24 ŞUBAT, PAZARTESİ, 2014

"Öykünün Öyküsü": Feryal Tilmaç

“Bir antoloji için tek bir öykünüzü seçseniz hangisi olur? Neden o öykü?” Feryal Tilmaç’a sorduk. Hem seçtiği öykü "Sevgilim" hem de “öykünün öyküsü” sayfalarımızda…

Sevgilim

                                                                                                    5 Nisan, Zeyrek

Sana bir gün sevgilim diyebilecek miyim diye sormuştum. Diyemeyecekmişim. Gördüğün gibi hayatın sonuna gelmenin iyi tarafları da var. Kimi sorular ancak zamanın sınavından geçerek kavuşuyor yanıtlarına. Neden yazıyorsun bunları bana diye sorma. Tut ki ömrümü uzatmaya çalışıyorum. Artık aylarla ölçülebilen ömrümü. Doğru anladın. Akıllı sevgilim benim. Mesanemde sessiz sedasız bir tümör büyütmüşüm. İnsan kendinden bile gizli yapabildiklerine şaşırıyor bazen. Doktorum -ki resimli bir sözlükte patavatsız kelimesinin tam karşısına yapıştırılsa yersiz olmaz o silik sureti- pek az ömrüm kaldığını, tamamlamak istediğim işler varsa elimi çabuk tutmam gerektiğini söyleyiverdi. Görmeliydin. Bir arkadaşım San Sebastian’a yeme içme turu düzenliyor, kapalı bir grup, aramızdan biri vazgeçti, onun yerine siz katılmak ister misiniz? diye sorarmış gibiydi. Öyle bir normallik. Yarım kalan işlerimi tamamlamaya bakmalıymışım! Onları tamamlayacak irade bende olsaydı zaten yarım kalırlar mıydı? Aptal adam. Ama doğrusu yarım kalmış sözlerimi tamamlama düşüncesini soktu aklıma. Söyleyecek ne çok sözüm varmış bilsen. Sen şimdi neredeyim diye merak ediyorsundur. Evde olmam, en kötü ihtimalle bir onkoloji kliniğinde yatmam beklenebilirdi. Sorun şu ki ahmak doktorum, ne kadar ömrüm kaldı, yıllar, aylar? diye sorduğumda gözümün ta içine bakarak aylar diyelim derken, ölüm korkusuyla aklımı kaçıracağımı hesap edememişti. Kaçırdım ya! Sorma. Düpedüz hazırlıksız yakalanmıştım. Doğru. Ömrümün sonunu modern, şık, butik anlayışıyla işletilen bir akıl hastanesinde geçiriyorum sayesinde. Koyver gitsin. Bu saatten sonra çıldırsan ne olur diyeceksin. Haklısın. Çıldırmak iyi bile. Bu bilginin acısına katlanabilir mi sıradan zihin? Neyse uzatmayayım. Ben işte bu mektuba da bir kişiye olsun söylemek istediklerimi tamamlayayım diye başladım. Neden seni seçtiğimi sorma. Belki şu anda yanımda olurdun sebebini bilseydim. Verdikleri ilaçlar yüzünden olmalı, çoğu zaman algım bulanık. Zihin bu boş durmuyor yine de. Dahası işgal altında. Düşünüp duruyorum. Neler mi? Forrest Gump’la Candide arasında bir genetik akrabalık olup olmadığını örneğin, Atatürk’le Picasso’nun aynı yılda doğmuş olmalarının neye işaret ediyor olabileceğini, Cemal Süreya’nın Üvercinka sözcüğünü yaparken Guernica’dan ilham almış olup olamayacağını… Böyle şeyler işte. Şimdi sana yazmaya karar verdiğime göre tüm bunları bir kenara bırakabilir, sadece seni düşünebilirim. Yaza yaza sen olabilirim, senle beni biz yapabilirim. Karışmasen. Böyle bir lokanta var sahil yolunda biliyor muydun? Ne kadar sürecek bu mektup, içimde ne varsa ayaklarının dibine serene kadar mı? Bir onlar kalmıştı çiğnemediğin. Benden sana izin. Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin… Seni düşünerek dinlediğim şarkılardan kaçıp geldi bu sözler. Buyursunlar! Bilinmelidir ki her türlü bayağılığa yer vardır bir ölmek üzerenin mektubunda. Bu mektup diyordum, ne kadar sürecek? Son nefesime kadar mı yoksa? O zaman ölümümden sonra bunu sana postalayacak birini bulmalıyım. Benden başka beş hasta daha var klinikte yatan, dört doktor, hemşireler, hastabakıcılar. Hemşireleri sevmiyorum. Bakıyorum gözlerinin içine, mektubu sana gönderseler bile öncesinde hep beraber okuyup gülüşeceklerini anlıyorum. Hastabakıcılara güvenebilir miyim? Ricamı bir deli saçmalığı gibi algılama olasılıkları yüksek. Onları kim suçlayabilir? Doktorları geçiriyorum tek tek aklımdan. Iıh! Olmaz. Sana göndermek yerine kişisel eşyam ile birlikte kardeşime teslim etmeleri işten bile değil. Başka yakınım olmadığından olacak her şeyi en açık biçimiyle omzuna yüklemeye ant içmiş gibiler. Ruhsuz doktorum ablanız gitgide kötüleşerek ölmeyecek Tolgay, derken bilmiyordu kapı aralığından dinlediğimi. Üzülüyormuş gibi yapma gereği bile duymadan diziyordu cümleleri artarda. Akciğerine de sıçramış. Gayet iyi olduğu bir anda, bir emboli atacak. Tık. Gidecek. Ölecek Tolgay. Bu durumu değiştiremezsiniz. Bunun yerine kendinizi değiştirmeyi deneyin. Kabullenmenizi kolaylaştıracaktır. Tüm bunları duymam gerekli miydi? Fazlasını duymak. Fazlasını anlamak hastalıktır dememiş miydi birisi? Kim? Artık ne önemi var. Buz tutmuş geniş bir satıh üzerinde edebi buz pateni yapıyorum gündüz düşlerimde. Muhteşem bir referanslar düzlemi. Sevgiler, arkadaşlıklar, dostluklar değil de alıntılar mı biriktirmişim ne? Git git dağılıyorum cümleler ormanında. Geride bıraktığım tüm ekmek kırıntılarını serçeler yiyor sevgilim. Kayboluyorum. Sözler bağlamından kopuyor, harf harf yığılıyorlar üstüme. Boşa geçmiş bir ömür. Serçeler dedim de Kötü Bir Şaka geldi aklıma. Yazar serçeler hakkında yazdığı fablları bir aks gibi yerleştirmişti romanın içine. Ben de yapmak istiyorum bunu dediğimde sen çok iyi bir yazar olacaksın günün birinde demişti bana biliyor musun? Sana değil de ona yazmayı seçseydim hiç söz etmezdim bunlardan; serçelerden, yazarlardan. Vurmazdım yüzüne. Bak gördün mü, haksız çıktın işte, bir boktan anlamıyorsun demezdim. İncitmezdim. Düşünüyorum da onu incitmek istemediğimden sana yazıyorum bu mektubu galiba. Kötü bir şakaymış! Asıl kötü şaka bu Sinyor Svevo. Otuz sekiz yaşında o yıllardır içinize dert olmuş kırk yaş kabusunu göremeyeceğinizi öğrenmek. Ne olsa bazı kabusları görmek istiyor insan. Ne diyordum? Evet, fazla duymak, fazla görmek, fazlasını 

anlamak… İşte ben böyle böyle, hücre hücre vücuda getirdim  onsekize yirmiikilik o kitleyi içimde. Aldırma, bazı başarıları için tebrik edilmeyi beklemiyor insan. Niye illa da göndermeyi dert ediyorsun, mektubun elime geçmese ne olur, önemli olan yazmak değil mi diye sorduğunu duyar gibiyim. Öyle ya asıl derdimiz kırıklarımızı, kesiklerimizi onarmak. Kendi söküğünü dikmeye çabalayan terzi, yarasını yalayan kedi yavrusu, merhemini arayan kel, dibine kör yanan mum. Can havliyle. Yazı. Nedir ki başka? Yine de ulaştırmalıyım sana bu mektubu. Yolu yok. Anlattığım gibi doktorlara da güvenemem. Bu nedenle dikkatimi diğer hastalara çevirdim. Delinin teki olduğumu düşünmemesi için benden de deli olan birini bulmalıydım. Uzatmayayım, sonunda yanımdaki odada kalan komşumda karar kıldım. Seksenlerinde bir kadın. Kulakları duymuyor. Odada olduğu zaman işitme cihazının sinyalini duyuyorum hep. Dıııııııt! Dııııt! Dert diye bağırıyor sonra. Alet işitmesine yetmiyor anlaşılan. Öfkeleniyor. Televizyonunun sesini sonuna kadar açıyor. Sürekli yarışma programları seyrediyor. Arada bir bağırdığını işitiyorum: Rezene! Türkan Saylan, diye haykırdı bir akşam, cahil bunu bilmeyecek ne var! Kemik torbası gibi zayıf, teni kat kat kırışmış, çukura kaçmış gözleri ne kadar iyi görüyor bilmiyorum ama radar gibi tarıyor etrafı. Kulağı işitmediğinden sürekli bağırarak konuşuyor. Geçen akşam yemeğe indiğimi görünce eğilip yanında oturan emekli büyükelçiye, efendim aramızda kalsın, muvazenesini yitirmiş diyorlar bu hanım kız için ama bence rol yapıyor, diye bağırdığında verdim kararımı. Doğru kişi oydu. Neyse, yemeğin ertesi akşamı güvenini kazanıp ricamı yerine getirmeye ikna etmek üzere yarı aralık duran kapısından süzülüverdim odasına. Üzerinde beyaz pazen bir gecelik vardı. Televizyon izliyor, odanın ortasına dikilmiş, ekrandakilere ayak uydurmaya çalışarak dans ediyor, bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu: …son arzum, evlenmektir kararım. Lakin münasip bir koca nerden bulayım? Girdiğimi fark edince dansı bıraktı. Kumandayı alıp televizyonu kapattı. Bir genç kız çevikliğiyle yatağına tırmandı. Kemikleri her an dizlerinden, olmadı dirseklerinden birinden fırlayacak, tenini yırtıp ortaya çıkıverecek gibi geliyordu. Düşünmemeye çalıştım. İster hayvan ister insan olsun canlı dokusu, kokusu, salgısı beni alt üst eder bilirsin. Yatağının kenarındaki demirleri kaldırdı. İşitme cihazını kontrol etti. Bir kez öttü alet. Dıııııt. Kırmızı bir ışık yanıp söndü kulağının üstünde. Yaklaş dedi, ben de seni çağıracaktım. Şaşkınlıkla yaklaştım. Bana doğru hafifçe eğildi. Ne olacak akıbetimiz? Öleceğiz dedim, sesimdeki soğukkanlılığı pek beğenerek. Onu sormuyorum sersem kız, dedi, onu bilmeyecek ne var. Doğru tabii onu bilmeyecek ne var, gariplik onu bildiğimiz halde hiçbir şey yokmuş gibi davranabilmemizde. Sersemsem bile yalnız olmadığım konusunda ciddi şüphelerim vardı. En azından ben, floresan ışıkla işaretli donuk beyaz bir hastane akşamında bağırarak şarkı söyleyip, iştahla dans etmiyordum. Benim bir planım var, dedi. Boynundaki ipi çıkarıp uzattı. Ucunda bir anahtar vardı. Daha önce görmemiştim. Giysilerinin altında saklıyor olmalıydı. Başucundaki komodinin çekmecesini işaret ederek, aç dedi. Olan bitene bir anlam veremiyordum ama sonuçta mektubu sana gönderebilmek için ona ihtiyacım vardı. Dediklerini sorgusuz yerine getiriyordum. Çekmece hafif bir metal gıcırtısıyla açıldı. Defteri ver dedi. Beyaz bakkal defteri gibi biçimsiz bir şeydi. Uzattım. Görmemi istediği şeyler varmış. Sayfalar dolusu kargacık burgacık yazıyı gösterdi üstünkörü. Bunları veririm okursun sonra, önce çizdiğim plana bak dedi. Defterin ortasını açtı. İki sayfaya yayılan bir şema çizmişti. Neden sonra içinde bulunduğumuz binanın kabataslak bir çizimi olduğunu anladım. Yemek odası, yazmıştı ortadaki büyük karenin üstüne; koridorlar, merdivenler, kapılar ve hatta çöp adam şeklinde çizdiği kapı görevlisi. Yanından bir ok çıkarıp nöbet değişim saatlerini bile yazmıştı. Odalarımızdan birer ok çıkıp merdiven başında birleşiyor, daha sonra yoluna daha kalınca tek bir ok olarak devam ediyor, merdivenleri iniyor, yemek odasının önünden geçip içine mutfak yazdığı kareye ulaşıyor, oradan bahçeye açılan arka kapıdan dışarı çıkıyor, üstüne bahçe yazdığı binayı çepeçevre saran temsili dikdörtgeni kat ediyor, nihayet ön kapıdan yola ulaşıyor, sağa doğru gidebildiği kadar gidip duruyor, ola ki sayfanın çevrilmesini bekliyordu. Çevirdim. Yanılmamışım, ok kliniğin bulunduğu parke taşlı yokuş boyunca aşağı doğru aynı sert tavırla iniyor, eğilip bükülmeden yolun sonundaki bir başka dikdörtgenin kesik bir çizgiyle aralık bırakılmış kapısından giriyor, içindeki kareye girip gözden kayboluyordu. Karenin yanından bir ok çıkarmış, türbe yazmıştı. Bu bir kaçış planına benziyordu ama bana öyle geldi herhalde diye düşündüm. Bir gün izin alıp çıkalım, türbedeki ermiş hazretlerini ziyaret edelim diyordu besbelli. Yaşını düşününce bu denli maneviyat hissiyle dolup taşması makul göründü. Tabii, dedim, ben konuşurum doktorlarla, izin verirlerse neden olmasın? Kaçmak için izin istendiği nerede görülmüş be kızım, insaf et! diye bağırdı. Alı al moru mor olmuştu. Tansiyonu var mıydı acaba? Hemşire çağırma butonuna kaydığını gördü gözlerimin, saçmalama dedi, meseleye uyandıracaksın insanları. Bu kadın sahiden de deliydi. Son sözlerimi sana ulaştırmak için bile bunca rezilliğe katlanmaya değmezdi. Başka bir yol bulurdum nasılsa. Ben her şeyi düşündüm dedi içimden geçenleri okumuş gibi, korkmana katiyen lüzum yok. Gece kapıda devir teslim olduğunda bir yirmi dakika içerde oyalanıyor gelen nöbetçi, üzerini değiştiriyor, hacet de mi gideriyor nedir, neden sonra

çıkıyor kapıdaki kulübeye. Ah bu klinik benim olacaktı ki bu kadar oyalanmayı gösterecektim ben onlara! Nefesi tıkanmış gibiydi, arkasına yaslandı, soluklandı devam etmeden önce. Sessizlik mühim, çıplak ayak  sokaklarda yürüyemeyeceğimize göre binadan çıkana kadar ayakkabılarımızın üstüne galoş giyeceğiz. Bize iki çift lazım ama ben tedbir olsun diye altı çift yürüttüm doktorun odasından. Sevinçle göz kırptı. Canımın derdini unutmuş, nesi olduğunu bile bilmediğim yaşlı bir kaçığın güdümüne girmiştim. Azılı bir deliydi belki de. Aklımdan geçenleri sezmiş gibi yumuşattı sesini, mütehakkim halini bir kenara bıraktı. Yavrum dedi, elini uzatarak elimi istedi, uzattım, avucunun içine aldı. Kaçmazsak ömrümüzü çürütürler burada. Demek dışarıda yapacak işi kalmıştı daha. Durumumu anlatsa mıydım acaba? Algılayabilir miydi? Ne dışarıda ne içerde çürütülecek bir ömrüm kalmadığını. Yaşlı bir kadındı sonunda, derdimle üzmek istemedim. Geç oldu gibi bir şeyler geveledim. Bak dedi, bahçe kapısından görünmeden çıktık mı gerisi kolay, yokluğumuzu fark ettiklerinde ana caddeye yürüyüp bir taksiye atladığımızı düşüneceklerdir. Polis önce taksi kayıtlarına bakacak ki bizi taşıyan şoförü bulsun, nereye gittiğimizi öğrensin. Biz ne yapacağız halbuki, yokuşu inip türbeye gireceğiz, geceyi orada geçirip sabahın ilk ışıkları görünür görünmez sakince yukarı mahalleye yürüyeceğiz. Çarşıya ulaştık mı gerisi kolay. Taksimizi orada bulacağız. Bizi aradıkları yerde değil, tam aksi yönde olup bitecek her şey. Anlaşılan epey televizyon dizisi seyretmişliği vardı. Ucuz entrikaların kraliçesi gibi davranıyordu; basit planların. Bir plan ne kadar basitse o kadar iyidir dedi yine aklımı okumuş gibi. Çok mu akıllıydı, zır delinin teki miydi anlayamıyordum. Birden kendimi o türbenin içinde hayal ettim, nedense hayalimde dört duvarın zifir karanlığını bir idare lambası seyreltiyordu. Bizimki kulağı -işitme cihazı mı yoksa?- kirişte kestiriyor, ben bir süre korkuyla bir köşeye büzüşüyor, sonra aklımı oynatıp mezarın tepesine konmuş sarığı boğazlıyor, sıktıkça sıkıyor, ciğerimi yırtana kadar bağırıyordum: Neden ben? Neden ölmek zorundayım ki? Olmayacaktı. Olamazdı. Oturdum anlattım hikayemi; bir yandan dikkatle dudaklarımı da takip ederek dinledi. Algılayabiliyor muydu acaba? Kanser, kitle, iyi huy, kötü huy, metastaz bir şey ifade ediyor muydu ona? Ondan bunca genç olmama karşın o iyi kötü yaşarken benim kalkıp gideceğimi öğrenince hain bir sevinç duyarsa gırtlağına yapışmaktan, melekler gibi ölüp gitmek varken son anda yok yere elimi kana bulamaktan korkuyordum. Kahkahayla güldü. Korktuğum başıma geliyordu işte. Aklını başına al dedi. Sana ömür biçtiler, sen de inandın öyle mi? Sen sahiden sersemsin yahu çocuk! Hem iyi ya işte dedi, ben buradan kaçacağım, sen ölümün bilgisinden. Hiç kimsenin bilmediği bir yere gidersin. Herkes öleceğini düşünüp öyle davrandığı, o bilgiyi pekiştirdiği için ölüyor çoğu insan. Kehanet gerçekleşiyor diye bağırdı. Dıııt! Dert, dedi, kulaklığına gitti eli, ayar verdi. İnanmak istedim sevgilim, beni anlıyor musun? Ne kaybederdim ki? Ya doğru söylüyorsa? Planımızı -plan artık ikimizin olmuştu- defalarca gözden geçirdik. Yakınlaşmamız, dert ortağı olmamız tüm personelde sevinç yaratıyordu. Sevginin gücüne inanın gibi şeyler söylüyordu doktorlarımız. Hemşireler, kızlar diyordu bize, bön bön bakıp gülümsüyor, iyice güvenlerini kazanıyorduk. Hareket eden kadavralardık gözlerinde, bundan tiksindiklerini, tiksintilerini bizleri sevimli olduğunu düşündükleri sözcüklere boğarak gizlemeye çalıştıklarını hissediyorduk. Bir tek hastabakıcıların ne düşündüklerini anlayamıyorduk, doktorlar ve hemşireler mühim değildi, en çok hastabakıcıları şüphelendirmemek için çabalıyorduk. Diğer hastaların verilen ilaçlardan burunlarının ucunu görecek halleri olmuyordu çoğu zaman. Biz ilaçlarımızı da içmeyip saklıyor, dalıp dalıp gitmiş gibi yapıyor, etrafı aygın baygın gözlerle süzmeye devam ediyorduk. Suç henüz tam manasıyla işlenmemiş olsa da gelecek ortaklığımız bizi oldukça yakınlaştırdı. Anneannem ben doğmadan ölmüş; annemi kaybettiğimizde ise çocuk sayılacak bir yaştaydım. Pek arkadaşım da yoktur bilirsin. O hepsi oldu senin anlayacağın. Güvendim, sığındım. Ben senin ölmene müsaade etmem, sersemlik etme, dedi, inandım. İşte böyle sevgilim. Bu kadar yakınlaşınca ona kendi gizli amacımdan, sana söylemek istediklerimi tamamlamak istediğimden, derinimde bir yerde mektup bitene kadar ölmeyeceğime inandığımdan, o nedenle de lafı uzattıkça uzattığımdan söz ettim. Otur bunları da yaz ona çıkınca göndeririz dedi, mektup bitecek tabii, diye de ekledi, her mektup biter, böyle saçmalık duymadım! Yalnız kaçış planımızı olduğu gibi açıklama, biraz çarpıtarak anlat diye tembihledi, adını da vermememi rica etti. Kimseye haber vermesen de sen belki peşimize düşersin diye endişe etti. Endişe etmesi gerekmediğini, senin muhtemelen sıkılıp mektubun tamamını bile okumayacağını, sevgimin bir karşılığı olmadığını, bunları yazarak ölmeden önce içimi rahatlatmaya çalıştığımı anlattım. Ne yazıp da paye veriyorsun o zaman, yüz verme dedi. Baktı üzülüyorum, adam sen de dedi. Gönlün ne diliyorsa onu yap. Böyle işte. Yarın büyük gün. Gece türbedeyiz senin anlayacağın. Hayır korkmuyorum. Söyleseler inanmazdım, yaşamın kıyısında korku buhar olup uçuyor. Bana şans dile. Mektubu ortalık sakinleşir sakinleşmez postaya verebilecekmişiz. Eline geçmesi bir haftayı bulur yine de. Seni ne kadar çok sevdiğimi bilirsen felaketim olacağından korkmuşumdur hep. Ama az önce de söyledim ya, yaşamın kıyısında korku buhar olup uçuyor. Seni sevmekten hiç vazgeçmedim. Ve… Ve seni affettim. Kendim için yaptım bunu. Ölüm meleğim çok ani baskın vermezse, son nefesimde tüm bunları tekrar düşünerek huzurla gülümseyebileceğim. Elbette sevgilim. Elbette önümüzdeki aylardan birinde sonsuz karanlığın kaçınılmaz olarak yolumu keseceğini biliyorum. Ölümün kendisinden değil, fikrinden kaçıyorum. Ara sıra da olsa hatırla beni ve ne olur çok iyi bak kendine.

Sevgiyle,   

T.

 Neden bu öykü?

Artful Living sanat sitesinden edebiyatımı en iyi simgeleyen öykülerimden birini seçip hakkında yazma önerisi aldığımda doğrusu heyecanlandım. Tuhaftır belki ama seçmekten hoşlanırım. En demekten, daha demekten, taraf olmaktan, karar vermekten… Kararımı kimsenin merak etmediği, ki çoğunlukla böyledir, onu kendime sakladığım durumlarda bile. Üstelik burada tümünü canımdan koparıp dizdiğim kelimelerle yazdığım, kendi öykülerimin arasından seçim yapacaktım. Ne ki hiç zor olmadı. Fazla düşünmeme gerek kalmadan çıkıp geliverdi Sevgilim. Düşünmeye sonrasında başladım. Süreç tersten işledi anlayacağınız.

Neden seçivermiştim, neden böyle kolay? Sevgilim son kitabım Esneyen Adam’da yer alan bir öykü. Zamansal yakınlık aldırmadı bu kararı ama; baştan biliyordum. Üstelik kitapta çok dikkat çeken öyküler vardı ve bu öykü pek az okuyan tarafından işaret edilmişti. Bizim yazdıklarımızla ilgili algımız, okuyanların algısıyla örtüşmüyor kimi zaman. Belki de perde arkasını bilmediklerinden. Her yazar için öyle midir bilmem ama, beni öyküyü yazma noktasına getiren duygu yoğunluğu, uyarılma ve öykünün doğallıkla çıkış hızı, ona yakınlık duymamda çok önemli rol oynar.

Sevgilim biraz da bunun için önemlidir. Yazıldığı günü çok iyi hatırlıyorum. Nisan ayıydı. Güzel, güneşli ama hafif serin bir gün. Zeyrek’e gitmeyi planlamıştık önceden. (Öykünün girişine hep hatırlamak için kaydetmişimdir 15 Nisan, Zeyrek diye belki de kim bilir.) Değerli ustamız Leylâ Erbil, yazar arkadaşlarım Nalan Barbarosoğlu, Reyhan Yıldırım ve ben. Son yıllarda çok sık olmasa da düzenli buluşan küçük bir gruptuk. Daha çok Leylâ Hanım’ın kışsa Teşvikiye’deki, yazsa Tuzla’daki evinde buluşur, zaman zaman da Beyoğlu, Taksim, Nişantaşı civarında kahvaltıya ya da çaya giderdik.

O gün  programımızda  Zeyrekhane’de geç bir kahvaltı vardı. Yedik, içtik, uzun uzun konuştuk yine; hayattan, edebiyattan, ilişkilerden, oturduğumuz bahçenin manzarası nedeniyle kaçınılmaz olarak bozulan İstanbul siluetinden, tarihten, bugünden, yeni çıkan kitaplardan, çirkin betondan… Her zamanki konularımızdı bir bakıma. Kahvaltımız bittiğinde hava epey serinlemişti, Leylâ Hanım bizlerden ayrılıp taksiyle evine döndü. Biz biraz daha kalıp parke taşlı sokaklarda dolandık, caddeye kadar yürüdük. Bir türbeye rastladık yolda, çocuklarının elinden çekeleyerek türbeye girip çıkan kadınlara. İstanbul’un içinde saklı nice İstanbul’dan birine değiyorduk, dahası birbirimizin içinden geçiyorduk.

Anayola indiğimizde restore edilmiş eski ahşap bir konak gördük. Bir psikiyatrist muayenehanesiydi. İlginç bulmuştum, saatler içinde büyüyüp biçim değiştireceğini, içimde bir öykü mekânına dönüşeceğini bilmeden. Arkadaşlarımdan ayrılıp eve döndüğümde onlarla her buluştuğumda olduğu gibi içim okumak, yazmak isteği ile doluydu. (Edebiyatta şanslı olduğum bir nokta varsa o da bana sunduğu dostluklardır, hiç şüphesiz). Hayal gibi gidip oturduğumu hatırlıyorum çalışma masama. Bilgisayarımı açtım.

Ne yazacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Sevgilim’i yazıp kalktım. Beş saat sürmüş. Sonradan hesapladım. Hikâye yazılırken oluştu, ben de elimden çıkan cümlelerle adeta karşılaştım. Bitirdiğimde içim aydınlanmıştı. O zaman bilirim işte yazmam gerekeni yazdığımı. Bu deneyimin yabancısı değilim; zaman durur, boyut değişir, kelimeler bilincimde fazla oyalanmadan geldikleri yerden akarlar kâğıda. Yazmaya başladığımdan beri bana en yakın, en bana ait öyküleri böyle yazmışımdır. Dolayısıyla edebiyatımın çekirdeği, ana damarı, kristalleşmiş hâli daima çıkış hızının en yüksek olduğu öykülerde bulur kendini.

Sevgilim’i seçmemin duygusal nedeni buysa bir de teknik nedeni var elbette. İzlek açısından bakıldığında kaçınılmaz olarak etrafında dolaştığım, hep dolaşacağım hatta gözüne inmeye uğraşacağım meseleler vardır bu öyküde de. Ölüm, hastalık, akıl ve delilik, gülerken ağlamak ve ağlarken gülmek, yani iki uçluluk. Bir de elbette, aslında kendinin farkında olan, dolayısıyla nesnesini önemsemeyen, zaten de nesnesi yıldızlar gibi sürekli kayıp duran aşk. Sonra bakınca, yine vazgeçemediğim bir şeyi tekrarlamışım bu öyküde; selâm ve saygı duruşları ile referanslar. İlki insanlara, değer verdiğim; ikincisi eserlere, önemsediğim. Daha da söyleyeceklerim var doğrusu ama büyüyü büsbütün bozmayalım!

Feryal Tilmaç  4 Eylül 1969’da Adana’da doğdu. Adana Anadolu Lisesi’ni ve Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirdi. Bir süre kendi alanında çalıştı. Şarapçılık, Tekstil ve Tarımsal Teknoparklar konulu üç ekonomik araştırma kitabının ortak yazarıdır. Öyküleri, denemeleri, çevirileri Artimento, Ceysanat, Varlık, İmge Öyküler, Eşik Cini, Deniz Yıldızı, Kül Öykü, Hece Öykü, Roman Kahramanları, Dünden Bugünden Edebiyat gibi dergilerin yanısıra Altzine, Altkitap, Borges Defteri ve benzeri elektronik platformlarda yayınlandı. Trilobis adlı öyküsü ile 2006 Altkitap Öykü Ödülü’nü aldı. İlk öykü kitabı 2007 yılında çıktı (Mevt Tek Hecelik Uyku, Okuyan Us Yayın). Öyküleri yurtiçi ve yurtdışında çeşitli antolojilerde yer aldı. 2008’de aynı yayınevi tarafından yayınlanan ikinci öykü kitabı Aradım Yaz Dediniz, 2009 Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görüldü. Esneyen Adam adlı son kitabı 2013’de Yapı Kredi Yayınları tarafından  yayınlandı. İki yıldır düzenli olarak bir yakın okuma atölyesi ve dönemsel olarak da çeşitli yaratıcı yazarlık ve öykü atölyeleri yürütmektedir.

0
2219
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle