26 MART, PERŞEMBE, 2015

PAN, MÜZİĞİYLE BÜYÜLEMEYE DEVAM EDİYOR

Yakından Yayınevleri yazı dizimize Pan Yayıncılıkla devam ediyoruz.

‘Hayatınızda önemli kararlar verdiğinizde borozanlar çalmaz, kader sessizce yerine gelir...’*

PAN, MÜZİĞİYLE BÜYÜLEMEYE DEVAM EDİYOR

1980 öncesinde, Boğaziçi Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi almaktayken, Türk Müziği Klubü’ne üye olan ve koroda söylemenin ötesinde, klüpte aktif olarak çalışan bir grup genç onlar. Türk Müziği’nin değerli isimlerini üniversitede ağırladıkları bir sempozyumun ardından, konuşulanları kitaba dönüştürmeye karar veriyorlar... Matbaa, kurşun dizgiler, kitabı defalarca okuyup, düzeltmeler için tekrar baskıya yetiştirmenin haz veren telaşı derken, yaptıkları işe hayran kalıyorlar. Gençlerin mezuniyet sonrası planlarına, mesleklerini yapmakla birlikte, ortak bir yayınevi açmak da giriyor. İş yaşamının kapatamayacağı kültürel boşluğu, bu yolla dolduracaklarını düşünüyorlar. Temaları belli, müziğe gönül vermiş gençler olarak, kaynak sıkıntısı çektikleri bu alandaki ihtiyacın epeydir farkındalar...

Üniversiteden ve bir anlamda Müzik Klubü’nden de mezun olan gençlerden Gençer Çifti, 1986 yılında Pan Yayıncılık’ı kuruyor. Bir süre mesleklerini yapan çiftin hayatları, sonrasında ‘Pan’ın etrafında dönüyor. Zaman içerisinde, seçtikleri başka temaları da müziğin yanına ekliyorlar. Diğer yandan, kendi yayınlarıyla birlikte, Türkiye’de basılan tüm müzik kitaplarını okurlarıyla buluşturmak amacıyla, Pan Kitapevi’ni açıyorlar. Beşiktaş’daki kitapevi yıllar içerisinde, akademisyeni, öğrencisi, müzisyeni, müzikseveriyle, yolu müzikten geçenler için eşsiz bir merkez oluyor.


Zengin, mütevazı ve sıcak...

Pan’ın kurucuları, şimdilerde tatlı bir heyecan yaşıyorlar zira kitapevinin yakınındaki binada, bir müzik kütüphanesi açtılar. Kitapevi’nde yaptığımız söyleşinin ardından, Tabar Kütüphanesi’ne geçiyoruz. Buram buram kitap kokusunu içimize çektiğimiz kütüphanede, Klasik Türk Müziği ve Batı Müziği’nin tarihinde geziniyoruz. Ciddi bir emekle, özenle, müziğe ve kitaba duyulan karşılıksız sevgiyle inşa edilmiş bir mekan burası. İçindekilerle zengin, duruşuyla mütevazı, karşılamasıyla sıcak. Tıpkı kurucuları gibi...

Işık (Tabar) Gençer ve Ferruh Gençer, özlem duyduğumuz insanlardan. Yıllar önce gönüllerini kaptırdıkları yayıncılıkla nefes alıp veriyorlar. Onu bir meslek olarak görmenin ötesinde durduklarını, büyük bir sosyal sorumluluk projesi olarak algıladıklarını anlıyorsunuz. Umutsuzluk yaratabilecek olayların üstesinden, daha fazla sorumluluk alarak geliyorlar. Şikayet etmeden, değerlerinden taviz vermeden yürüyorlar hayallerine...

Kulağınız Pan’da olsun... Büyülü müziğini duymaya devam edeceksiniz...

*Anais Nin

Yıllardır pek çok kişiden duyduğunuza eminim. Yayıneviniz için seçtiğiniz isim de, onu görselleştiren logosu da mükemmel.

Işık Gençer: Biz de çok memnunuz. Ben bir makam ismi olsun istemiştim ancak o zaman tek bir müzik türüyle sınırlanacaktı. Oysa ‘Pan’ herşeyin içinde var. Hem mitolojik olarak, hem pan flüt olarak var. Klasik Türk Müziği’nde de kullanılmış, ‘miskal’ olarak geçiyor orada da.

Ferruh Gençer: Sonradan, değişik müzik müzelerinde de gördük ki, Avustralya’dan özellikle Güney Amerika’ya ve Afrika’ya kadar herkes kullanmış. Pan, ilkel bir alet aslında. İnsanların aklına ilk gelen, değişik uzunluklardaki boruları yan yana getirip üflemek olmuş. Bu yüzden, hemen hemen her kültürde var. 

Ülkemizde müziği ‘okumaya’ ne kadar ilgi gösteriliyor? 

IG: Gittikçe, daha az kültürlü olmanın marifet olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bu bize çok ağır geliyor. ‘Kitap okuyor musunuz, bir kitap hediye edeyim size’ diyorum. ‘Ben kitap okumam’ diye cevaplıyor ve bunu adeta övünerek söylüyor. Böyle bir dönemdeyiz... Üç dört yıl kadar önce, İdil Biret’in bir konuşmasını dinlemek için Boğaziçi Üniversitesi’ne gitmiştik. İdil Hanım, ‘ben istediğiniz kadar piyanist yetiştiririm, siz onları dinleyecek kişileri yetiştirebiliyor musunuz?’ diye sormuştu. O konuşma sırasında, Ferruh ile aynı şeyi düşünmüşüz. Eğer biz otuz senedir çocuklara müziği sevdirecek kitaplar yayınlamış olsaydık, ki bu altı nesil eder, konserlere gidecek kişileri şimdiye kadar yetiştirmiş olurduk. Biz, müzisyenler okuyarak gelişirler ve daha iyi müzik yaptıklarında daha fazla dinleyiciyi müziğe çekerler, diye düşünmüştük. Kendi yetişmemizden böyle bir anlayışa sahiptik. Oysa müzisyen, öncelikle çalgısını iyi çalmakla mükellef. Başka bir şey okumak istemeyebilir yani müzik tarihini bilmesi gerekmiyor iyi gitar çalması için. Öyle olursa daha iyi olur ama böyle bir gereklilik yok. Biz buradaki matematiği bozuk kurmuşuz, onu anladık. Dinleyiciyi yetiştirecek kitaplar yayınlamış olsaydık, onlar da müzisyenleri daha iyi müzik yapmaya zorlarlardı. Bizim kitaplarımız da daha çok okunurdu.

FG: Biz, bir kitabın ne kadar etkili olabileceğini ‘Sofie’nin Dünyası’nı yayımladığımızda gördük. Onu bastığımızda çok eleştiri almıştık. ‘Bu bir felsefe kitabı değil, çok eksiği var’ diye eleştirdiler. Oysa aynı zamanda bir öğretmen olan Jostein Gaarder, bunu on üç on dört yaş çocuklarına, felsefeyi sevdirmek amacıyla yazmış. Biz kitabı yayımladıktan sonra, liselerde felsefe kulüpleri kurulmaya, öğrenciler felsefe olimpiyatlarına katılmaya ve orada dereceler almaya başladılar. Bu olumlu gelişmeleri niçin kitaba bağladığımızı soracak olursanız, yapılan röportajlarda öğrencilere ‘neden felsefe’ diye sorulunca, çoğunun ‘Sofie’nin Dünyası’nı okudum’ cevabını verdiğine şahit olduk. Keşke bunu müzikte de yapabilseydik. 

Bundan böyle müzik ve yanına koyduğunuz diğer temalarda da, çocuklar ve gençlere yönelik yayınlara öncelik vereceğinizi anlıyorum.

IG: Evet, özellikle müzik konusunda çocuklara ve gençlere öncelik vereceğiz. Bu anlayışla yayımladığımız ilk kitap Britanyalı çellist Steven Isserlis’in ‘Beethoven Çorbayı Neden Fırlattı’ başlıklı kitabı. Bu kitabın devamı olarak, aynı yazarın ‘Handel’in Kıpır Kıpır Peruğu’nu yayımladık. Türk Müziği ve Halk Müziği’ne yönelik olarak gençler için kitap yazdırmaya çalışıyoruz.

FG: Olmayan bir şeyi yapmak çok kolay değil. Dışarıda pek çok kitap çıkıyor fakat bunları tercüme etmek yetmiyor, yerlileştirilmesi de lazım. Yerli bir şey yapmaya kalksanız, onu da yazacak insanları bulmak zor. İnsanlar böyle bir şey yapmayı düşünmüyor zira çocuğa ulaşacak dili yakalamak kolay değil, bu alanda çalışmayı gerektiriyor. 

Türkiye’de e-kitap satışlarının da çok düşük olduğunu görüyoruz. Bu durumu, yayıncı kimliğinizle değerlendirir misiniz?

IG: Katıldığımız bir toplantıda bazı yayıncılar, e-kitaba yönelmek istemediklerini belirttiler. ‘Çocuklarımıza ne miras bırakacağız’, ‘kitabın kokusu ne olacak’ gibi romantik sebepler öne sürerek. Sel gelirken, ‘dur su, beni ezme’ demek bu. Kitabın kokusunu da yaparlar demiştim. Nitekim yaptılar, basıyorsunuz düğmeye koku geliyor...

FG: E-kitabı kendiniz yapıp satamıyorsunuz. Bir yazılımı, şifrelemesi var, biraz zahmetli bir süreç. Türkiye’de Idefix başlatmıştı, biz de oraya ilk katılanlardan biriyiz. Ancak bu konuda hak yönetimiyle ilgili bir sıkıntı var ülkemizde. Bunu aşmak için, Yayıncılar Meslek Birliği’nde merkezi bir sistem kuruluyor. Kitaplar oraya yüklenecek ve satış oldukça sistem üzerinden gelecek bilgiler, kitabın yayıncısıyla birlikte yazarı ve ajansı tarafından şifreyle izlenebilecek. Özellikle yabancı yayıncılar, kontrol edemedikleri bu sürece dahil olmak istemiyorlardı. Sistemde yeteri kadar kitap olmamasının ana nedeni bu olsa da, bazı yazar ve çevirmenlerimiz de kitaplarının mutlaka basılı olmasını tercih ediyorlar. Güvenlik konusu hallolduğunda, onlar da fazla direnemeyecektir.

Konu yazarlardan açılmışken... Kitap yazmak isteyen ve bunun basılmasını hayal eden yazar adaylarını günümüzde neler bekliyor?

IG: Biraz zor bir zamandayız bence çünkü şu anda herkes yazıyor ve herkes çok güzel yazdığına inanıyor. ‘Gerçek yazarlık nedir?’ meselesinin bir daha tartışılması gereken bir yerdeyiz. Her gün bir roman ya da hikâye kitabı geliyor bize. Mesela diyor ki, ‘bir Kafka’yı kaçırmak istemiyorsanız romanımı okuyun’. Ya da, ‘size gönderdim, okuyun bana fikrinizi söyleyin,’ diyor emir kipiyle... Bize gelen romanları, hikâyeleri ne bizim ne de herhangi bir yayınevinin seçme imkanının kalmadığını düşünüyorum ben. Ancak kendi işimizde durum farklıdır. Biz müzikle ilgileniyoruz ve bu alanda ne yaptığımızı biliyoruz. Genel olarak müzik dünyasını yakından tanıdığımız için bizim işimiz daha kolay. Kitap yazan, belli bir konu üzerinde araştırma yapanlar doğrudan bizimle irtibat kuruyorlar.

FG: Mao’nun bir lafı vardır, ‘bırakın yüz çiçek açsın, yüz düşünce birbirleriyle yarışsın’ diye. Internetle birlikte engeller müthiş azaldı ve tabii bu kişilere çok fazla cesaret veriyor. Yazdığınızı siber âleme anonim olarak atıyorsunuz, okuyan okuyor; editöre bir şey teklif etmek gibi değil. Benim bildiğim kadarıyla, New York Times, Washington Post gibi gazeteler, ‘blogger’lardan yazar devşiriyorlar. Orada bu iş çok daha canlı ve ciddiye alınıyor. Bizde Hürriyet benzer bir şey yapmaya çalışıyor, keza, T24 de. Çok düzgün yazılar yazan, iyi analizler yapan insanlar var. Bir paragrafta zaten dikkatinizi çeker o, eğer iyiyse. Hakikaten çok fazla yazı var ancak bir zaman sonra seçilebilir oradan birkaç kişi. Bunun önemli bir şans olduğunu düşünüyorum.

Geçtiğimiz günlerde, Tabar Müzik Kütüphane’sini açtınız. Bu da bizler için kıymetli bir şans. Bir müzik kütüphanesi kurma fikri nasıl oluştu?

IG: Babam Uğur Tabar bir koleksiyonerdi. O da bir mühendisti ancak Türk Müziği’nin ses sistemi ile uğraştı. Bir şeyle meşgul olduğunda, o konuyla ilgili herşeyi almak isteyen bir adamdı. Ondan bana büyük bir kütüphane kaldı, bunun ağırlığı da müzik. Sonrasında, Romen asıllı Amerikalı yazar Eugenia Popescu-Judetz vefat etti ve kütüphanesini bize bağışladı. Eugenia, dünyada ‘Dimitri Kantemir’ uzmanı olarak bilinen nadir müzikologlardan biriydi. Biz, birbirinden değerli on iki kitabını yayımlamıştık. Bu iki kütüphanenin üzerine, yıllardır topladığımız müzik kitapları yani kendi kütüphanemiz eklendi. 

Kütüphaneden herkes faydalanabilecek mi?

FG: Evet, isteyen gelip çalışabiliyor. Biz açılışı yapmadık ama öyle güzel duyuldu ki... Öğrenciler geliyor, yerli ve yabancı araştırmacılar da. Kitapların kütüphane dışına çıkmasına ve fotokopi çekilmesine değil ama sayfalarının fotoğraflanmasına izin veriyoruz. Belki sonradan bir kulüp de kurarız, bir dayanışma kulübü mesela. Kataloglama sonrasında internete de açacağız.

Bu süreçte yalnız mıydınız? Özel sektörden veya devletten destek aldınız mı?

IG: Bugüne kadar talep etmemişizdir insanların yardım etmesini ancak kütüphane kurulurken alenen istedik. Resmi kurumlardan bize makul kirası olan bir yer gösterilmesini talep ettik. Sonuç alamayınca, kendimiz bir daire kiralayıp işe koyulduk. Bizden önce Borusan bir müzik kütüphanesi açmıştı ancak onlar Müzik İleri Araştırmalar Merkezi’ne (MİAM) devredip kapattı.

Üniversiteler ve konservatuarlardaki müzik kütüphanelerini değerlendirir misiniz?

FG: Bizde şöyle bir sıkıntı var; okul yapılıyor, kütüphanesi yok. Her şehre üniversite açmak iyi bir şey ama yetmiyor, gençleri besleyecek şeyler, en başında da kütüphane olması lazım. Büyük şehirlerdeki üniversitelerde müzik kütüphaneleri var ama işlevlerini ne derece yerine getiriyorlar, bilmiyoruz. Bilkent’te Adnan Saygun Merkezi var. Saygun mirasını ve eserlerini Bilkent’e bırakmıştı. Bilkent Saygun’un eserlerinin seslendirilmesiyle ilgili destek verdi ancak Saygun’un yayımlanmayı bekleyen birçok kitabına hâlâ sıra gelmedi.

IG: Sahip çıkmak, kadir bilmek çok önemli. Bu topraklarda şairi, yazarı, müzisyeni bir süre sonra iz bırakmadan kayboluyor. Oysa dünyanın birçok yerinde diğer sanat dallarının yanı sıra müzik ve müzisyenlerle ilgili müzeler kurulur. Örneğin Beethoven, bir evde bir süre yaşamışsa bile o evi Beethoven müzesi haline getiriyorlar. Bizdeyse, Tanburi Cemil Bey’in evini yıkıp otopark yaptılar. Niyazi Sayın, evin kapısını kurtarıp evine götürmüştü.

FG: Cemal Reşit Rey, yıllarca Beşiktaş Serencebey’de oturdu ve o öldükten sonra evi, eşyaları dağıldı. 10. Yıl Marşı’nı herkes söylüyor ama burada yaşadığını çok az sayıda insan biliyor. Bir plaket bile konulmadı evinin önüne... 

Müzik mirasımıza sahip çıkan kütüphanenin ardından, yakın dönemde hayata geçirmek istediğiniz başka projeleriniz var mı?

IG: Yeni projemiz çeşitli konularda sohbet toplantıları düzenlemek, bir konuyu uzmanlarıyla birlikte tartışıp beyin fırtınası yapmak. Açtığımız yaratıcı yazarlık atölyesinin yanında, Osmanlıca, felsefe ve sanat tarihine yönelik atölyeler düzenlemeye yönelik planlarımız da var. Bunlar, biraz da katılımcıların taleplerine göre şekillenecek...

0
1267
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle