17 ŞUBAT, SALI, 2015

Renksiz Adem

“Sıkıcı” kahramanların nadirliği göz önünde bulununca acaba en büyük korkumuz sıkılmak mı diye bir soru beliriyor aklımda. Ya da sıkıcı bulunmak? Bunca hız ve kaçış, bunca yüzeysel salınış herhalde durmaktan, statik kalıp yerimizde saymaktan hiç haz etmediğimizdendir. Peki durmak bir kaybediş midir? Tüketim toplumu inşa ederken, doyumsuzlukla kuşatılmışız... Bir sonraki, bir sonraki diye programlanmışız.

Pelin Batu yazdı…

Renksiz Adem

Silik, sünepe, kılıbık, mahcup. Donuk, dişsiz, sıkılgan, ürkek...

Bu alacalı hızlı dünyada yok yer, flu kahramanlara, sönük/soluk kalanlara.

Kötüyse, en kötüsünden olacak. Amerikan psycho misali cinayet hayallerini kan ile ateşleyecek. İyiyse pembe popolu bir melaike gibi kendinden geçip geçirtecek. Ya çok hızlı olacak; edebiyatta ve filmlerde fink atan vampirler gibi. Ya çok yavaş; Doğu mistisizmine yakışacak sükûnetle. Aradakilerden sıkılırız biz. Grinin bir renk olduğunu söyleyebilir miyiz? İhtiyarları sevmeyiz biz, bilge ve balıkçı olmadıkça. İyiler sıkıcıdır; mürebbiyemsi Jane Austen karakterlerine kim tahammül edebilir ki? (Tabii, kaçmak istediğimiz artık olmayan bir diyarsa, o başka). Cowboylar ülkesinde, ağır olan kurşunlanır, salah olan enayi sayılır: No country for old men. Kaybedenler asılır, Kafka’nın sonsuz koridorlarında salınır. İşte böyle bir dünyadayız. Grinin tonları içinde boğulmaca...

Peki bu tahammülsüz, zamansız zamanda, kahramanını renksiz bir adem yapmak, akıl kârı mıdır? Ak ve kara arasında savrulurken,  mavi ve mavilik içinde yüzüyorken, kızıla kırmızıya düşerken, bakar mıyız “renksizim” diye bağırana? Bence bunu ancak çok sağlam bir yazarsanız yapabilirsiniz, yoksa kimsenin sabrı yok artık araflara, ruhsuz adem ve kadınlara. Hadi M’lerden gideyim. Mesela bir Melville’seniz, bir balinanın içine saplanmış insanların hikâyesini öyle bir anlatırsınız ki, kahramanınız ne kadar sinir olursa olsun, yüzdürürsünüz bizi okyanusta, tuza boğmak pahasına. Bir Mansfield’seniz, yıllarca içinize atıp konuşamadığınız bütün o bet ecinnileri bir karakterinize zerk edersiniz. O aslında sessiz bir çığlık bile atamayan, sıkışmışlığı dillendirmez. Onun kadınları konuştukça ses vermez, konuşmadıkça “dillenirler”. Mansfield ne de olsa Modernizm’in çorakülkesindendir. Son bir örnek de günümüzden. Bir Murakami iseniz, güzel bir suret ve vasati bir zihinden mürekkep renksiz bay Tsukuru Tazaki’nin hayatını öyle bir tasvir edersiniz ki, aslında soluğun, envai rengi nasıl ön plana çıkarttığını idrak edersiniz. Renksiz bir karakteri anlatma iddiasında olan işbu roman, ancak gölgelerle oynarsa renksizliği alt edecektir. Neyse ki kuytular, Murakami’nin en rahat hareket ettiği yerlerdir. Burada, müntehir kadınlar ve kült liderliğine soyunmuş feylesoflara karşı renksizlik, aslında asal renktir. Sıkıcı kahramanımızın edilgenliği, sizi duvar tırmandıracak kıvama getirdiği an, Murakami dehası devreye girer. İçimize bir kuşku düşürür. Gerçek ve hayal, doğru ve yanlış arasındaki hududu bulandırarak, pasif karakterine karşın bizi aktif kılar. Tamam, hareket yaratma sanatını, geniş ummanlardan ilaçlı havuzlara çekmiştir ama orada öyle bir tekinsizlik hükmeder ki, en canavarlı denizden bile daha dalgalıdır. Yani nefesinizi keser.

Bu liste çok uzamaz zira özellikle son yüzyılda, başkahramanlarımız belli arketiplerin uç noktalara çekilip sokulmasıyla yaratılıyor. “Sıkıcı” kahramanların nadirliği göz önünde bulununca acaba en büyük korkumuz sıkılmak mı diye bir soru beliriyor aklımda. Ya da sıkıcı bulunmak? Bunca hız ve kaçış, bunca yüzeysel salınış herhalde durmaktan, statik kalıp yerimizde saymaktan hiç haz etmediğimizdendir. Peki durmak bir kaybediş midir? Tüketim toplumu inşa ederken, doyumsuzlukla kuşatılmışız... Bir sonraki, bir sonraki diye programlanmışız. Saçmalayalım, ama neme lazım, sıkıcı olmayalım. Oysa ne günahı var sıkıcı ademlerin? Biraz kazısak yüzeyi, neler keşfederiz, çünkü, romanların, şiirlerin, hikâyelerin, filmlerin yazarı aslında biziz. Sırtımızda hayali bavulları taşıyan bizler, her hikâyeye kendi lensimizi taktığımız için, aslında renklendiriciler, biziz. Baudelaire gibi serzenişte bulunmaya mecalim, sıkıcıya zarif bir yaratık muamelesi çekme isteğim yok. Onu altına da bulayacak değilim. Ama bana detaycılık hastalığı teşhisi koymayacaksanız, şu itiraf ile bitireyim: ben sıkıcı olanı severim, çünkü orada kâşif benim. Ayrıca, Defne halet-i ruhiyesinde isem, yani koşmak, koşmak ve ağaçlara karışma yoluna girmişsem, o zaman ne güzel şeydir sıkıcı olandan kaçıp ferahlığa kavuşmak. Diyeceğim o ki, renksiz ademlerin kıymetini bilelim. Onları, kötülük çiçeklerinin bahçelerine gömmeyelim. Bir dursak, ne çok renk parlayacak. Bir sussak, ne çok ses duyulacak.  

0
2699
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle