24 NİSAN, PERŞEMBE, 2014

"Öykünün Öyküsü": Senem Dere

"Bir antoloji için tek bir öykünüzü seçseniz hangisi olur? Neden o öykü?" Senem Dere’ye sorduk. Hem seçtiği öykü "Meydan" hem de “öykünün öyküsü” sayfalarımızda…

Meydan

Öğlenleri işten çıkınca, kendimi tarihi meydandaki eski muhallebiciye zor atıyordum. Burası işyerinin tekdüzeliğinden, tozlu dosyalarından, sıkıntılı insan yüzlerinden, kalıplaşmış sohbetlerinden kısa bir süreliğine de olsa kurtarıyordu beni. Gri binaların, aynalı camların, ceketli, kravatlı adamların, şık kadınların arasından geçip meydana ayağımı bastığım ânda onun yaşanmışlıklarla kat kat kabarmış, şekillenmiş yüreğini, kazıyarak bulabileceğim hissine kapılıyordum. Pencerenin kenarına oturduğumda başka bir dünyanın kapıları aralanıyordu içimde; kendi meydanımı seyretmeye başlıyordum. Mesela meşhur şekercinin sevimsiz madlen çikolatası kutularıyla dolu raflarını, kırmızı horoz şekerler, gökkuşağı gibi halka şekerler ve ağzı pötikareli kumaşlarla kapatılmış lokum kavanozlarıyla dolduruyordum. Yan taraftaki baharatçının suratsız sahibini, şifalı otlardan gerçekten anlayan, gözlükleri burnunun üzerine düşmüş, hafif kambur bir ihtiyarla değiştiriyordum. Tam karşıdaki Işık Fotoğraf Stüdyosu’nun vitrininde aylardır duran, garip bir şelalenin önünde birbirlerine sırtlarını dönerek poz vermiş gelin damadın devasa fotoğrafını zihnimde bir güzel siliyor, yerine eski, siyah beyaz fotoğraflar yerleştiriyordum. Bu benim için zevkli bir oyun gibiydi. Bundan yıllarca önce nasılsa, şimdi de aynı olduğunu düşündüğüm, başka türlü de hayal edemediğim bir eski saatçi dükkânı bir de bu muhallebici vardı. Saatçinin sararmış vitrinindeki, üstünde tavuk resmi olan tombul çalar saat, ahşap, guguklu saatler, köstekli antika saatler hâlâ bir gün ânsızın durdukları zamanı yaşıyorlardı. Muhallebicinin koyu kahverengi mermerden duvarları da içlerine hapsettikleri sırların ağırlığıyla yorgun gibiydi.

Meydanı izleyerek geçirdiğim o günlerden sonra işyerimiz şehrin dışında bir yere taşındı. Ama meydana öyle uzun süre bakmıştım ki, onun çeşit çeşit halleriyle en olmadık yerlerde karşıma çıkmasına bir türlü engel olamıyordum. Önümdeki dosyaların yazı dolu sayfaları birden ona dönüşüyor, otobüste giderken geçtiğim yollarda muhallebiciden yayılan salep kokusunu duyuyor, evde televizyon izlerken kendimi âniden yine meydanı seyrederken buluyordum. Zamanla meydanın, onu böyle izleyip durmamdan sıkılarak güvercinleriyle, ıhlamur ağacıyla, ayak sesleriyle, kapı önlerinde konuşan esnafıyla, vitrinleri seyrederek kol kola yürüyen memurlarıyla gelip zihnime yerleşiverdiğine ve onun da içimden bana bakmaya başladığına inanmaya başladım. Benden ne istiyordu? Nereye gitsem koskoca meydanı da beraberimde götürmekten yorulmuştum. Bir gün elimde olmadan yazmaya başladım. Bütün bunlar gerçekten yaşanmış mıydı, ne kadarı doğruydu hiç bilmiyorum…

Daracık Işık Sokağı,
Uzun süre içinde tuttuğu bir nefesi boşaltır gibi geniş meydana açılır,
Peşinden sürüklediği yarım kalmış çocuk oyunlarını, camlardan bakan
kadınların iç çekişlerini, evlerin aralarına asılmış çamaşırların sabun kokusunu
meydana bırakarak yenilerini biriktirmeye dönerdi.
Orada,
Mahallelinin yoksulluğu, özlemleri
Vitrinleri izleyen kaşmir paltolu kadınların gülüşmelerine,
Subayların çapkın bakışlarına,
Kumaşçının top top ipeklilerinin göz alıcı renklerine gizlenir
Meydanın hayata benzeyen garip döngüsü içinde kaybolur giderdi.
Meydanda günler,
Her sayfasında aynı hikâyeyi anlatan bir romanın sayfaları gibi çevrilir,
Birbirinin üstüne yığılırdı.
Meydanı seyreden biri kolaylıkla,
Güvercinlerin sonsuza kadar böyle bir konup bir uçacağı,
Ortadaki küçük havuzda yüzen kırmızı balığın hiç ölmeyeceği,
Köşede, kocaman kamburunu bedenine kapatıp dilenen yaşlı kadının yerini hiç
terk etmeyeceği yanılgısına düşebilirdi.
Sonra birden saatçideki saatlerin gonkları duyulur, düşlenen zamansızlık
meydandan sıyrılırdı.
Yakup Usta o zaman başını işinden kaldırır, derin bir iç geçirirdi.
Üç oğlu vardı Yakup Usta’nın
İsmail hayırsız, Nuri ahraz, Yusuf’sa vefalıydı...
Bir de çatık kaşlı karısı vardı,
Gülmesi ağzında garip bir yaraya benzerdi.
Yakup Usta baktıkça tanırdı o yarayı, aynısından binlercesi içinde açılır, bir
türlü kapanmazdı.
En çok saatleri severdi Yakup Usta; saniyeler dakikalar saatler geçtikçe
oyalanırdı
Bir de penceresinin önüne dizdiği menekşeleri severdi
Bilirdi onlar açınca Hülya’nın dükkâna geleceğini, onlarla konuşacağını, beyaz
elleriyle yapraklarını okşayacağını.
Beklerdi...
Hülya, muhallebicinin kızı...
Boncuklar, kurdeleler, kadifeler gibiydi
Annesi onu doğurduktan sonra bir subayla kaçmıştı
Ve babası, içine doğru sivrilen bir bıçaktı
Kanadıkça yaralarını alkole banardı.

Hülya, kırılgan bir çocukta sonsuz arzulardı sanki.
Sevmezdi meydanı, muhallebiciyi, kuşları
Kasada otururken ellerini yanaklarına yaslar, hep uzaklara bakardı.
Ama baktıkça en uzak yerler bile sonunda bu meydana açılıyormuş gibi
hisseder,
Kendini havuzdaki küçük, kırmızı balığa benzetirdi.
Bazen de saatçinin tabelasındaki “Hülya Saat” yazısının içinde kendini arar
dururdu.
Yakup Usta ne zaman babasıyla mutfakta içse, arkasına iyice yaslanıp gözlerini
kısarak gördüğü en güzel bebek olduğunu, dükkânının ismini de uğur getirsin
diye Hülya koyduğunu anlatırdı.
Ama başını kaldırıp Hülya’nın şimdiki yüzüne, bal rengi gözlerine, güvercinleri
andıran ak gerdanına bakmaz, bakamazdı.
Önüne konulan rakıyı bir dikişte bitirip yalpalayarak uzaklaşır, karanlıkta
kaybolurdu.
Yusuf;
Yakup’un en küçük oğluydu.
Hülya ile sigara içerken görüp de
Meydanın ortasında kemeriyle dövdüğü
Olur da Hülya’ya gönlü kayar diye ölürcesine korktuğu oğlu…
O da sevmişti saatleri.
Ağbisi İsmail gibi bırakıp her şeyi, uzaklara gitmemişti.
Yine de arada bir dükkândan kaçar, yeni açılan sinemanın siyah beyaz
büyüsüne sığınırdı.
Boş sinemada,
Saatçi de yalnız olmayı,
Babasının pencere kenarındaki rahat sandalyesine kurulmayı
Gonklar saat başı vurdukça babasının yerine derin derin iç geçirmeyi düşlerdi.
En yakın arkadaşı,
Terzi Agop’un oğlu Niko,
Meydana tünemiş bir kargayı andırırdı
Küçük siyah gözleri,
Kıvrak bir dil gibi
Müşterilerinin içine uzanır,
Bulduğu boşluklarda gezinirdi.
O konuşurken, kürklü kadınlar önlerinde açılan türlü türlü kumaşların
büyüsüyle kıkırdar,
Bastonlu erkekler boy aynalarında yeni ceketlerini seyrederken onun
iltifatlarını tatlı bir ezgiyi dinler gibi dinlerlerdi.
Geceleri farklı bir ışık yanardı terzihanede,
Geç saatlere kadar gizemli buğusunu boş meydana salardı.
Muhallebici çok içtiği günlerden birinde
Eve gitmeye üşenince,
Meyhaneden çıkıp
Yakındaki meydana girdi.
Ihlamur ağacına yasladı sırtını.
İçindeki karanlığı,
Salep kokularına, sütün beyazlığına, fırının ateşine bulayıp gizlediği
muhallebiciyi seyretti uzun uzun.
Sonra terzihaneden yansıyan loş ışığı fark etti.
Meydandakiler anlatırdı bazen,
Geceleri Agop ile Niko’nun atölyede bir işler çevirdiğini de
İlgilenmezdi.
Baktı, kapı aralıktı, meraklandı,
Demir parmaklıklı ağır kapıyı itti, duvara yaslanarak atölyeye inen
merdivenleri geçti.
Kadın sesleri, iniltiler, kahkahalar ulaştı önce kulağına.
Sonra,
Kadınların çıplak kollarını, beyaz bacaklarını, erkeklerin baygın gözlerini, güçlü
ellerini seçti gözleri.
O ânda sırtı dönük bir kadın,
Bakır rengi saçlarını savurup arkasına baktı.
Gözleri,
Kırılgan bir çocukta sonsuz arzulardı.
Başı döndü.
Sigara, alkol ve terin etrafa çöken buğusu içinden,
Terziyi, ayakkabıcıyı, parfümcüyü tanır gibi oldu.
Çıplak kollar, bacaklar, kahkahalar, fısıltılar birbirine karışıp
Simsiyah bir perde gibi indi muhallebicinin gözlerinin önüne.
Bedenini sürükleye sürükleye merdivenleri tırmandı.
Ağır kapıdan geçip meydana çıktı,
Ihlamur ağacının dibine yığıldı.
Hülya onu bulduğunda hiç ağlamadı.
Yakup Usta eski dostuna, durmuş bir saate bakar gibi bakıp derin derin iç
geçirdi.
Meydan esnafı başlarını üzüntüyle sallayıp
“Çok içiyordu rahmetli” dediler.
Sabahın sessizliği, bir kuşun uzaklardan gelen ötüşüyle yarıldı.
Her zamanki köşesinde oturan dilenci kadın omuzlarının arasına sakladığı
başını ilk defa kaldırıp korkuyla gökyüzüne baktı.
Etrafa dağıttığı eski eşyalarını toparlayıp bir sağa bir sola devriliyormuş gibi
yürüyerek meydandan çıktı.

Yazdıktan sonra rahatlamıştım. Yine de muhallebiciye gidip meydana bakmak ve zihnimi tamamıyla terk ettiğinden emin olmak istiyordum. Bir hafta sonu gidip cam kenarındaki yerime oturdum. Gerçekten de benimle hiç ilgili değildi. Birden içimi bir kıskançlık dalgası kapladı. Acaba yeni hikâyelerini başkalarına anlatıyor olabilir miydi? Telaşla yan masadaki sarışın kıza baktım. Elindeki cüzdanı masaya vurarak meydanı izliyordu.

Yüzündeki ifadeden meydanın ona da bir şeyler fısıldayıp fısıldamadığını anlamaya çalıştım. Ama kız, uzun boylu bir adamın içeriye girmesiyle bakışlarını meydandan çevirdi. Ayağa kalkarak adama sarıldı. Sonra birlikte muhallebiciden çıktılar. Bu defa gözüme köşedeki göbekli adam takıldı. Pekâlâ gazete okuyor gibi yapıp aslında meydanı dinliyor olabilirdi. Sıkıntıyla çayımı yudumladım. İçimdeki sızı büyüyüp benliğimi kaplamıştı. Hesabı ödeyip kalktım.

Dışarıya çıkınca ıhlamur ağacında kalan son yapraklar kuvvetli bir rüzgârla savrularak meydana dağıldı. Biri, döne döne tam önüme düştü, elime alıp yürümeye başladım. Yaşlı saat ustasının anlattıkları, muhallebicinin bulanık mavi gözlerinde izlediklerim, ortadaki küçük havuzun biriktirdikleri, çay bahçesinde oturan âşıkların konuşmaları gittikçe benden uzaklaştı. Dönüp son bir kez baktım. Ardımda kalan meydan, zihnimdekinden çok farklıydı.

Neden Bu Öykü?

Bir öykünün nasıl, hangi itkiyle ortaya çıktığını saptayabilmek çoğu zaman mümkün değil sanıyorum. Bir ses, bir koku, bir mısra, belki ayaküstü şahit olunan bir diyalog, bir rüya, güvercinler… Bazen de öyküdeki ilk cümlenin çağrısı, o çağrıyla zihnimizde yavaş yavaş oluşan, birbirine eklemlenen fotoğraflar …

Ben de çoğu öykümün, belirli bir hat üzerinde ilerlemeyen ama birbiriyle bir şekilde ilişkilendirdiğim dağınık bir sürü etkenin sonucunda ortaya çıktığını söyleyebilirim.  Meydan öyküsü bu dağınıklığın içinden, doğrudan mekânın yazdırdığı bir öykü olarak sıyrılıyor. Aslında içinde yazılış hikâyesini de barındıran bu öykü, ilk kitabıma ismini veren “Hülya Saat” isimli üçlemenin son öyküsü. Öyküdeki anlatıcının yaşamı  ile kendi yaşantımın tam tamına olmasa da örtüştüğü bölümler var. Bu öykü, tıpkı öykünün anlatıcısının öğle aralarında biraz soluk almak için sığındığı muhallebiciye benzeyen,  pencere kenarındaki masaları hayata açılan bir pastanede, Ulus, Akman Pastanesi’nde yazıldı. Ya da öyküde geçen ifadeyle Pastane’den seyrettiğim avlu bana bir hikâye fısıldadı.

İlginç tesadüflerle kendimi, babamın yıllarca çalışıp emekli olduğu Ankara Ulus’taki kurumun yerleşkesinde, küçükken koridorlarında koşmaya bayıldığım, kırmızı halı kaplı yerleri, iki yönlü geniş merdivenleri, yüksek tavanlı odalarıyla bana hep gizemli gelen taş binada çalışırken bulmuştum. Bina yenilenmiş, bir tren gibi dar ama uzun olduğunu hatırladığım odaları genişletilip büyütülmüş ama eski binaların kendine has kokusunu, yaşanmışlığını  yitirmemişti. Hâlâ o binada çalışıyor ve o kokuyu duyuyorum. Sanıyorum çocukluğun kokuları da hiçbir yere gitmiyor.

Bu binada çalışmaya başladıktan sonra  öğlen aralarımı Atatürk Heykeli’nin arkasındaki avluya bakan Akman Pastanesi’nde geçirmeye başlamıştım. Burası eskiden,  nefis limonata ve piramit pastasıyla, işyeri doktorluğundan çıkışlarda doktorun yanında uslu durmamın ödülüydü.  Bu yüzden önceleri beni oraya götüren, çocukluğumla yeniden karşılaşma ihtimaliydi kuşkusuz. Ama zamanla pencereden izlediğim avlu, etraftaki dükkânlar, ortadaki küçük havuza konan serçeler, vitrinlere bakarak dalgın dalgın dolaşan memurlar, pastanenin kuytu köşelerine çekilen sevgililer bu küçük avlunun öyküsünü çocukluğumdan alıp bambaşka yönlere doğru çektiler. Avlu zihnimde daha büyük bir alana, meydana dönüşmeye başladı.  Öyküdeki anlatıcı gibi, birbiriyle ilgisiz bir sürü hikâye ile dolaşıyor, öyküleri bir düzene sokmama faydası olur umuduyla her öğlen arası kendimi  Pastane’deki masama zor atıyordum.

İlginçtir, sonunda tüm hikâyeler bir saat dükkânının etrafında birleşti. İlginç, çünkü avluda böyle bir saatçi yoktu. Ama imgelemimde, daha önce bu civarda gördüğüme emin olduğum bir dükkân belirmişti. Kurmalı, gonklu, guguklu saatlerin duvarlarını süslediği, karışık, kalabalık bir dükkân… Bir gün civarda dolaşırken yıllardan beridir bitişik avluda olduğunu öğrendiğim bir saatçiye rastladım. Burası imgelemimdeki dükkânın dönüşmüş, içinde yaşadığımız zamana ayak uydurmuş yeni hali olmalıydı. Saatçinin zihnimdeki saatçiyle örtüşmemesi yüzünden hayal kırıklığına uğradıysam da en azından öykümdeki saatçinin ismini bulmuştum. Üçlemeye de hiç tereddütsüz “Hülya Saat” ismini verdim. Ondan sonra düğüm çözüldü ve öyküler aksamadan tamamlandı. Daha sonra Atilla Birkiye’nin önerisiyle kitabın adı da Hülya Saat oldu.

Ne yazık ki artık Akman Pastane’sinde oturup avluyu seyredemiyorum. Pastane üç yıl kadar önce kapandı. Yerine açılan yeni mekân, Ankara’da yaşayan pek çok insanın anılarında yer etmiş Akman Pastanesi’nin tarihi görünümünü muhafaza etmedi. Hülya Saat’in bulunduğu bitişik avluda da hızlı yaşamın ihtiyaçlarına cevap veren fastfood dükkanlarından biri açıldı. Şimdi ne zaman avluya insem, yok olan mekânlarla birlikte çocukluğumun da, zihnimdeki meydanın da giderek benden uzaklaştığını  hissediyorum.

Senem Dere 1975 yılında Ankara'da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.  Uğur Mumcu Vakfı’nın düzenlediği uygulamalı yazma ve felsefe seminerlerine katıldı. İlk öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yer aldıktan sonra ilk öykü kitabı “Hülya Saat” Özgür Yayınları tarafından Ekim 2009 tarihinde yayımlandı.

İkinci öykü kitabı “Yağmur Gölgesi” Haziran 2013 tarihinde Ayizi Yayınevi’nce kitaplaştırıldı ve 2014 Selçuk Baran Öykü Ödülü’nü aldı.

Yazar, 2005 yılından beri Ankara'da edebiyat çalışmaları yapan Perşembe Grubu'nun üyesidir. 

0
1634
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle