20 TEMMUZ, CUMARTESİ, 2013

Özgün Dil, Dik Duruş: Leyla Erbil

Leyla Erbil, 1950 kuşağının dili ve konuları en özgün yazarlarından biriydi. ‘Hallaç’, ‘Gecede’, ‘Tuhaf Bir Kadın’, ‘Eski Sevgili’ ve ‘Tuhaf Bir Erkek’… Türkiye PEN tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk kadın yazarımız oldu.

Özgün Dil, Dik Duruş: Leyla Erbil

Orta sınıf ailenin üç kız kardeşten ortancası olarak 1931 yılında doğan Erbil, ilk, orta ve liseyi İstanbul okullarında okudu. İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı bölümünde eğitim gördü. Son sınıfta ayrıldı. Çeşitli işlerde çalıştı. Evlenerek bir süre Ankara ve İzmir 'de oturdu. 1961 de İstanbul'a döndü. İki kız çocuğu sahibi olan Leyla Erbil, yazarlığa hikâyeyle başladı. İlk yayınlanan hikâyesi ‘Uğraşsız'dır. Daha sonar Dost, Yeni Ufuklar, Yeditepe, Ataç, Papirus, Yelken vb Edebiyat Dergilerinde yazı ve hikâyeleri yer almaya başladı. Erbil, kendinden önce yerleşmiş olan yazın akımlarına bağlı kalmadı; roman, hikâye ve düz yazı metinlerinde Ortodoks Marxçı’ların karşısında yer almasıyla tanındı. Psikanilizin özgürleştirici yöntemlerinden yararlanarak, dinin, ailenin, okulun, toplumsalın ürettiği tabularla dolu ideolojilere karşı 1956'da başlayan mücadelesini dilin oturmuş kelime hazinesi ve söz dizimi kuralarını değiştirme çabasıyla sürdürdü. Yeni bir biçim ve biçem geliştirdi. Başlıca düşünce kaynakları Marx ve Freud’tu.

Biçimsel açıdan ‘devrimci’ sayılabilecek tutumuyla ‘1950 kuşağı’nın özgün yazarlarından biri sayıldı. Atilla Özkırımlı’ya göre: “Önceleri varoluşçu bir anlayışla çağdaş insanın toplumla çatışmasını, başkaldırıya varan bunalımlarını işledi. Daha sonra arayışlarını sürdürerek ele aldığı kişileri toplumcu bakış açısıyla irdelemeye çalışan, gerçekliği değişik boyutlarıyla yansıtmayı amaçlayan öyküler yazdı.”

Yapıtlarında yaşama biçimlerine, değer yargılarına, evlilik, aile ve kadın cinselliğine sert, alaycı ve eleştirel tutumla yaklaştı. On üç öyküden oluşan ilk kitabı ‘Hallaç’ta kendi ifadesiyle “İçinden çıktığı toplumun insanlarıyla bir denge kuramaması, tüm yargılara başkaldırmış, bilinçli olarak bir seçmeye gitmeyen insanı” anlatmak istedi. ‘Hallaç’ta, bırakılmışlık, yalnızlık, bunaltı, yabancılaşma, seçme özgürlük, suç işleme, intihar gibi varoluşçuluğa özgü birtakım tema ve yönelimler ağır bastı. Asım Bezirci, ‘Hallaç’ı şöyle yorumlar: “Bu temaları işlerken varoluşçu yazarlardan ve özellikle Kafka’dan etkilendiği gözlendi. Bu kitaptaki öykülerinde ‘çıkış yolu bulamayan, eyleme dökülemeyen bir başkaldırış duygusuyla eski, yapmacık, süslü, sahte ne varsa hepsine hınç duyuyor. Kişiliğinin oluşumunu ve gelişimini köstekleyen ya da soysuzlaştıran alışkanlıklardan geleneklerden, törelerde, alaturkalıklardan iğreniyor... Bütün bunlar şunu gösteriyor: Erbil şimdiki düzene kazan kaldırıyor, değişmesini istiyor onun. Fakat yerine nasıl bir düzen kurulması gerektiğini belirtmiyor: Kendi değimiyle bir ‘seçme’ye gitmiyor, bağlanmıyor.”

 ‘Hallaç’tan sonra öz ve biçime ilişkin arayışlarını sürdüren yazar ikinci öykü kitabı ‘Gecede’yi uzun bir aradan sonra çıkardı. Behçet Necatigil “Biçim ve dil bakımından ilk kitabı ‘Hallaç’taki atak çıkışları yumuşatmış ve burjuva ahlak çöküntüsünü, türlü toplum yabancılaşmalarını ustaca ve insancıl belirtmiş olan hikayeci, bu eseriyle hikayeciliğimize yeni bir bakış açısı kazandırdı” sözleriyle anlatır ‘Gecede’yi.

Patalojik bir toplumun sakatlanmış kişilerini doğrudan irdelemeye başladığı ‘Gecede’deki öykülerinin devamında, yine odağında çoğunlukla bir kadının bulundğu, eleştirel-ironik bakış ‘Tuhaf Bir Kadın’ ve ‘Eski Sevgili’ ile genişleyerek tarihsel bir dönemi kapsar. ‘Tuhaf Bir Kadın’ yaklaşık 1950-70 arasındaki bir dönemin anlatısıdır. “Yaşadığı kalıpları kırmak, değiştirmek ve değiştirmek isteyen bir genç kızın aile ve arkadaş ilişkileri çerçevesinde anlatılan öyküsünde, sınıflar, değer yargıları ve aydın yanılgıları da sorgulanır” sözleriyle kitabın duygusunu anlatır Sennur Sezer.

Bir kadının birkaç saatinin anlatıldığı ve ‘karşıtlıklar senfonisi’ olarak nitelendirilen ‘Karanlığın Gücü’ romanında ise etkileyici ve sarsıcı diliyle dikkat çekti. ‘Mektup Aşıkları’nda ise düşlenen aşkla gerçek aşk arasındaki uçurumun acımasız mizahını yaptı; insan yaşamının neredeyse tümünü meşgul eden ‘aşk’ı yenilikçi bir yaklaşımla sorguladı. Denemelerini topladığı ‘Zihin Kuşları’nda işlediği konular, çağımızda ve coğrafyamızda bir yazarın dünyaya bakışını ve edebiyat anlaşışını olduğu kadar, sorunlarını ve konumunu da anlatmakta ipuçları sağlamaktadır.

Öyküleri Almanca, İngilizce, Fransızca ve Rusça’ya çevrilerek çeşitli antolojilerde yer aldı. 1979’da Iowa Üniversitesi onur üyesi seçildi. Berlin Üniversitesi’nden K. Schweibgut’un “Türkiye’de Birey ve Toplum, Leyla Erbil’in Romanı Tuhaf Bir Kadın’ konulu doktora tezi Almanca yayınlandı. Erbil, son kitabı 2011’de ‘Kalan’ bu yıl ise ‘Tuhaf Bir Erkek’ isimli romanı yayımlamıştı.

Leyla Erbil, 1970’te Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974’te ise Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kurucuları arasında yer aldı. Aynı zamanda PEN Yazarlar Derneği üyesiydi. 1961'de Türkiye İşçi Partisi üyesi olan Erbil, Türkiye İşçi Partisi'in Sanat ve Kültür Bürosu'nda görev aldı. Edebiyat Ödüllerine katılmayan Erbil, 2000- 2001 yılı Ankara Edebiyatçılar Derneği Onur Ödüllerini kabul etmiş, 2002 yılında ise, PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne ülkemizden ilk kadın yazar adayı olarak gösterilirken, "Türk dili ve edebiyata egemenliği, aynı, zamanda insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrı" vurgulanmıştır.

Öykü
Hallaç (1961)
Gecede (1968)
Eski Sevgili (1977)

Roman
Tuhaf Bir Kadın (1971)
Karanlığın Günü (1985)
Mektup Aşkları (1988)
Cüce (2001)
Üç Başlı Ejderha (2005)
Kalan (2011)
Tuhaf Bir Erkek (2013)

Diğer eserleri
Tezer Özlü'den Leylâ Erbil'e Mektuplar (1995)
Düşler Öyküler (1997)
Zihin Kuşları (1998)

Kaynak: Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi/ Yapı Kredi Yayınları

Leyla Erbil’in 2013 PEN Öykü Günü Bildirisi

Leyla Erbil'den Dünya Öykü Günü İçin Saptamalar...

1954-55 yılları olmalı. Taksime doğru ilerliyoruz, Galatasaray Lisesi önlerindeyiz ve Onat’la yan yana düşmüşüz, Türk edebiyatını nasıl yenileştireceğimizi tartışıyoruz. Ben, insanları anlatmakta yetersiz kalan bu dili, bu kalıpları değiştireceğimi söylüyorum. Onat’sa “Ben de o dili madrigallere dönüştüreceğim…” diyor.

Bu ülkede düşünceyi doğrulukla açıklamak, gerçekleri ortaya dökmek, “kendi için varlık olma” durumu, hayatını ortaya koymakla eşittir.

Ataerkil dünyanın kadına biçtiği rol bilinçdışı belki ana rahminden başlayarak algılanıyor. Cinsiyet ayrımını ilkin bilinçsiz de olsa yaşıyorsunuz. Çok yakıcı bir şey, aşağılanma! Bu durumun dışına çıkma, özgürleşme, birey olma, “kendi için varlık” olma şansı, çok sayıda eril kategorileri aşmaktan geçiyor.

1960’larda televizyon evlere girdiğinde biraz daha demokrattı bilgi, şimdi ise insanlar arasındaki uçurum büsbütün derinleşiyor. Neredeyse eş dili konuşmaz oluyoruz.

Medya daha da devleşip, denetimsiz bir boyuta vararak, dünyamızı bir baştan bir başa, Medeia’nın alevden giysisiyle kaplayacaktır.

Önerilen ödünü; ünü, gücü, saltanatı görmezden gelebiliriz diyor gibiyim zaman zaman. Bir yazar gücü ne yapsın ki! Gerçek yazar güçten de ünden de utanır; nasıl bir dünyanın kendisine onu sunduğunun bilincindedir.

Halkın bildiği ise hüzünden çok ızdırap, çile, kahır ve zulümdür.

Bir yazarın yaşadıklarıyla sanatının birbirini yalancı çıkarmaması, iyi bir sanat ürününün ölçülerinden biridir. Tek ölçü olmasa da…

İnsan yaralıdır. Hasta ve deli dendiğinde içine “demon” olanı da alacaktı. O vakit artık sizin bu yeni insanla ne yapacağınıza sıra gelmiştir. Yeteneğinize göre, parçalanmayı, yabancılaşmayı (cinselliği de içine alarak) kapitalizmin nesnel gerçeğine dayanarak anlatabilmek; asıl temelde hepimizi güden ölüm korkusuyla cebelleşerek kendi dilini yaratabilmek… Yazarken asla okuyucuyu düşünmedim. Kendi dilimi, metnini yaratmaktan başka; okuru eğlendirmeyi, kaç satacağımı, beğenilip beğenilmeyeceğimi, eleştirmenlerin hoşlanacağı gibi yazmayı falan hiç düşünmedim.

Ölümler gördüm: Dostlarımın, yakınlarımın ölümlerini, halkın acılarını, işkenceye dönüşen yaşamlarını, iktidarların soysuzluklarını. Seyretmekten tiksindiğim bir dünyayla karşı karşıya kaldım. İnsanlarda doymak bilmez morarmış bir tutku, şimdiden küçük düşmüş hırslar, tam bilemiyorum bir uzaklaşma, insanı açıklamak kolay mı!... Gene de duramadım, yazdım. Evet öyküler, şiirler ve roman…

Ben sadece sesli düşünüyorum, yani yazarak…

Not: Bu metin, Sayın Leyla Erbil’in ağır hastalığı nedeniyle eline kalemin uzak düştüğü koşullarda, PEN yönetimine verdiği yetki ve izin sınırları içinde yapıtlarından yapılan alıntılarla Sabri Kuşkonmaz tarafından oluşturulmuştur.

Elmas Matkap Ucundaki Kristal Göz
Mahmut Temizyürek


Turgut Uyar’ın sözünü ettiği “Büyük Saatin gongunun çaldığı” o andayız artık.  O gong vurduğunda yeni bir hayat, yeni bir ses, yeni bir anlayış doğmuşsa bilincimize, yaptığımız bütün tartışmalar anlamsızlaşır birden. Uyar, şiir için söylemişti bunu; yeni bir şiir çıkar ve şiir üstüne yapılan bütün tartışmaları geçersiz kılar. Kalan, bir şiir değil ama ne fark eder? Bu yapıtı Türkçe edebiyatta o büyük saatin yeni bir “gong”u olduğunu düşünüyorum. Zamanını tükettiğine inandığım eleştiri yollarının yolcularından biri olduğumu bilmem, aşağıda yazdıklarıma engel olamadı.

“Edebiyat duygularımızın teşhir salonu olmamalı” diyor Leyla Erbil. Bir edebiyat metnini yorumlamak, kendi duygu ve düşüncelerimizin teşhiri için bir bahane aracına dönüşmüşse, eyvah! Narsistik bir batakta boğulmaktayız, yapıtı da kendi boğuntumuzun ya da özsever yansıtmalarımızın bahanesi kılıyor olabiliriz.

Kalan’ın konusu şu: Kitapta anlatıcının tanık olduğu olaylar 1940’larda başlıyor ve bugüne kadar hiçbir zamandizine önem vermeksizin anılıyor. Lahzen’in yaşadığı evin konumundan, evin mimarı Rum asıllı sonradan Müslüman olmaya zorlanmış Hacı Murat’tan, bir sınav telaşı sırasında kalemsiz kaldığını fark eden Lahzen’in sınıftan umutsuzca kalem dilenirken bir kalemin ikiye bölünme anında çıkardığı o “çıt” sesinden doğuyor anlatı. O “çıt” sesi, o kırılma, o bölünme, anlatıcıyı bu kitabı yazmaya güdüleyen seslerden biri olarak ömrü boyunca hiç unutulmamış. O anda başlayan Yahudi kökenli Rosa ile paylaşım duygusunun yarattığı arkadaşlık başka halklara yönelik bir algının da kapılarını açmış Lahzen’e. Yazar (anlatıcı), bugünden bakarak o halkların hiçbiri kalmamış, ülkesi adeta tek ırktan oluşmuş bir maymunlar cemaatine dönüştürülmüş - hem de yürek kaldırmaz vahşet girişimleriyle- bu süreci, “ölü geçmiş”i anlatıyor. İstanbul’un bedeni üzerinde dolaşan kâbusu anlamak için uğraşan yazar, bir arkeolog tarzıyla, geçmişin gömüsü üzerinde katmanlardan katmanlara inerek çalışıyor; biz de bu çalışmanın tanığı olan, sık sık doğrudan seslendiği için anlatıcıyla epey yüzgöz olmuş okurlarız. Anlamak istiyoruz, bu yazar ne yapıyor?

Bir yazarın yapıtların anlamak isteyen, onu anlayıp kamusal alanda anlamlandırmak isteyen kişinin –bu kişiye eleştirmen deniyor- önünde açık ya da gizli handikaplar vardır, biliyoruz. Edebiyat metninin dışındaki bilinçlerden de beslenen eleştirmen, yazardaki evreni, kendi bildiği disiplinlerin alanında bir anlama oturtmak ister, buna da tanığız. Hepimiz şunu da biliriz ki hiçbir şey yalnızca kendisi değildir; edebiyat da yalnızca edebiyattan ibaret değildir. Eleştirmen, kabullendiği ya da geliştirdiği “eleştiri teknolojisi” ile okurlar ve okuyacaklar adına yapıtı değerlendiren bir “müşahit” ise; benim o kitabı satın almam, değer vermem ya da vermemem için bir kılavuz da sayılır. Bu durumda okur olarak benim bir tüketiciden, eleştirmenin de bir satıcıdan başka bir özelliğimizin kalabilmesi için ne yapabiliriz?

Anlatıcının edebi açık sözlülüğü daha kitabın başında apaçık beliriyor:

“sözcüklerden örülü bir metin
hakikati ne olabilir bu metnin
metnin içeriği
metnin içeriği
metnin içeriği
yazarın yakıştırmasıyla
hakikati ele geçirme çabasından başka
ne olabilir
ele geçirilemez olduğunun bilinci
yazarın hakikati
yazdığı metin mi
metnin hakikati
yazarın özü mü
tözü mü
hakikatin metni
yazarınki mi
ne olursa olsun
bu şimdiden
tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyudan çıkmak için
çocukluğa
daha da dibe
toprağın altına inip inip göreceğim”

Başında okura ne vaat ediyorsa, son sayfaya kadar o vaatten ayrılmayan bir yazar karşısında kendi algı ve beğeni anlayışımızla bulunmaktayız. Metnin sorunsalını beğenmişsek “ne kadar sahici bir metin”, üslubunu beğenmişsek “ne kadar şiirsel” diyerek La Palisse gerçeğini beğeni düzeyi olarak sunmak metne gölge düşürmez ama bizi budalalığın gölgesinde bırakabilir. Yazara, “beni derinden etkiledin ama ben de bak nasıl etkilendim ve seni görüyorum” demek olan bu değer biçme tutumları yazar ile okur arasında bulaşık bir simbiyoz yaratıyor.  Muhteşem olana muhteşem demek, ona değer vermek olmuyor. Olsa olsa “muhteşem”in değerini, etkisini kesintiye uğratmak oluyor. Bu tutum, liberal çağdan bu yana burjuvazinin egemen kültürü olarak işlemektedir. Pazar beğenisi, alıcı beğenisi, satıcı tavsiyesi vb. Kalan’da ise bu sahte hayranlığı daha da dibe, Tanrısına olan sevgisini oğlunu kurban ederek göstermeye kalkışan İbrahim’e kadar vardırıyor. Eleştirmen, bu tür nitelemelerle “tanrısına” (hayran olduğu yazara) hayranlığını ve bağlılığını göstermeye çalışırken, onun eserini kurban etmeyi göze alan İbrahim’e dönüşüyor. Bunun bir kasap beğenisi olduğunu düşündüren çağrışımlarla örülü anlatım, imanın yerini almış olan beğeniye, beğeninin yerini almış olan “teknolojik kesinliğe” kadar vardırılabilir. Burada itiraz şu olabilir mi: “Bir beğeni estetiği vardır, eleştirmen de bu estetiğin dilini konuşuyor.”(?)

Kant’ın daha başından yanlış anlaşılan “beğeni estetiği” düşüncesini Kalan için işletecek olursam, benim liberal çağın keyfine, çıkarına, beğenisine göre takılan burjuva bireyinden ne farkım kalır? İnsan bilinci, eleştirel düşünce, o çağların serbest rekabetçi düşüncesinden ileri gidememişse biz hangi çağda yaşıyoruz?

Diyelim Kant eskidi ya da anlaşılmadı, geçelim ve Freud’un sanat yapıtlarına uyguladığı psikanalitik yorumu kılavuz edinmeyi daha uygun bulalım. Bu yöntemi -ki yöntem olduğu da tartışılır;  sonra gelen her psikanaliz kuramcısı bu yönteme ya bir ilmik atmış ya da bir çelme takmıştır- Kalan için uygulayacak olursam, yazarın daha başından Freud tarafından tanımlanmış olan, insan ruhunun kayıp bölgesindeki anlamı çözümlemek için uğraştığını söylemek, Kalan yazarını Freud’un yeni bir asistanı, hatta taklitçisi, uygulamacısı düzeyine düşürmek olacaktır. “Ne zaman insan ruhunun derinliğine dalsam oraya benden önce gelmiş olan bir şairin ayak izlerini buluyorum” dese de Freud, anlatının değil, anlatıcının psikolojik sorunsalında kalacaktır. Leonardo’ya, Michelangelo’ya ve hatta heykel Musa’ya yaptığı gibi. Anlatının psikanaliz dışında kalan sorunları psikanalitik eleştiride açıkta kalmaya yazgılıdır. Bu yöntem için Kalan söz konusu olsa, Lahzen’in nevrozları, psikozları, hezeyanları, depresyonu, anlatıdaki trajedinin üstünü örtecekti her halde.

Diyelim yazar da anlatısı da yeni bir fenomen, yeni bir vaka;eserin gizemi de bu özgün vakanın nereden çıktığı. Bu vakaya duyulan merakta, yapıta bu duygu cenderesinden bakışta, okur eğer rasyonel bir dil bulamazsa onu fetişleştirmek, yazarın arzusunu kendine yakıştırıp onu arzulamak, onunla kurduğu empati içinde eriyip yitmek gibi sakıncaları taşıyan tuzaklar vardır. Tuzakların farkına varılmazsa yazarın bilinçdışını, bilinçaltını, giderek aklını okumak, bu okumayı da bir vaka teşhiri gibi sunmak edebiyatla ilgisi olmayan bir eleştiri yöntemi olacaktır. Bu yöntem sanatçıyı tam da iktidarların görmek istediği gibi hasta kişilik, sanat yapıtını da bir sapkınlık teşhiri olarak alımlamaktan başka bir düzeye ulaştıramaz. Dahası, sanat yapıtını onu yaratan kişiyle özdeşleştirerek çözümlemek, sanatın kendi özerk dünyasını ihlal etmek ya da hiç tanımamaktır. Bu tutum,  günümüzde nobranlığın temsili niteliğindeki bir kültürel ve politik bönlüğe uygun düşmektedir.

Diyelim Freud da demode; sonra gelen “nesne ilişkileri” ya da “kendilik” psikolojisinin ana ya da babalarına dair kuşkuculuğunu her sayfada ortaya koyan bir metin var önümüzde. “Benlik” sorunlarını “egolar” olarak çoğaltan anlatıcının adeta sayıklarcasına aradığı hakikatin ruhsal özellikleri, hakikati değil de arayanı mı tuzağa düşürmüştür? Bu hakikati ararken nevrozlarla örülü boğuntularının yorumlanmasını psikanalizin rasyonelleştirilmiş diline teslim etmek, bugünkü politik psikolojinin öğütlediği türden bir emniyetçi sorgusuna, buna dayalı yargıç kanaatine benzetecektir yorumumuzu. Biricik bireyin ruhunun kamusal alanda teşhir edilmesi edebiyatı iktidara yamanan bir psikanalize kurban etmek değilse nedir!? Bunları da geçelim; psikanalizin yeni doruğu, “kadın yoktur, o erkeğin bir semptomudur” diyen Lacan, bir kadının yazdığı bu metin hakkında yazsaydı, Lahzen de Leyla da yoktur mu diyecekti?

Kalan’ın anlatısı özellikle de “kurban” kavramı üzerinde yoğunlaşmışsa, yazar “kurban” olgusunun yarattığı insanlık trajedisini “insanlığın 7 bin yıllık vahşet çağı” olarak niteliyorsa, doğrudan tarih biliminin alanında giriyor demektir. Bunu fırsat bilip yapıtın üstüne tarih yorumları döşemek de uygarlığın bu çağındaki tinsel vahşetin bir örneği sayılmalıdır.


Felsefenin kavramlarıyla düşünsek, yaratılmış bu metne daha bütüncül bir bakışla bakamaz mıyız? Yazar Erbil, daha yazarlığının başından beri Marx’tan, Freud’dan, Nietzsche’den etkilendiğini söylüyordu zaten. Ama bu etki çoğunlukla “özdeşlikle” bir tutuldu ve yazarı bu kuramcıların uygulayıcısı olarak gösterdi. Yazar bu kitapta bir başka filozofun, Kierkegaar’dın, “Korku ve Titreme”sinde, başlangıç bölümündeki “kurban” temasıyla uğraşıyor. Hem de yakasına yapışmış bir biçimde ısrarla didikliyor filozofu. Bu filozof varoluşçuların etkin kaynağı, biliyoruz. “Soren”in yakasın yapışmış olan yazarımızı hangi felsefenin disipliniyle yorumlarsak, seçerek indiği insanlık kuyusundan düze çıkmaya ikna edebiliriz onu? Bu ısrarda, Kierkegard’’ın kapalı bıraktığı “imanın diyalektiği”ni kurcalarken imanına yenilip yarım kalmış bir anlamın takibi ve arayışı var. Anlatıcı sık sık o en eski ikayeyi çağrıştıran bir şey buluyor bu çağdaki yaşantılarda ve onu şu sözlerle karşılıyor: “İçimde hiç eksik olmayan ürkü, üzüntü, titreme!... sanki İbrahim’in “tanrıya yakacağı” yavrusu benmişçesine…” Böyle yazan biri karşısında başkasının trajedisini ya da dramını seyrederek ondan bilişsel bir haz edinen kişi midir, eleştirmen ya da yorumcu?

Varoluşçu düşünceden yararlanalım öyleyse. Kendini bildi bileli “varlığın toplumsala dönüşmüş hali” saymış, düşünsel seçimini solda bulmuş bir anlatıcı, öğrendiği hiçbir bilincin yaşadığı kaygıyı bastırmaya, sakinleştirmeye, huzur vermeye yetmediğini seslendirirken bizi mi kandırıyor? Adorno’nun deyimiyle bir “sahicilik jargonu” mu kurguluyor ve bizi bu oyunun içine çekiyor? Böyle mi gerçekten? Böyleyse, bunu ortaya çıkaran eleştiri, bunun kanıtlarıyla donanmış yorum, tam da ihtiyacımız olan şey demektir. Bu tür edebi oyunlara kanmayalım! Varoluş hakkında yeni bir duygu, yeni bir dil, yeni bir algı taşımıyorsa bu yapıtın neresi yeni olabilir ki! Yazar ve anlatıcı Lahzen, Hegelci bir “mutsuz bilinç” taşıdığını biz keşfetmeye başlamadan zaten kendisi söylüyor. Varlık ve varoluş alanında sözü ve hükmü olan her düşünürü, çağrışımları arasında bir yerde yâd ediliyorken felsefenin imkânlarından kalkarak bu metni yorumlamaya çalışmak, “yazarın da dediği gibi…” sözünden daha ileri hiçbir yeni düşünce üretemeyecektir. Felsefe bilgimizin didaktizmin pek bilmiş edasıyla övündüğü ama hiç de işe yaramadığını sezinlediğimiz o fazlalık duygusunun sıkıntılı eşiğinde beyhude eşiniyoruz demektir. Peki daha bütüncül bakışlara başvuralım o zaman. Örneğin…

Marx bu kitapta da kılavuzu olmuş yazarın: “Ölü geçmiş” üzerine Marx’ın o ünlü sözünü birçok yerde anıyor: “Ölmüş kuşakların geleneği bütün şiddetiyle yaşayanların üzerine çöker.”

“Tarihin sınıf mücadeleleri tarihi” olduğunu söyleyen Marx’ı, “sınıf yoktu ki o günlerde mücadelesi olsun” diyerek, okuru tarihte sınıflaşma sürecinin daha başındaki ama bugüne kadar olagelmiş vahşetle yüzleştirmeye çalışan yazar, Marx’tan bu özdeyişi alıyor. O halde şablonlardan daha başka bir bildiği var yazarın. Yaşadığımız şu kâbus, kitapta dile gelen, ölmüş kuşaklardan miras bir kâbussa tarihi şablonlarımızın ötesinde düşünmeye çağıran bir anlayış var yazarda. Buna “ölmüş kuşakların geleneği!” diyor yazar. Geçmiş ölüyse geçsin gitsin! Ya yâd ederiz ya da lanetleriz, olur biter. Ama o ölü geçmiş, her gün başka bir sahnede yeni hayaletleriyle, yeni kılıklarıyla, yeni kahramanlarıyla karşımıza çıkıyorsa, bu olguyu anmanın, “kâbus”a kâbus demenin mutsuz bilincimiz üzerinde hiçbir yararı olmayacaktır.  
Dilbilimden yaklaşalım; her cümlede altüst edilmiş söz düzeniyle, alışılmadık biçimde yararlanılmış imla düzeniyle, kimine kaos gibi gelecek olan seçilmiş bir savrulmayla kurulmuş bir metin var önümüzde. Yazar diyor ki; “benim kahramanlarım zaten deli. Deliler akıllıların dilini kullanmayı başarsalardı, deli olurlar mıydı?” Hemen her sayfada gösterenle gösterilen, söz ile içerik, yapı ile kurgu kılıktan kılığa giriyor, çağrışım sözü, söz çağrışımı biçimliyor ama hepsi seçimli bir düzende işliyor. Bu durumda dilbilimci bildikleriyle yoruma girişse, Levi- Strauss’un dalga geçtiği biçimde bir “vantrolog”a dönüşebilir. Dilbilim delilerin dilini ne kadar biliyor daha? Dilbilimin olanaklarından yararlanan eleştiri, kendisini bu tür bir metinle sınadı mı Türkçede? Anlatıyı metinlerarası disiplin yöntemiyle çözümlemeye kalkışsak, bize daha da büyük bir sorun çıkarıyor metin:

“Katmanlararasılık”.  Metinlerarası bir bağ varsa da, bize keşif şansı bırakmayacak ölçüde, onu yazar apaçık gösteriyor. Anlatıcı deli! Anlatıcı deli bile olsa, apaçık olduğu halde ruhumuza, zihnimize gizlenmiş gerçeklerden söz ediyor; bir belge gibi adeta. Gizlemeyi yaşam biçimi edinmiş olanlardan ve tabii kendisinden de söz etmiş oluyor. Yerler, insanlar, adresler, olan bitenler apaçık ve kaskatı karagerçek: Kurban edenler, kurban edilenler. Av ile avcı, kurban ile kasap…
Soruyor: Kim kurbana dönüştürdü bu toprakların halklarını? Hangi inanç, hangi devlet, hangi toplum kurban istedi de kimler kurban edildi? Geçmişin bilgisini tarihçilerin algı merhametine bıraktık, tarihçi Hapşu Hoca benzeri. Okullarda okutulan “kahpe halklar” Türk milletini tam arkadan hançerliyorken dönüp icabına baktığımız türden yalanlar da tarihçilerin yorumlarından çıktı. Öyle değil diyenleri susturmak için hapishaneler, işkence tezgâhları onlarca yıl durmadan çalıştı. Ölü geçmiş bu mu? Buysa ölü değil, yaşıyor. Yazar bu geçmişin altını kazımaya başladığınızda insanlığın en başına, nerede yaralı, nerede hasta, ne zaman kötülüğü içselleştirdiğine dair kan ter içinde kalırcasına mahrem bir tarihi didikliyor. O bunu yaparken, yorumcu da “tarih böyledir, herkes kötüdür” diyorsa, kurbanla katili aynı kefeye koyuyor demektir. O zaman vicdanımız (ki, bilincimizi oluşturan temel öğelerden en önemlisidir) yorumcuya, “boşver bu öğüdü” deme hakkına başvuracaktır. Yazar, katliamların arkasında insan vicdanını, algısını, bilgisini kör eden “imanın diyalektiği” olarak örülmüş dini buluyor;  ve “kurban” yasasının nasıl işlediğini, bu yasa ve törenler üzerine yükselen devleti, devlet denen o Thebai’nin başına çökmüş olan sfenkse benzeyen kütlenin atom çekirdeği olan aileyi sorguluyor. Aileyi oluşturan, ana baba, dayı amca, hacı hoca, konu komşu ile bir tarih içinde gelip geçen öznel dünyasını da didik didik ediyor; kendi boyun eğmişliği dahil hiç bir gerçeği kapalı bırakmamaya özen gösterirken acı çeken bir dille yazıyor hayatı. Acıyı deneyimleyemeyecek kadar zorlandığı yerde bulduğu ironi dili bile güldürürken katmerleştiriyor acısını. Bruegel’in ya da Munch’un tablosuna bakarken ne kadar huzur duyuyorsak o kadar huzur bırakıyor okura yazar. Kişiye özel olanın toplumsal olandan, toplumsal olanın politik olandan, politik olanın içimizdeki ruhsal fenomenlerden “özünde, tözünde” hemen hemen hiç farkı kalmadığını fark ediyor, hissediyor, hissettiriyor; o da değil, delirmişçesine ifşa ediyor yazar ya da anlatıcı. Sokak ortasında polis, faşist ya da “yobaz” kurşunuyla öldürülenler, ev içlerinde boğularak infaz edilenler, gavur malı gavur canı yağmasını imanın ganimeti sayanlar geçiyor yazarın o döne döne işleyen kristal gözünden. Bize, tanrıya kul olmayı vaaz eden, bu amaçla İshak’ı tanrıya kurban için dağa götüren peygamber İbrahim ile çocuğunu allahına kurban ederken yakalanan Samsun’lu katil baba arasında farkın olup olmadığını sorguluyor. Her şey geçmişe mi gömüldü? Öyleyse Hrant neden hâlâ Şişli’de kaldırımın soğuk taşları üzerinde beş yıldır boylu boyunca nefessiz yatıyor?

Yazarın hissettiği “İçimde hiç eksik olmayan ürkü, üzüntü, titreme!... sanki İbrahim’in “tanrıya yakacağı” yavrusu benmişçesine…” duygusu karşısında bir okur olarak ben neredeyim, ne hissediyorum? Var mıyım yok muyum; yazar bunları da sorgulayarak konuşuyorsa, ben hangi bilginin, hangi yöntemin sığınağına kaçabilirim? “Sert bir başkaldırı” ya da “şiirsel estetiğin doruğu” gibi alkışlarla kendimi ne kadar kandırabilirim, görevimi yaptım duygusuyla, o katillerden değilim tesellisiyle ne kadar avunabilirim? Yazarın ilk kez bu kitabında doğrudan muhatap aldığı “sevgili okurlar”dan biri olarak kendi anlayışımı dile getirmek, bazen de onu savunmak ya da itiraf etmek için mi yazmaktayım?

Savunmak mı? Ben kim oluyorum da birinin ortaya koyduğu bir edebi zevki onun adına, kendimi onun yerine koyarak, bazen de o sanarak savunuyorum! Kalan, Leyli Erbil’in 50 yılda ürettiği onbirinci yapıtı. Bir tür 11. Tez. Şairlerin, yazarların dönemleri vardır. İlk dönemleriyle sonraki dönemleri birbirine uymayabilir. Ama konu Leyla Erbil olunca, daha da karmaşıklaşabiliyor. Bir kitabı ile öbür kitabı arasında aranırsa birçok ortak yön bulunabilir ama yazar her yapıtında daha önce tanık olmadığımız bir ilk eser yaratıyorsa, onda edebiyatın genel havuzuna sokulamayan direncini fark etmişsek, bizi, o yeni yapıt hakkında genelleşmiş sözler söylerken mahcup eder; tabii mahcubiyeti biliyor, hissediyorsak. İlk yapıtları Hallaç’ta ve Gecede’de yazar, özellikle

“Bilinçli Eğinim I ve II” adlı öykülerinde o güne kadar üretilmiş bütün edebiyat anlayışlarının dışında olduğunu ortaya koymuştu. O günden bu yana her yapıtıyla kendi ürettiği biricikliğin rantına asla yaslanmamayı yazı poetikası yapmışsa, bu özelliğini görmemek olsa olsa bir okur körlüğüdür. Cüce’ye kadar böylesi bir körlük yaşadığımı itiraf etmek zorundayım.

Cüce’de bilincime her cümlede inen yazı kırbacı aklımı az çok başıma getirdi. O yüzden, kendimden yola çıkarak bu kitap hakkında yazdığım yazıya “Kırbaç Metin” demiştim. Sonra yeniden okuduğum Mektup Aşkları, aşk gibi, evlilik gibi sahteleşmiş insan ilişkilerinin teşhiri kadar üslup ile kişiliğin birbiri üzerine kapanmış bir ayna olduğunu; Karanlığın Günü’nde aydınların kendi karanlığını kendi bilinçleriyle nasıl olup da kapatabildiğini; Tuhaf Bir Kadın’da, solda kimi zaman öne çıkan bir yaşam türünün trajikomik bir anlatısını; kendini oluşturan sınıf bilincini terk etmeyi göze alamadan yaşadığı solculuğun gülünçlük derecesine varmasını; hepsinde de “ÖYKÜ UĞRUNA KİŞİYİ SONUA DEK GETİRME DENEYİMLERİ”ni okudum.

Bu yargılarım Leyla Erbil’in ne yaptığını kabaca tanımlamaya çalışan sözlerden oluşuyor. Ama Kalan’dan ya da başka bir yapıtından benzeri bir ikincisi yazılamaz; yazarın kendisi bile yazamaz. Erbil’in kendisi de bunu bugüne kadar yapmadığına göre, bize düşen her bir yapıtında, konu adlı iskeletin üzerinde oluşan biçimi görmek. Birbirinden ayrılamayan söz ile içeriği, gerçek ile kurguyu görmek ve bu edebi varoluşun bilincimizde nasıl bir işleme yol açtığını açıklamak olacaktır. Ben kendi payıma böyle bir çabayı hayatımın amaçlarından biri saymazsam, yalanımla kaybolup gideceğim.

Kitabın “önsözce” bölümü yeni bir edebi manifesto. Bu manifesto tıpkı tragedyalarda baştan bilinen “kader”in ilanı gibi. Örneğin, Oidipus’un kaderini öğrendikten sonra, kendi gözlerini mimleyip kör edeceği bilgisi de o kör Delfi kâhininin gördükleri arasındaydı. Oidipus, o hiçbir şeyi bilmeden yapan bilinç, kralın katilini aramak, ülkeyi felaketten kurtarmak için bütün “samîmiyyetîyle” çalışan kral dedektif, katilin kendisi olduğunu öğrendiğinde birçok devletlinin yaptığı gibi, olayı karartarak kendisini körlüğün kuyusuna atacak olan gözlerini milleme eylemine hiç de girişmeyebilirdi. Bizim için de, yazarın konu ettiği ölmüş kuşakların geleneği, üzerimize kâbus gibi çökeceği kehaneti kaderimizse, bu kâbusa karşı ne yaptığımız da tarihin bize dayattığı “kader” sayfasına boyun eğip körlük içinde yaşamak düşebilirdi.

Hayır; yazar ve anlatıcısı Lahzen, bunu yapmıyor da önermiyor da; aksine, daha başından kendisini körlük kuyusunun başına getiriyor. Onca bilgiden, onca sözden, onca gelişmiş algıdan sonra bilincimizin gözü nasıl çalışacak o kör kuyunun başında, kendisi de bilmeksizin daldığı bu serüvene bizi tanık ediyor, “sevgili okurlar” diyerek. Bu kez daha önceki yapıtlarında az çok kullandığı bir aracı yapıtının başından sonuna işletiyor. Bu anlatı üslubuna “elmas matkap ucunda kristal göz” anlatısı demeyi yakıştıracağım. Yazar daha önceki yapıtlarında, Nietzsche’nin felsefe yapış tarzı için kullandığı “çekiç”i bir yana bırakıp daha da güçlü yeni bir araç deniyor. Bir kazı, bir burgu aleti bu araç. Yaşadığı evin bahçesinden, bahçedeki mermerden, mermerdeki nakışlardan girip yaşantıların kuyusunu delmeye başlıyor. Bu tür bir delgi aletin çarkı döne döne işler; helezonik bir işleyiştir bu; tıpkı tarihin işleyişi gibi. Erbil’in matkabının ucunda kristal bir göz var, elmastan bir göz. Kapalı katmanları delerken hem ışık saçıyor, hem de deldiği sert cisimlerden saçılan kıvılcımlarla kör kuyuyu aydınlatıyor. Hem dikine hem de yatay çalışıyor. Ölü geçmişi kazarken çıkardığı gürültüyü bir anlatı ritmine dönüştürüyor üstelik. Ve bu ritimden kimilerinin “şiir” dediği yeni bir biçim buluyor; bu elmas uçlu matkaptaki kristal gözün sahibi. Biz ona “şiirsel serbestlik” demeyi yeğleyecek kadar zarifiz ama o bizim zarafetimizle ilgili değil, tam aksine. “Muhteşem” demenin, muhteşem algısını kesintiye uğratacağının bilincinde. Vahşetin muhteşemi olur mu? Evinin sadece bahçesini değil, her yanını, evi kuşatan mahalleyi, semti kazıyor, gizlenen hakikate ulaşmak için bu elmas uçlu kristal gözlü matkap. Ölü geçmişin aslında ölü olmadığını, altını kazdıkça çıkan, -Tıpkı Diyarbakır Sit Alanındaki taptaze toplu mezar kazıları gibi- cesetlerdeki ukdeleri, ağıtları, bıraktıkları yaşama heveslerini, arzularını, giysilerini, danslarını, feryatlarını buluyoruz kazı ilerledikçe. Evimiz, mahallemiz, semtimiz, kentimiz, tanrıya ve devlete kurban edilmiş İshaklar Mezarlığı olduğu hissini uyandırıyor bizde yazar. Avluda sahnelenen ve sık sık anılan o dans da bunun bir parçası. O kadim farandola dansında, herkesi bir araya getiren, herkesin acısını ve acının bedelini döne döne içselleştiren dervişlerin bıraktığı folklor bile yok edilmişse bu ölü geçmiş üzerindeki biz canlılar, biz nasıl varlıklarız?! Her bir köşesi kurban kanıyla yunmuşsa ben hangi evin üzerinde ikamet ediyorum? Bu din, bu devlet, bu aile, bu-ben kimiz, neyiz?

Biz okurlara, üzerine çöken kâbusu anlatırken yazarın niyeti hakikati ele geçirme çabasından başka ne olabilir? Ama kitabın tümünden anlamaktayız ki, asıl nevrozu buradadır. Ele geçirilemez olan hem metnin hakikatidir (“yazıp duruyorsun da ne oluyor” diye italikle yazılmış bölümlerde Lahzen’in iç konuşmaları vardır) hem yazarın hakikati hem okurun hem de hakikatin ta kendisinin hakikati.
Anlamı buysa, yazar bize bu yapıtta ele geçirebileceğiniz hiçbir hakikat yok, boşuna okumayın diyorsa biz neden okuyalım? Bu böyleyse ben de bu metni neden yazma zahmetine katlanıyorum diyor yazar. Siz beni neden dinliyorsunuz, benimki bu, sizin derdiniz ne? “Ben”, diyor yazar, “tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyudan çıkmak için” yazıyorum. Ya siz neden okuyorsunuz? Bu elmas uçlu, kristal gözlü matkaptan çıkan kıvılcımları izlerken, “ah ne kadar da şiirsel” diyorsunuz. Siz de ben de kitapta söz edilen o “piromanlar”a benziyoruz tam da. Ya da matkabın işlerken çıkardığı sesi, sokakta patlayan lağımın yerini bulmak için elektrikli kompresörle titreye titreye kazan işçinin kullandığı araçtan çıkan seslere bakarak, hayran hayran “ne kadar da sert bir iş yapıyor” deyip gelip geçen kalabalıktan farkımız ne bizim; “sert bir başkaldırı” derken Kalan’a?

Leyla Erbil’i tekil ve biricik kılan yazarlık gerçeğinin gizini yukarıdaki “manifesto”sunda bir kez daha buldum. O bize, bir hakikat araştırmacısı olduğunu söylüyor, romancı, öykücü, şair filan değil. İlk kitabında edebiyatının yönünü belirleyen o tek cümlelik manifesto bir kez daha canlanıyor: “ÖYKÜ UĞRUNA KİŞİYİ SONUNA DEK GETİRME DENEYİMLERİ”.

Ama bu kez öykü de iptal edilmiş, adına “hakikat” dediğimiz, yazarın hakikati mi, metnin hakikati mi, hayatın hakikati mi bilemediğimiz, bilmek istersek eğer onunla birlikte hakikatin atıldığı şu kör kuyuya, bizim de “bilinçli bir eğinim”le inmemiz gerektiği daha ilk sayfalarda duyuruluyor.

Ben de bu kitabı okurlara ve okuyacaklara kılavuz olayım diye okumaya girişirsem, yani o kör kuyuda ben de bilincimin iç cebine sıkıştırdığım, önceden kalma, edindiğim teknolojilerle donatılmış bir fener ile inecek olursam, yazarı ve kendimi ve de okuru aldatmış olacağım. Çıplak gözle bile insem, benim gözüm ve gözümün arkası yazarın gözünden çok farklı bir donanımla zaten daha önce donanmış olduğuna göre, ben yazarı çıplak, önyargısız gözle izlesem bile ona yoldaş olamam bu halimle.

Leyla Erbil okuru olmayı öteden beri bir seçime dönüştürmüşsem, bu soruyu sormamam gerekir. Ben yine de sorduğuma göre, en son okuduğum Üç Başlı Ejderha’da edindiğim bakıştan farklı bir deneyim beklentisindeyim. Her kitabından böyle öğrendim ve bu güveni taşıyorum. Ama yine de tedirginim, çünkü yazar bana önceden alıştığım bilgileri daha başında terk etmemi söylediğine göre tamamen çaresizim. Öyleyse bilmeye, anlamaya yeniden başlamalıyım.
Büyük Saat’in kulaklarda uğuldayan vuruşu bana bunları düşündürüyor.

0
3639
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle