29 NİSAN, ÇARŞAMBA, 2015

POST Öykü ile söyleşi

Öykü yükselişte. Bunun sebebinden emin değilim; öykünün zamanın ruhuna uygun bir edebi tür olduğunu söyleyenler var; öykünün “nadas usulü gibi” on yıl iyi verimler verip on yıl durulduğunu şimdilerde bereketli dönemde olduğumuzu söyleyenler var... Uzatabiliriz; yanına başka sebepler koyabiliriz... Ben sebebini açıklamakla boğuşacağıma bu durumun tadını çıkarıyorum açıkçası.

Haydar Ergülen, Aykut Ertuğrul ile Post öykü hakkında söyleşti…

POST Öykü ile söyleşi

İki aylık öykü dergisi POST Öykü, Kasım-Aralık 2o14’te ilk sayısını yayımladı. Kutluyorum. Her yeni yayımlanan öykü dergisiyle sanki yeni bir öykücü doğmuş gibi gelir bana. Bu yeni doğan öykücüyü de içtenlikle selamlıyorum. Sevgili Aykut Ertuğrul, senin yayın yönetmenliğinde yayımlanan POST Öykü'yü niye yayımladınız diye sormayacağım. Çünkü harikulade sunuş yazında, “Postumuzu Serdik...” demişsin zaten. Eh bize de hoş geldi safa geldi anlamında POST geldi dost geldi demek düşer. Derginin çıkış gerekçesi olarak 'kader' demişsin, öyleyse biz de 'kaderi güzel olsun' diyelim...Ve senden derginin çıkış öyküsünü dinleyelim.

Yeni öykücülerle açılıyor POST'un sayfaları. Doğrusunu istersen öyküde gözü kalmış bir şiir yazarı olarak, öykü dergilerini ilgiyle izliyorum, bilhassa genç öykücülerin kitaplarına da yetişmeye çalışıyorum. Yalnız şunu itiraf etmeliyim ki, bu hususta artık ziyadesiyle zorlanıyorum. Neredeyse yeni şiir kitabı kadar yeni öykücülerin de kitapları yayımlanıyor. Özellikle öykü kitabı yayımlayan Alakarga, Aylak Adam, Dedalus gibi yayınevleri var. Hareket-bereket ilişkisinden yola çıkarak neler söylemek istersin bu konuda?

Öncelikle Post adına “hoş bulduk”, kendi adıma mahcubiyetle karışık “teşekkürler” sevgili Haydar abi. Dergi ve kendi adıma ayrı ayrı cevap vermek her gün biraz daha zorlaşıyor bu arada. Ne ben kalıyoruz ne Post gide gide; koca bir “biz” var Post’ta bizden içeri. Malumun derginin, dergiciliğin de en güzel tarafı bu. “Dergileri ‘biz’ çıkarır; ‘ben’ler yok eder diyerek senin güzelim sunuşundan hız –gaz da diyebiliriz- alarak bir aforizma bırakayım şuracığa. Ve cevaplara geçeyim:

Öykü yükselişte. Bunun sebebinden emin değilim; öykünün zamanın ruhuna uygun bir edebi tür olduğunu söyleyenler var; öykünün “nadas usulü gibi” on yıl iyi verimler verip on yıl durulduğunu şimdilerde bereketli dönemde olduğumuzu söyleyenler var... Uzatabiliriz; yanına başka sebepler koyabiliriz... Ben sebebini açıklamakla boğuşacağıma bu durumun tadını çıkarıyorum açıkçası. Öykü okuyorum, benimle aynı kuşaktan öykücülerin, yaşı benden genç olanların dergilerde iyi öyküler yayımlayışını izliyorum. O öykülerin kitaplaşmasını, ikinci kitapları vs. İşin güzel yanı bu dalga, hâlâ zirve noktasına ulaşmadı, kabarmaya devam ediyor gibi geliyor bana. 

A'mak-ı Hayal bölümü hayli kapsamlı, Necip Tosun'un “Rüya Hikayeleri” başlıklı yazısı doyurucu, çeviri öykü ve öykü kuramı üstüne telif ve çeviri yazıların varlığı sevindirici. En çok da Şule Gürbüz söyleşisi heyecanlandırdı beni. Çok sevdiğim bu yazarımız şairler üstüne de çok etkileyici şeyler söylüyor. Derginizin bölümleri, bundan sonraki konuları, konukları hakkında da biraz konuşalım istersen. 

Bir heyecanla dergiye o kadar çok bölüm ekledik ki dergiyi inceltmek mümkün olmuyor abi; ukalalık olsun diye demiyorum, biz heyecandan ne yaptığımızı biliyor muyuz ki? Dergi işinde -bilirsin- üç dört kafa bir araya gelmeye görsün; yüksek sesli, bol kahkahalı muhabbetler başlar ve hemen yeni köşeler açılır, yeni yazılar yazılır; dosyalar hazırlanır. Bir dergiyi dergi yapan biraz da budur zaten. Bizim dergide de -Allah eksikliğini göstermesin- durum farklı değil.

Çok eğlenerek hazırladığımız bazı bölümler var; bunlardan bahsetmek isterim biraz:

“Yeni Başlayanlar İçin Edebiyat Sözlüğü” mesela... İstiyoruz ki tamamen yazarların tanımlarından oluşan bir sözlük olsun bu. Bir yazar, edebiyat ortamında tespit ettiği bir durumu -özellikle de arızaları- kavramsallaştırsın ve bize metin olarak göndersin. Böylece, bu maddeler biriktikçe ortaya, içinde tüm kusurlarıyla, iyilikleriyle kendimizin olduğu bir “2000’li yıllar edebiyatı manzarası” çıksın. Hatta şöyle hayaller kuruyorum; bir, iki, üç yıl sonra -ne zaman olursa artık- biriken bu maddelerden küçük bir kitap hazırlayıp “edebiyat ortamları prospektüsü” olarak ilaç niyetine dağıtalım. Edebiyat hem derdimiz, hem ilacımız hem prospektüsümüz oldu bu paragrafta değil mi? Olsun.

Bir de hazırladığımız her bölümde -ilerleyen sayılarda daha çok dikkat çekecektir- öykü hikaye ayrımını doğru yapmaya çalışıyoruz. Öykü, şu an dergisini de çıkardığımız türün adı bizim için. İşte, ortalama 200 yıllık bir tarihi olan, modern, İngilizcesi “short story” olan, yazadurduğumuz filan. Ama hikaye, daha geniş kapsamlı bir kavram. Bir öykünün hikayesinden -ki ilk sayıda var- bahsedebiliriz, romanın hikayesinden -ki ikinci sayıda var- , şiirin hikayesi -ikinci sayıda var- filmin hikayesinden -ki üçüncü sayıda olacak gibi- bahsedebiliriz. Derdi olanı konuşturan, hatta Randall’dan ilhamla ontolojik ihtiyacımızın adı hikaye. Bizi biz yapan hikaye. Öykü, öykücülerin zanaatı, hikaye varlık sebebi; şairin, romancının, eleştirmenin de olduğu gibi.

Bu ayrım -en azından bizim ayrımımız- belirsin diye bunu vurgulayan köşeler yapacağız. İkinci sayıda İlhami Algör söyleşi konuğumuz olacak; şu sıralar ikinci sayının dizgisi bitti, bence okurların çok beğeneceği, tam İlhami Algör’e yakışır, tam bizim onu sevme sebebimize yakışır bir söyleşi oldu.

Bir öykü dergisi olduğumuz için öykü/kurmaca yanı ağır basan yazarlarla konuşmak istiyoruz; özellikle ilk yıl. Az önce öykünün yükselişi bahsinde kabardığını söylediğimiz dalgayı daha da kabartmak için. Hazır rüzgârı arkamıza almışken yelkenleri hepten şişirelim diye.

Dergiler için şöyle bir durum var; merkez dergiler, devlete benzer; müfredatı belirler; sürekli kurallar, listeler, kontrol formları yayımlama eğilimindedir. Karanlık odaklarla işbirliği içinde olduklarından filan değil, doğaları böyle olduğundan. Usta yazarlar, büyük profesörler, büyük dosyalar buralarda boy verirler. Burada genç yazarlar bile büyük sözler etme ihtiyacı hisseder; ağır sözler...

Ama bizimkisine benzeyen dergiler, daha çok sokak hareketlerine benzer. Liste bozar, müfredattan kaçar, en önemlisi de ne yapıyorsa yapsın, onu yaparken eğlenir. Gençleri taşır, gençleri bulur, ustaları heyecanlandırır, yerine göre onları da gençleştirir.

​Anlatırken bu iki dergicilik anlayışı arasında gerilimli bir mücadele varmış gibi anlattıysam yanlış anlatmışımdır. Devlet benzetmesinden dolayı belki de. Bu iki mecra karşılıklı olarak birbirini besler, birbirine malzeme taşır; edebiyat dergiciliğinin iki boyutunu, madalyonun iki yüzünü temsil eder. Bunları niye anlattım? Bazen ağır konulara dalsak da temel de hep ikinci tanımın içinde görüyoruz kendimizi. Evlenilecek değil, eğlenilecek dergi yani.

Bence POST'un asıl sürprizi, öykü atölyesi. Nasıl bir atölye? Elias Canetti'nin Kulakmisafiri- 50 Karakter (Payel Y.) kitabından hareketle, Canetti'nin tamamlayamadığı 8 ciltlik romanı için tasarladığı bu karakterlerin öyküsünü yazmalarını istiyorsunuz okurdan, yazardan. Bu çok ilginç düşünce nasıl oluştu? Nasıl gelişecek?

Öncelikle ekip olarak hepimiz sınırların, yaratıcılığı tetiklediği konusunda hemfikiriz. Yaratıcı gücün bu tip “tahriklerle” daha kolay ortaya çıktığını düşünüyoruz. Elli Karakter bittikten sonra da daha şimdiden bir sürü atölye fikrimiz var. Bir atölye kapsamında öyküler yazmak hem ekip ruhunu canlı tutan bir yazı eylemi hem de dergiye katılan/katılacak olan arkadaşlara aslında şunu demiş oluyoruz: “Biz seni aramızda görmek istiyoruz tamam ama önce birbirimize iyi niyetimizi kanıtlamalıyız; sen de bizim için bir şeyler yap. Bize taze, bizim için yazdığın bir öykü gönder. Bizim heyecanımızı paylaştığının ispatı olacak bir öykü. Aksini düşünüyorsan senin için üzgünüz ama bu iş gerçekten emek istiyor” Belki biraz itici görünüyor ilk bakışta ama düşününce mantıklı Elli Karakter ise şöyle doğdu; Canetti’nin ilgili kitabını Gökdemir İhsan tavsiye ederdi bize. Hatta bildiğim kadarıyla o da kendi kurmaca atölyesinde buradan yola çıkarak öyküler yazdırıyordu. Dergiye henüz gebe kaldığımız vakitler bu kitap da elimin altındaydı; Notos’un bir sayısında Flannery O’conner’ın -galiba “Öykü Yazmak” başlıklı- müthiş yazısında öyküde karakterin önemine vurgu yapan cümlelerinden çok etkilenmiştim. Mealen şöyle diyordu: “Henüz karakterlerini iyi tanımadığım öyküleri yazmaya çalışırken hep çuvalladım ama bildiğim tanıdığım bir karakteri kullandığım her denemem iyi bir öyküye dönüştü” Burada öykünün bir karakter oluşturmaya ne kadar müsait olduğu değil konu; bunu vurgulamak gerek; öykünüzde karakter belirgin olsun ya da olmasın, yazacağınız şeyi/durumu/kişiyi zihnen ve kalben tanımalısınız. Bana göre de iyi öykünün şartlarından biridir. Yazıyı okuyup “işte bu, işte bu” diye derin nefesler alırken “Elli Karakter”in kapağının derginin altından bana sırıttığını fark ettim. Hazırlanmış ama yazılmamış öyküler; bir çeşit yazınsal miras gibi! Canetti’ye Körleşme’si için bir teşekkür. Sonra heyecanla arkadaşlarımla paylaştım bunu; sonra birçok öykücüye mail attım. Ve devam ediyoruz.

POST'la dost olmak isteyenler ne yapmalı, derginize öykü gönderecek olanlar nelere dikkat etmeli?

Atölyeye katılmalarını istiyoruz. Sebeplerini yukarıda anlattım. Takdimde de “seviyorsan gel konuş” dedik. Bizimle konuşmak için en iyi yol bu. Atölye için yazılmış öyküleri heyecan ve ilgiyle okuyoruz; atölye dışında gelen öyküleri de okuyoruz ama ne yalan söyleyeyim biraz gönlü kırık ve umutsuzca... Öyküyle, bir dergiyle “ciddi düşünmenin” ispatı olarak görüyoruz atölyeyi galiba.

Onun dışında dostuz zaten, bizi okuyan; yorumlarını bizden esirgemeyen -ya da esirgeyen- herkesle dost hissediyoruz. 

Çok teşekkürler, POST'a uzun ömürler...

Biz teşekkür ederiz abi.

0
2095
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle