13 ARALIK, CUMA, 2013

"Öykünün Öyküsü": Reyhan Yıldırım

“Bir antoloji için tek bir öykünüzü seçseniz hangisi olur? Neden o öykü?” Reyhan Yıldırım'a sorduk. Hem seçtiği öykü "Bana Hayatı Dışımda Bırakmayı Öğretebilir Misin?" hem de “öykünün öyküsü” sayfalarımızda…

Bana Hayatı Dışımda Bırakmayı Öğretebilir Misin?

Şehir hatları vapurları, gezi tekneleri, deniz otobüsleri, yolcu motorları ve uzun yol seferi yapan ticaret gemilerinin kılavuz çağıran “yetiş” düdükleri… Kaçtığım kasabada hiçbiri yoktu. Depremden bu yana halkalar çizerek uçuşan martılar, insanlara denize tepelerden bakmakla yetinmeyi öğreten diğer kuşlar da yoktular ve kargalar…
                                     Kaç yaşındasın küçük karga, on, on bir, on iki? Gri vücuduna  kara gaga ve kara zayıf kanatlar takılmış karga!
Kapı  eşiğinde beklediği ben miyim?  
Öbür kızlarla arsız kaş-göz işaretleri yaparak konuşurken saçını bir dağıtıp bir topluyor. Kırık  çırpınışlarla sürüyor, hareketi karşımda.    
Sıyrılan fosforlu orlonların espasında moraran, kemikli çocuk omuzlarından alamıyorum, gözlerimi.
Taytlar üstünde kısa etek düşü yaratan uzun kazaklarıyla, bu kızların hepsi de mi..?  
                                        Zavallı  kuş! Yuvarlanarak kaçmaya çalıştığında O, bırakmamış  peşini.  
                                        Madem onu bırakmıyor, böyle acayip bir şey olmanın zorluklarını konuşabileceği biri olsa…  
                                        Kimse kuşun sesini duymasa da hançeresinin titrediği açıkça belli: “Zaten gücüm de yok” diyor  “Bak, can evim hep yara… Ama senden başkası görmüyor. Suçlu olmadığımı konuşarak kanıtlayamayız.”

İki nehrin, bereketli alüvyonlardan oluşan deltasına, ruhumu sağaltmaya geldim. Kasabanın yüzü, kararlı, kesintisiz, şiddetli kıyı esintileriyle değişip duruyor. Kumların üstünde  nazlı nazlı salınan zambaklar, güzle birlikte gücünü yitiren güneş, insanların unuttuğu ya da bıraktığı eşyalar… Tepeden inen yolda, gürbüz çimlerle kaplı bir adacığın yanından geçiyorum. Adacığın içinde kel bir ağaççık, ağacın kuru dallarında ise bir kargacık.
                                          Bana uyup gelmiş.
                                          Kaç yaşındasın küçük karga, otuz üç, otuz beş, otuz yedi?
                                         Sen her şeyi görmüştün değil mi? 

Kilden çamura gömülen ayaklarım, yürürken, clok-clok diye sesler çıkarıyor. Önce taş gibi ağırlaşan, sonra yapışkan yükünden  kurtulup havalanan bu bembeyaz ayaklar, benim mi?

Ufuk çizgisinde biriken yaşlı bulutlara bakıyorum. Sol yanımda kalan fenerin üstünde belli belirsiz bir karanlık. Serinliğin giderek arttığı gün sonunda, şiddetli bir titreme sarıyor bedenimi. Diz üstü çöküp ellerimi sığ suyun altında görünen kahverengi yapışkan yüzeye bastırıyorum, titreyerek. Bazen yüzümü de; vıcık vıcık. Bu eller, bu yüz, benim mi? Ya gözler..?

Göğüslerimin arasındaki çizgiden gözünü alamayan tüm o adamlara, Güzin’in gözleriyle mi bakıyordum, arsızca?

Kâbuslarımda açılan yalıyarlara tek ayağım üzerinde eğilirken ve öfkelendiğimde gözlerimde şimşekler çaktığında, değersizliğim yeni nedenlerle güçlenirken… ve sonunda sevdiğim herkesi terk ederken kimsenin değildi suç,  her zaman benimdi. Bu yüzden, yalnız olmak istedim, insanlara güvenmek değil!

O bahar diğerlerinden farklı mıydı, diyorsunuz?
Hayır!
Bu dava farklı  mıydı?
Ne yazık ki hayır!  
Karıştırmayalım. İnsan sayısı kadar çok hikâye var dünyada, karıştırmayalım!
Son görevim oldu Güzin. Geriye dönmedim. 

Güzin incecik bir boyun taşıyor omuzları arasında, nasıl incecik anlatamam. Başı bir sağa bir sola bükülüyor sıkıntılar içinde. Konuşmuyor Güzin. Sorduğum soruların hepsi havada kalıyor. İnatla büzdüğü dudaklarında, donuk kara gözlerinde vardığı yargıların sonucu; ortak öfkemiz: Nerdeydiniz?
 
                                           Herkesin ailesi olmaz ya da olmasa daha iyi. Diğerleri, aileden olmayanlar da!  

Arada bir elini karnına götürüyor.
İyi de nesi var?
‘Karnım ağrıyor’ diyor.
‘Üşüttün mü?’
‘Midem bulanıyor.’
‘Ağır bir şey mi yedin?’
‘Helaya gidebilir miyim?’  
Suç bende! Zorlamamalı çocuğu.
Dönmesini bekliyorum. Beklerken…
Süzülmüyorum, sü-zü-lü-yo-rum zamanda. Çok dertliyim.
                                                       Hepsi hepsi birkaç dakika sonra, gelip balkon demirlerini gagalarken o karga, beni çağıran, geniş eliyle boynumu kavrayan ağabeyi anımsıyorum, şimdi. Kulağımın memesiyle oynayan baş parmağa ilk yaslandığım an oluyor, bu. ‘Bak’ diyor yanıma çöküp belimden sıkıca tutarak, ‘ne güzel bir karga!’
O hareket ettiğinde çoktan uçmuştu karga. Pat, pat, küt, güüüüm! Kendinden geçen bir kuş, nihayet dünyaya savrulduğunda… Hayat sizi huysuz ilan etmişken ve sorunlu kişiliğinizin, şefkate benzeyen bir tutuşla biçimlendirildiğini anladığınızda… Ah, bana ne yaptınız?

Deli saçması bunlar, deli saçması!  
Karmaşık bir işti yapacağım. Davayı gerektiren bir durum var mı diye bakacaktım ki, elimi de çabuk tutmam istenmişti. Gerçi karar vermek işim değildi. Yine de... Kısacası, mahkemeye kanıt olacak yorumsuz bir rapor sunmakla görevliydim.  
 
“Velayetin değiştirilmesini gerekli kılan nedenlerin var olup olmadığı, davalı  eşinin küçüklere tacizde bulunup bulunmadığı… Rapora konu görüşme tarihi… Davacı, davacının kızı Güzin, davacının annesi, Güzin’in okul öğretmenleri, okulun rehber danışmanı, davalı anne ve şu andaki eşi, kardeşleri, kardeşlerin sınıf öğretmenleri, çalıştıkları ve ikamet ettikleri adreslerde…”

Güzin’in biyolojik babasını ziyaret etmek için birbirine yaslanmış köhne yapıların arasında ilerlerken gölgeler uzayıp kısalıyordu. Öğle saatleri. Mahalleye varmak hiç kolay değildi. Alnım terliydi, avuçlarım da. Yabancıladığım o çevrede yola devam etmekle dönüp gitmek arasında kararsız geçen saniyeler… Kıyafetim… Buraya hiç uygun değilim! Ağlayabilirim. Çok yaşlı bir mahalle bu, çok dertli… ve ben böyle bir mahallede büyüdüm!

                                                     Arkadaşlarımın seslerini duyuyordum. Çamurlu sokakta çivi oynuyorlardı. Dışarı çıkmama izin verilmiyordu. Neşe dolu kahkahalar… O, mavi badanalı duvara yaslanmış geniş divana, yanına oturtmuştu beni. Ninem nerdeydi? Teyzem nerdeydi? ‘Sen şu kargaya benziyorsun. Bense bu dünyada kargaları seven tek kişiyim.’
Güzin, ilk vakam değildi benim. Cinsel istismar, saf psikolojik istismar, ağır ihmal,  kırık, zehirleme, boğma, yakma, kafatası içi kanaması, yumuşak doku lezyonu… Çocukların çok azı hayata uyum sağlayıp sağlığına kavuştu. Bir kısmı öldü. Yarıya yakını sonraki dönemlerde izlenemedi.  Buna rağmen… Bu yüzden… Güzin için yeterince dayanıklı değildim. Raporun tam ortasındayken... Yetişkin değilim! Çocuk değilim! Alın sorumlulukları üzerimden!
İçine gizlendiğim çerçöpten inşa edilmiş kimliğin altındaki son temel taşını çeken, bu son rapor…
Hazır değilim!
Güzin’e bakmak, kendi gözlerimin içine bakmak kadar zor! Ne ki dertliydi, çocuk.  
Dönmedi hâlâ…

Rüzgâr, sınırlarla yetinmemiş, bir ara içeri sızmış olmalı. Değiştim; umuttan eser yok içimde.
Hiç umudum olmasa da kaçamayacağım bir tanıklıktı, Güzin. Ayağına kadar çağırmış, kardeşliğin hesabını soruyordu bana. Öylesine dağıldım ki; elim, ayağım, yüreğim, beynim... Paramparça!
Biz…

Güzin ve diğerleri… Bütün o çocuklar... BİZ! Ağaçtan ağaca sürecek neşeli bir çocukluk halini düşlüyoruz, şimdi. Bir kasaba düşlüyoruz:

Kanatlarımız… Çıt diye kırılmayacak dallarımız; rüzgâr önüne katıp yuvarlayamayacak bizi yeni baş vermiş sürgünlerimizle; ne zaman yeşersek bulutları beklemeyeceğiz, hiç birimiz! Bu, her şeyi bırakıp çekip geldiğim kasaba, o kasaba mıdır?  Sonbaharın gölgeli kümbetinde öyle kasvetli, öyle ıssız… Kimsesizlik korur mu çocukları, yoksa daha mı beter örseler?

Günlüğün en başına ‘Örselenmiş yüreğimin hesabını sormak için de dayanıksızdım. Ağladım; yumuşak, esnek bir karşı koyuştu benimkisi. Onları durdurmaya yetmeyecekti’ diye yazmışım. Belki de rapora… Güzin’in annesinin ‘Keşke bu kızı hiç doğurmasaydım!’ dediği tuhaf açıklamayla aynı sayfaya (mı?) 

Çocukları tanımadan önce, henüz herkese aynı mesafede duruyorken, soğukkanlı  bir kararlılıkla, not defterim ve çantama yedekleyerek yerleştirdiğim kalemlerimle yola düşmüştüm. Bardağı taşıracak son damlaya o kadar yakın olduğumdan habersiz.

“Öz baba, konuyu annesinden duyduğunu bildirmiştir. Babaanne ise Güzin’in anlattıklarından farklı olarak, çocuğun geldikten bir süre sonra olayı anlattığını, üvey babanın anne uyurken yatağına gittiğini, olay günü küçüklerden birinin durumu görerek annesine haber verdiğini, banyonun kapısı kapalı olduğu için annenin banyo camını kırarak kapıyı açtığını, söylediğini aktarmıştır. Anne ve üvey baba bu olayı kesin bir dille reddetmektedir.”  
                                                           
                                                              ‘Aman oğlum, şu çocukla uğraşıp anasını başıma sıçratmayasın!’

“Çocuklarla yapılan çalışmalarda taciz konusu ile ilgili olarak sadece küçük oğlan kardeşin bir karta ilişkin hikâyesinde bazı çağrışımlara rastlanmıştır. (Kartta iki tane köpek bulunmaktadır. Küçük köpek, büyük köpeğin kucağına oturmuş durumdadır. Yanda bir klozet görülür.) Konunun hassasiyeti nedeni ile çocuğun hikâyesine aşağıda yer verilmiştir. ‘Büyük köpek küçük köpeği yıkıyor... tuvaletini  yaptırıyor. İyileşsin diye iğne yapmış. Küçük yavrunun canı acıyor. Büyük köpek elini sırtına koymuş, belini sıkıyor. Annesi pazara gitmiş.'"

                                                             Perşembe günlerinin patates soğan çığırtılı  coşkulu kalabalığına dalan teyzemin gidişini birlikte izlerdik balkondan. Elimi tutup içeri çekerdi beni. Ağzıma ninemin lokumları içinden en irisini verirdi.

“‘Küçük köpek, annem nereye gitti demiş. Küçük yavrucuk korkmuş, bağırmış, hiç kimse duymuyor. Küçük köpeğin canı acıyor, ama ağlamıyor. Çünkü köpekler ağlamaz. Küçük köpek ‘baba tuvaletim geldi’ demiş. Tuvaletini yaptırıyormuş. Çok kötü, küçük köpeğin belinden sıkıyormuş, babanı neden üzüyorsun diye küçük köpeğin belinden sıkıyormuş. Annesi gelmiş, babasının yüzünü görmüş, mahvolmuş, ‘sen neden yaptın, seni uyutacağım’ demiş.’”

                                                             O beni çağırmasa da yanına giderdim. Neden? Divana yatırıp beni gıdıklaması teyzemleri güldürürdü, ben de gülerdim. 

“‘Misafirler geldi, küçük köpeği doktora götürdü. Küçük köpeğe komşu da yemek vermemiş. Anne köpek küçük köpeğe ‘sen bir daha yapma, seni hapse atarlar’ demiş.”

                                                              ‘Benim karım olmak ister misin? Anne olursun, bebeğin olur. Gözünü açıp kapayan, sesli ağlayan lastik bebeklerden de alırım sana.’

“‘Sonra ikisi birlikte barışmış, küçük köpek babaya ‘söz bir daha sövmeyeceğim, sen de beni sev ama, sıkma’ demiş. Hep birlikte mahalleye gitmişler.’
Görüşme sonrası anneden çocukların bu konuda her hangi bir konuşmaya şahit olmadıkları öğrenilmiş, Güzin aranarak olaya şahit olan kardeşi olup olmadığı sorulmuş, ‘Bilmiyorum ama annemi erkek kardeşim çağırmış’ yanıtı alınmıştır.”


                                                            O yatağın üstünde dikilmiştim. Bacaklarımdan sızan kan…  Elimde işli bir kalem, az önce bedenimi titretip geçen acıdan sıyrılmış, şaşkın, korkudan ağlamaklıydım. Anne ve babamın kollarında götürüldüğüm hastaneyi hatırlamıyorum, bu olayın nasıl kapandığını  da… ‘Eğer kimseye söylersen…’ 

Çocuk gözlü Güzin’e şaşkınlıkla bakakaldığım o ilk an…  
Sanki geçip gitmemişim hayatımdan, içim titriyor hâlâ.  

Neden bu öykü?

Musluğun ağzında büyüyen damla, düşüp sıradan suya dönüşmeden önce zamanda asılı kalır. Gazete haberleri, yaşam ortamlarından derlenen duygular ve imgeler, çocukluk, tanıklık edilen tüm ‘öteki’ gerçeklikler, sonunda ağırlaşarak yerinden kopacak olan damlaya benzer şekilde, insanın (neyinde?) bir şeyinde, birikirler. Bütün bu süreç, şunu söylemeye hazırlıktır: Ben, senim!

Ben Senim!

Musluğun ağzında büyüyen damla, düşüp sıradan suya dönüşmeden hemen önceki özenli biçimiyle, zamana asılıp kalmış. Kahvaltı masasına yayılmış kara mürekkepli sayfalarla (havası çekilmiş, kendine sıkışmış bir dünya!) bakışıyoruz.

Oturduğum sitenin gölgesindeki yoksul avlu bahçelerden birinde öyküm filizleniyor. Öykümün sahnesi, içimdeki ademdir.

Beni hiç çağıramayan, zavallı kız… Ben, senim!

Paslı teneke duvarların ardında solan bir gül gibi görüyorum kendimi şimdi. Az önce olup bitenlerden ortalığa saçılmışım, saçlarım düğümlenmiş, derin bir yarığı andıran ağzım kanıyor. İçimi dağlayan sancının her dalgasıyla usul usul hıçkırıyorum. Sırları yara almış yaldızlı aynanın içine yığılmışım, aynayla birlikte de ürkek çocuk gözlerime… Hiç kimse bilemez aynanın bildiğini. Kapının önü sonbahar… Duvarlara tırmanan karıncaların hamarat çabasını seyre dalmışken… Basamaklara bırakmıştım örgümü. Tahta makaraya çaktığım çivi kulaklara asılı orlon ipim, makaranın karnından uzayıp yere dökülmüştü, bir yılan gibi. ‘Anneciğim!’

Kapı aralığından görünen kırık bardağa bakıyorum, yanlarım ağrıyor…


Günlüğe düşen böylesi bir küçüreğin nispeten kapalı havzasında sistem, kendi su sineğini, kurdunu, bakterisini inadına çoğaltırsa diye, kaygıyla derinleştirilen bir kazının açtığı geçitlerden, diğer öyküye varılır. Bazen.

Biri anda, biri yakın geçmişte, diğeri anlatıcının çocukluğunda, ama hepsi anlatanın deneyimi olan üç ayrı metinciği tek bir duyarlılık ekseninde bir araya getiren ekli öyküyü; aile kavramımız, devlet anlayışımız, kişisel vicdanlarımızla kavgalı okumanız dileğiyle.

Antolojiye bu öyküyü öneririm elbet. Çocuk ya da değil, güçsüz olanın hikâyesine yapılan her gönderme daha insancıl bir yaşam olasılığını artıracaktır.

***

Reyhan Yıldırım’ın  öykü kitabı, Bazıları Çok Üşür, 2007 yılında yayımlandı.

Kolektif kitaplara  katkıda bulundu:

•    Şimdi Seni Konuşuyorduk (Selim İleri Armağan Kitap), Hazırlayan Handan İnci, 2007, Doğan Kitap
•    Bozcaada Öyküleri, Hazırlayan: Kadir Aydemir, 2009, Yitik Ülke
•    Son Otobüs, Hazırlayan: Jale Sancak, 2010, Pupa Yayınları
•    Kadın Öykülerinde Doğu, Hazırlayan: Hande Öğüt, 2011, Sel Yayınları

Berat Alanyalı ile birlikte Öykülü Perşembeler etkinliğini gerçekleştirdi (Edebiyatçılar Kooperatifi’nde).  Etkinlik boyunca, yirmi dört öykücünün yaşamları ve edebiyatlarına ilişkin incelemeler gerçekleştirildi. Aynı yazarların öykülerine yapılan yakın okumaların hemen hemen tümü, metinleşti, dergilerde  yayımlandı.

Galapera Edebiyat ve Kültür Derneği’nde ‘Türk ve Dünya Edebiyatı Öykü Okuma / Paylaşım’ etkinliği, ÖyküMola buluşmalarını gerçekleştirdi.

Birçok etkinlikte konuşmacı  olarak yer aldı (Edebiyattan Hayata Nezihe Meriç, Solgun Bir Yazar: Selçuk Baran, Leyla Erbil, Edebiyatımızda Hallaç, Ayla Kutlu Edebiyatı’nda Şiir Avcısı Mekânlar (Yeni Yüz Yıl Üniversitesi, I. Çağdaş Kadın Yazarlar Sempozyumu) vb.).
Öykü, tanıtım ve inceleme yazıları çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı.

0
1891
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle