerde değil, gökyüzünde. Yükseklik ve gökyüzü aynı şey değil çünkü. Şiirin de gözü yükseklerde değil, olsa olsa gökyüzündedir. 

‘Bulutlu’ olmak, Gülten Akın’ın şiirine mahsus ve tabii bir halin karşılığı olsun, ve içinde onun şiirinin doğal özelliklerinden olan ‘ince sitem’ ile ‘üzgün alaysama’ birlikte düşünülsün. 

Gülten Akın’ın şiiri ‘Sitemkar’ bir şiir. Sitem onun şiirinde ‘ima’nın da yerini almış. ‘Sitemli bulut’ olmuş.

Şiir cumhuriyetinde tek başına… 

Ya da tek başına bir şiir cumhuriyeti. Her tür siyasi düşünceden, görüşten, inançtan ve her türlü şiir anlayışından mürekkep, ve neredeyse %99.9 gibi hiç de ‘lirik’ olmayan bir oranda, Gülten Akın’ın şiire başladığı yıllardan günümüze dek 60 yıl gibi hayli uzun bir sürenin büyük bölümünde, en azından 1955’den 1985’e kadar, 30 yıl şiiri işgal etmiş olan erkek şiir cumhuriyetinde, neredeyse tek başına bir ‘kadın’ olmak, ki bu ‘kadın şair’ olmaktan bile daha öncelikli bir durumdur, şair olmak: Herhalde sabırla, inançla ölçülebilecek bir eylemdir bu. Yıkılmamak, ayakta durmak, ayakta kalmak gibi savunma alanına giren kavramlar bir yana, erkeklerden oluşan bir şiir ortamında, onların arasında, yanında olmak ya da onlarla birlikte var olmak ve var kalmak. Bu hem de büyük bir direncin ve direnişin adıdır ve bana kalırsa şiir kadar da kıymetlidir. Öyleyse Gülten Akın’ın ‘kıymet’lerinden söz ederken, şiirinin yanına eklenecek ‘kıymet’ler arasına bunu da eklemeliyiz, ki bazen bir şiir serüveninin kaç kere kıymetli olabileceğini de hep birlikte görelim.

Şiir cumhuriyetinde tek başına olmayı niye önemsiyorum? Çünkü 1980’li yıllardan sonra değişen ya da değişmesini iyimserlikle umduğumuz, şiddetle arzuladığımız, çılgınca düşlediğimiz ve elbette sabırsızca beklediğimiz dünya, ve yerel ölçekte de Türkiye, “kadınlar vardır” sloganını neş’eli ve coşkulu bir müzik eşliğinde duydu, işitti ve kabul etse de etmese de kadınların ‘var’lığını gördü, bildi. 1980’den, yani 12 Eylül Askeri Darbesinden hemen sonra değilse de, 80 ortalarından itibaren bunu söylemenin de pek tehlikesi yoktu, belki de kalmamıştı, hatta bir miktar sempatiyle karşılandığı bile söylenebilir.

Slogandan ve müzikten önce şiir, kadınların varlığını sezdi, bildi ve dile getirdi. Gülten Akın’ın çıkışı, erken çıkışı, erkenden itirazı, genç itirazı birkaç açıdan da ayrıca önemlidir: 60 yıl önceki Türkiye’de kadın olmak, kadın ve şair olmak ve bu şairin aynı zamanda kadınların hakkını, hukukunu, yerini, payını, değerini, önemini, bir ‘acemi diklenmesi’ ve ‘kırılgan bir itiraz’la da olsa dile getirmesi de öyle cesur, cüretli, taze, gür ve yepyeni bir şeydir. Şiirsel bir durumun devrimci bir yorumudur. Gülten Akın üstelik bunu yaparken de, yalnızca o dönemlerde de bilindik, alışıldık toplumcu, toplumsalcı bir söylemle değil, tam tersine henüz ‘bireyci’liğin esamesinin bile okunmadığı bir toplumsal, politik ve poetik alanda, ‘özgürleşme’ isteğiyle bir ‘birey’ olarak kadın ve şair kimliğinde yazdı. Bu çok kıymetli bir yenilik ve kentli bir tutumdur. Ve tekrar, devrimci bir durumdur.

Ülkesi dili olan…

Ya da dili ülkesi olan. Gülten Akın, unutulmaz “Mavi Kuş” şiirinde (Uzak Bir Kıyıda, yky, 2003);“Ülkem dilim oldu, ben böyle kaçak/onların dilini giyinmiyorum/soyunmuyorum/şiir söylüyorum dışardan dışardan” diye yazar. 

Bir küçük, küçücük cep kitabından bile küçük bir armağan kitap hazırlamıştım, Gülten Akın: “Onların Dilini Giyinmeyen Bir Şair”,(Mart 2009). Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün şaire verilmesi dolayısıyla hazırladığım ve sınırlı sayıda basılarak yalnızca konuklara, basına dağıtılan bu cep kitabında da sormuştum benzer bir soruyu: ‘Onlar’ kim? –Muktedirler. ‘Onların dili’ ne? –Muktedirin dili, iktidarın söylemi.

Bu kuşkusuz öncelikle siyasal olanı imler, yani siyasal iktidarı, iktidarları. Bundan da önce sistemi işaret eder elbette, dünya sistemini, kapitalizmi, liberalizmi, neoliberalizmi. Sonra da, yani bu makro ve büyük harfli iktidarlardan sonra, yine ve en az makro yapılanmalar, iktidarlar kadar ezici, kıyıcı, baskıcı, yaralayıcı, yasaklayıcı, parçalayıcı, iğdiş edici ve yok edici mikro iktidarları, yani devletin ve sistemin küçük hisseli suç ortakları olan okulu, hapisaneyi, toplumu, aileyi ve diğer kurumsal ya da onursal yapıları! Hatta kurumsal ve sistemli olana karşı çıkan, başta bu amaçla yola çıkan, ama sonra sistemin göbeğine oturan, koltuğuna kurulan diğer irili, ufaklı iktidarları.

Bu bölümün sonunda şunu söyleyeceğim:

Gülten Akın “onların dilini giyinmiyorum” demekle, aynı zamanda, kendi döneminde en az 30 yıl başat bir konumda olan, şimdi şükürler olsun kadın şairlerin nicelik ve nitelik olarak önde olduğu güzel zamanları yaşıyoruz, çeyrek yüzyıldır, erkek şiir cumhuriyetinin dilini de giyinmediğini söyler. Bu çok önemli. Bir ülkenin, bir dilin şiirinde bunca yıl, bunca erkek şair arasında olup da, kendi sesini koruyabilmek, sürdürebilmek, başka kadınların sesi kılabilmek ve dilsizlerin, mağdurların sesi olabilmek, elbette onların dilini giyinmemek ve reddetmekle başlar. Bunu o zamanlarda tek başına yapan bir kadın, bir şair, bir ‘kadın cumhuriyeti’nin kuruluş harcını sesiyle, sözüyle, şiiriyle karan Gülten Akın, sayıya gelmez bir kıymettedir elbette. Döneminde pek çok büyük şairin dilini kurduğu, farklı ve devrimci şiirlerin yazıldığı bir ortamda, Akın’ın bu her bakımdan egemen dilin ortasında, ki görünen karalarda da erkek karanlığı hüküm sürmektedir, şiirde kadın dilini kurmayı başardığı, bir miktar da olsa, olması beklenebilecek, ister öykünmeyle olsun ister etkilenmeyle, ‘erkeksi’ bir dilin, şiirinin üzerine, bırakın kaçınılmazlığını, etkisini, gölgesinin bile düşmemesi onun erken bilincinin, erken öncülüğünün de göstergesidir.

Bir ‘azınlık dili’

‘Azınlık dili’nin Türk şiirine ilk girişi İkinci Yeni’yle olmuştur. 1954’lerden başlayarak Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Edip Cansever gibi şairler, bir değil birden fazla azınlığın dilini şiire taşıyan şairler olmuşlardır. İlhan Berk’i de 

bu şairler arasına eklemek gerek. Şairlerin azınlıkların, yani sesi çıkmayanların, susturulmuşların, dilsizlerin, dili unutturulmuşların, yasaklanmışların yerine üstlendikleri, kendi dillerinin yanına ekledikleri, şiire, ve böylece hayata taşımış oldukları bu diller, yalnızca nicelik ve cemaat olarak az ve küçük olan azınlıkların, toplulukların şiirde temsil edildiği dil değildir.

Bazen çoğunluk olsa da, sistem ve devlet nezdinde ‘azınlık’ olarak görülen ve bu nedenle de haklarından mahrum edilen bir kitle de şiirde ‘azınlık dili’yle belirebilir, görünür kılınabilir. Eşcinseller, muhalifler, dini ve siyasi topluluklar, başka halklar, uluslar, diller ve elbette her zaman kadınlar. Kadınlar ki hangi toplumda olurlarsa olsunlar, ister modern batıda, ister geleneksel doğuda, fark etmez, sayısal ve oransal olarak toplumun büyük çoğunluğunu da oluştursalar, asla ‘ezici’ bir çoğunluk oluşturmayacakları için, sistemin ve ideolojinin cisimleşmiş hacmi olarak devletin gözünde, az kalsın ‘gönlünde’yi de ekleyecektim buna bir alışkanlık olarak, ama devlette gönül ne gezer, hem de gezmesin zaten, ne biz ona gönül verelim ne de o bizim gönlümüzü hoş tutsun, her zaman ‘azınlık’tır kadınlar. Hıristiyan, Müslüman, Musevi, tüm dinlerde ve kültürlerde de böyledir bu durum.


İkinci Yeni gibi ‘azınlık şiiri’ olarak doğan ve uzun zaman ‘azınlıkta’ kalan bir şiirde, doğaldır ki öncelikle ‘azınlığın dili’ yer alır. Bu şiirde kendine yer bulan bu ‘dil’ ya da ‘azınlığın dili’ olduğu için de ‘yeni’ niteliğini pekiştiren bu şiirde, aynı zamanda bir ‘paralel dil’den de söz etmek mümkün.

‘Paralel dil’: Bazılarının adlarını yukarıda saydığım bu İkinci Yeni şairleriyle birlikte, ne birinci ne de ikinci yenilerden olan, ama hep ‘yepyeni’ olan bir dilin ve şiirin adı olarak durur Gülten Akın. İkinci Yeni’den değildir, ‘hepyeni’, ‘dahayeni’, ‘yepyeni’dir, ve onlarla eşzamanlı olarak bir ‘paralel dil’ kurmuştur. Bu ‘paralel dil’, erkeğe paralel ama onunla ‘eşit’ sayılmayan kadının şiire taşınacağı, kendi şiiriyle de tanışacağı dildir.

Böylece bir anlamda Gülten Akın, İkinci Yeni’nin bir temel eksiğini de gidermiş, tamamlamıştır. İnsanın özgürlüğüyle, zaman zaman varoluşçu, zaman zaman Marksist anlamlarda ilgilenmiş, ama kadının özgürlüğü, bireyliği, bağımsızlığıyla, ‘aşıkane’ ve ‘şairane’ tavırlar dışında neredeyse hemen hiç ilgilenmemiş bu şiirin bu büyük, yaşamsal eksiğini gidermek de, doğal olarak bir kadın şaire düşmüştür. İkinci Yeni’nin ‘açığını kapatan’ ve neredeyse onun ‘eksiksiz’ bir şiir olarak sürmesini sağlayan bu hamle Gülten Akın’dan gelmiştir. Sanırım bunun üzerinde de hemen hemen hiç durulmamıştır.

İnsanın en doğal iki hali: Kadın ve şiir

Kadın ve şair olmak, galiba sezgiyi iki kere getiriyor. Gülten Akın’ın kuşkusuz kendi varlığından ve kimliğinden yola çıkarak başlattığı kadın direnişi, kadınların kültürde ve uygarlıktaki büyük paylarının tanınması, yaratıcılıklarının bilinmesi, anlaşılması yönünde de bir çabadır, girişimdir aynı zamanda. Yukarıda değinmiştik, Gülten Akın’ın şiiri 1950’lerde, adeta 1980’lerde Türkiye’de de gelişen kadın hareketinin, kadının ‘birey’ olmasının ve özgürleşmesinin bir habercisi, öncüsü ve sezgicisi gibidir. Gülten Akın kadın olmanın bütün hallerine doğallıkla sahip çıkar şiiriyle; özgür kadına da, tutsak kadına da, evli kadına da, bekar kadına da, anne kadına da… Çünkü kadın bir kültür yoğurucusudur, ‘devlet ana’ değil, ‘şiir ana’dır, ‘şiir maya’dır. Zira içinde, adında ‘devlet’ geçen her şey, her yapılanma, kadını baskı altına alan erkek egemen bir mekanizmadır.

Kadın olmak, şair olmak, kadın ve şair olmak, Gülten Akın’da ‘rastlantısal’ bir ‘oluş’ değildir. Öte yandan Mallarme’nin düşlediği gibi, şiir de bir bilim değildir. Ama Gülten Akın adeta bir ‘iç hazırlık’ sürecinde, ‘içini biriktirmiş’ bir şair olarak, bir kadim ‘kadın uygarlığı’nın, medeniyetinin ve ‘kadın kültürü’nün, yani bir süreklilik zincirinin kopmaz bir halkasını oluşturmuştur. Belki de zayıflamış olan, paslanmış olan ve bu haliyle de koptu kopacak bir bağın, bir zincirin, yeniden tutturulmasında, lehimlenmesinde, sürdürülmesinde onun ‘tekil’ olarak başlayan çabası ve sözü, ‘çoğul’ karşılıklar bulmuştur. Tek başına “kestim kara saçlarımı” dizesi bile, adeta kadın dayanışmasının, özgürlüğünün sloganı olmuştur.

Peki o bunu bir ‘politik bilinç’ olarak mı istemiş, amaçlamış ve öngörmüştür? Onun sessizliği, ‘öfkesizlik hali’ ve ‘bağışlama erdemi’, nihayet yaşamından, şiirinden ve eyleminden yola çıkarak söylenebilecek ‘sabır burcu’ndan bir insan ve şair olması, bunu ‘politik’ olmaktan çok ‘poetik’ bir bilince taşıdığını ve bilinçle taşıdığını işaret ediyor. Ali Galip Yener Şairin Sabrı(Mühür Y., Ocak 2012) kitabındaki “Uzak Bir Kıyısında Acının Gülten Akın Şiiri Üzerine Notlar” (agy, s.86-92) başlıklı yazısında, Julia Kristeva’nın bir tesbitini de anımsatarak, “kadından kastettiğim temsil edilemeyen, söylenmemiş olan, adlandırılmaların, sınıflandırılmaların ve ideolojilerin dışında kalmış olanlardır.’ Onun şiiri, bir yandan kadının adlandırılamama ve temsil edilememe halini aşarken, öte yandan bunu kadınlık durumu bağlamında içe dönüklükle, öfkesizlikle ve sabırla telafi etme yoluna gitmiştir.”(s.89) diyerek, “Sabır İçin İlahi” şiirini buna örnek gösteriyor: “Çağrılı geldimdi, uzunca eğlendim / Sonsuz duracakmış gibi güldükçe insanlar / Gidecekmiş gibi gülümsüyorum / … / Yüreğimde kıldan testere / Bir yanartaşı yürüyorum döne döne / Hayatın dilvermez karıncasıyım / … / Günle yarışan bedenime dokunsam / Acıyor mu vurdukları yer eskisi kadar / Belki ben alıştım / … / Ses vermiyor özlediğim, susturmuşlar / Yok, sevgiden yandım / Savatlı gümüşüm, eskimezim / Sabrı deniyorum.”

İsteyerek, bilerek, bilmeden ya da tesadüfen oluşlarla açıklanamayacak bir durum bu. Bana kalırsa, Gülten Akın’ın ve şiirinin doğallığı kadar, ‘doğal’ bir durum bu. Her şeyin buluştuğu anlar, mekanlar, zamanlar ve insanlar vardır. Cumhuriyetin ilk büyük şairlerinden Gülten Akın’ı, şiirinin yanı sıra daha da büyük kılan şey, bağlısı olduğu cumhuriyete de, pek çok açıdan olduğu gibi, kadın sorununda da eleştirel yaklaşması, onu sorgulamasıdır.

Şiirin ve kadın olmanın, insanın ve tabiatın en ‘doğal’ hallerinden biri olarak tezahürüdür Gülten Akın. Ve yalnızca kendi burcunun, ‘sabır burcu’nun da sanırım tek şairidir.

0
2051
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle