20 KASIM, ÇARŞAMBA, 2013

"Öykünün Öyküsü": Berat Alanyalı

“Bir antoloji için tek bir öykünüzü seçseydiniz hangisi olurdu? Neden o öykü?”
Berat Alanyalı'ya sorduk. Hem seçtiği öykü "Kalabalık Bir Hayat" hem de “öykünün öyküsü” sayfalarımızda…

Kalabalık Bir Hayat

Güzel evceğizim!.. Tekli koltuk, pencerenin önüne pek yakıştı. Tam televizyonun karşısına denk geliyor zaten. Şu pufa da ayağımı uzattım mı, oh! Yavaş yavaş yerini buluyor her şey. Akşam, evdeki ilk duşumu aldım. Yirmi beş yılın yorgunluğu bir duşla akıp gider miymiş? Sanki öyle geldi. Bitti ofis gürültüsü. Zır zır telefonlar, “beyefendi toplantıdalar, kim arıyor efendim”ler bitti. Emekli ikramiyemden tek kuruş kalmadı geriye ama kira derdi de bitti. Altmış ay sonra  kredi borcum da tamama erince...

Bugün telefonum çalınca, anladım ki bağlanmış, şükür. “Hattınız görüşmeye açılmıştır” diyen bir ses kaydı... Arkadan arayan, Fatma diye birini sordu. “Yanlış numara” dedim.

Kolilerin birinden hatıra defterim çıktı. Beyaz plastik kabı hafifçe sararmış. Kapağında damla biçiminde bir pencere, içinde bir kartpostal: Elbisesi masal pembesi, kumral saçları topuzlu bir kız, bir tüy kalemle mektup yazıyor. Önünde ardında kağıt ruloları, çiçekler... Defteri, dokuz yaşıma bastığım gün, Nilgün Abla armağan etmişti. Annemin yapıverdiği bisküvi pastası üzerindeki mumları üfledikten sonra evde kim varsa defterimi uzatmıştım, yazsınlar diye. Neye yaradıysa... Hiçbiri kalmadı geriye.

Fatma’yı bir daha aradılar. “Fatmaaa, nerdesin kız?” diye seslendi, bir kadın. Yemenili, basma entarili bir ihtiyar canlandı gözümde. “Yanlış aradın teyze” dedim. İhtiyar, heceleye heceleye numaramı okudu. Onun bir kağıt parçası üzerinde titrek, uçuşan elyazısını görür gibi oldum. “Teyzecim, numara doğru, ama artık ben kullanıyorum” dedim. “Hıı” dedi, kapattı.

Sayfaları çeviriyorum. Annem, babam, ilkokul öğretmenim, komşu teyzeler. Sınıf arkadaşları, mahalle arkadaşları... “Kutu kutu ponpon, unutma beni tonton”lar, aynı dileğin sepet sepet yumurta üzerine hafif tehdit sosuyla sunulanları, “kalbim kadar temiz” sayfalar için süslü teşekkürler... Bazı sayfaları, üzerine isimlerini yazdığım birilerine ayırmışım, kim onlar? Yazmış oldukları halde unuttuklarım,  yazmadıkları halde halen anımsadıklarım... Bir insanın izi eşyada saklanmıyor bence. İçinde yankısı yitip gittiyse, hepsi boş. Bir sürü ıvır zıvırı attım, taşınırken. Kendi gitmiş yükü kalmış herkesten kurtuldum. Evet evet, yeni hayatım, gönlümce dolduracağım “kalbim kadar beyaz” bir sayfa. Sadece, içimdeki yankılar...

Rüyamda Âdem’i gördüm.

Bugün Fatma’yı bir tekstil firmasından aradılar. “Yaklaşık bir aydır bu numarayı ben kullanıyorum” dedim. “Başvuru formunda bu numara belirtilmiş, o nedenle rahatsız ettim” dedi, telefondaki. Demek, iş arıyor Fatma. Sekreter kibardı. Galiba sarışın, bakımlı, şık bir hanım. Aferin.

Bugün cep telefonum, bedava. Nurcan’ı arasam mı... Amaaan, bi başlar şimdi Hakan şöyle, kaynanam böyle... Koca derdi çekeceğine boşan kızım! Oh, iyi ki evlenmedim kızım! Oh, iyi ki evlenmedim valla. Azıcık aşım, kaygusuz başım. İyisi mi Mesude Teyzeyi arayayım. Yok yok, yine hastalık anlatır filan, kalkıp gitmek gerekir. Gitsen onca yol, bir sürü

yorgunluk, gitmesen sitemler... Acaba kimi arasam? Nefise? Ay kalsın kalsın, son konuşmamızda nasıl sinir ettiydi beni. Nihayet anlatacak değişik bir şeyim olmuştu, emekliliğim de yeni ev haberim de onun seyahat maceraları arasında güme gitti. Turdan tura dünyayı geziyor, yine de üç lafın ikisi para. Şöyle ucuz yollu bir tur düşürsem de Nefise’ye ballandırsam dönüşte. Hele şu banka kredimi kolaylayayım... Hah, Oya Ablayı arayayım. Dur ayol, ne yapıyorum ben, hani küsmüştüm ona? E küserim tabii, sen kalk elin boşadığı adamı bana yapmaya kalk! Yalnızmışım da, kendisinden örnek alaymışım da, vakit daha geç olmadan... Senden koca isteyen mi oldu canım? Başlarım iyi niyetine, aa! Buldum, Şengül, Şengül... Hımm, o da olmaz. E olmaz tabii! Salıpazarı’na giderken Hülya’ya haber veriyorsun, bana vermiyorsun. Ben de seni aramayayım da gör gününü. İşyerimi arasam? Yok yok, aklı burada kaldı filan derler, neme lazım şimdi.

Hakkım boşa gitti.

Rüyamda Âdem’i gördüm.

Gece boyu suda kalan kâğıtlar iyice yumuşamış; kolayca kopup ayrıştılar. Beyaz plastik kabı leğenden çıkardım. Tüy kalemle mektup yazan kız, hâlâ seçilebiliyordu. Yırtıp leğene attım, hafiften maviye dönüp bulanmış suyu klozete boca ettim.

Bugün Fatma’yı bir oyuncu ajansından aradılar. “Dün sabah arayan da siz miydiniz?” dedim. “İlk kez arıyoruz, deneme çekimine çağıracaktık kendisini” dedi kız. Ufak tefek, kısa saçlı, cilveli bir fındıkkurdu olmalı. “Bu numaradan sık sık Fatma’yı arıyorlar, herhalde onun numarası bana geçti” dedim. Demek, Fatma güzel kız. İş bulabildi mi acaba?

Yatarken cep telefonumu başucumda unutmuşum. Sabahın köründe peş peşe biplerle uyandım. Tabii ya, bugün cuma. Alışveriş çılgınlığı başlıyor. Neymiş, marketimizde bu hafta sonu dana kıyma 18.90;  piliç but 3.79; ananas adet 2.99; düdüklü tencere 99.90 TL. Eh,  gidelim öyleyse...

Bugün market dönüşü gözüme çarptı, posta kutum epey dolmuş. İlk zarf, bankamdan. Yeni yaşımı kutluyorlar. Sahi yahu, evvelki hafta doğum günümdü, nasıl da unuttum! Bankam da olmasa... Görüyor musun bak, ne kadar nazikler. Bir teşekkür kartı yazsam mı? Yok yok,  hazır itibar görürken, ağırdan almalı. Ama bankam, cidden çok düşünceli. Geçen ay da harcamalarınız arasında hastane masrafları gördük, geçmiş olsun diye mektup yazmışlardı bana. Canım ya, üzülmeyin. Gripti, geldi geçti. Hımm, bunlar fatura; elektrik, su, internet, doğalgaz... Eyvah eyvah! Şöyle bir aylığına ablama atsam kapağı toparlar mıyım acaba? Boşver boşver, onun sitemlerini, eniştenin suratını, çocukların gürültüsünü çekmektense boğazdan kısarım biraz. Oh, Bursa kebapçısı açılmış üst caddeye, evlere servis yapıyorlarmış. Dursun bakalım bu magnet de dolabın kapağında, elbet bir gün siftah yaparız.

Cep telefonum bipledi: Kredi kartınızla son işleminizi şifreli yapmadınız. Güvenli alışveriş için şifre kullanmalısınız. Şifre oluşturmak için 444.... Salak bunlar ya! Hem pos cihazları arızalı, hem işlem şifresiz diye arıza çıkarıyorlar.

İnternetim sonunda bağlandı ve eposta kutuma ilk zarf düştü. “Benzinkart’la yapacağınız 100 liralık dördüncü alışverişinizde, 10 lira para puan...” Ah, bir arabacığım olsun da kurban olsun size 400 liralar... Oo, Ayşegül’den ve Yasemin’den mail. Tıkladım, selam sabah yok. Biri Temel fıkrası göndermiş, diğeri “yeni ve çok tehlikeli bir virüs” uyarısı. Kredi kartı ekstreleri, banka kampanyaları, birkaç arkadaşlık sitesi reklamı. Aman... Aman... Bak nasıl haksızlık etmişim; herkes kutlamış doğum günümü meğer: Konuştursel, mulksahibi.com, secbegen.com, algotur.com, supernet.com. Bakalım, feysbukta neler oluyor? 90 kişi doğumgünümü kutlamış. Hımm, gönderdiğim videoyu 18 kişi beğenmiş. 5 yorum: “Çok güzel... Güzel... :-))... En sevdiğim şarkı... İzninle paylaşıyorum.” Amaann, bu feys de sıkıcı sahiden be... O ne! Onay bekleyen bir  arkadaşlık isteği! “Gamsız Baykuş” mu? Tanımıyorum ama gırgır bir tipe benziyor, haydi kabul edeyim. Arkadaş sayım 123! Yine de Mine kadar olamadım daha. Şuraya bak, 1046 arkadaşı var. Yahu, ben Mine’yi nereden tanıyordum?

Gecenin bir yarısı telefona uyandım, aklım çıktı. Koşturup açtım. “Fatmaa gııız, özledim seniii” diye hırladı bir adam. Telefonu kapatıverdim. Elim ayağım titredi. Bu saatte adamlar telefona sarılıyorsa, Fatma da az değil galiba. Öyle midir acaba?

Rüyamda Âdem’i gördüm.

Fatma’yı cidden merak ediyorum. Bugün karakol gibi bir yerden aradılar. Arkadan telsiz sesleri geliyordu. Soğuk, terslenerek konuşan bir ses Fatma’yı istedi. Esmer, zayıf, sinirli, genç bir polis olmalı. “Fatma diye biri yok bu evde; neredeyse bir yıldır bu numara bende” dedim. Çıtonk, kapattı. Yahu bu Fatma nasıl biri? Başı dertte, belli. Uyumadan önce dualarımda, Fatma’ya şans diliyorum. Bol kazançlı bir iş, insaflı bir ev sahibi filan.

Cep telefonum bipledi. “Değerli müşterimiz, kendilerini banka görevlisi olarak tanıtıp hediye kazandığınızı söyleyerek kredi kartı bilgilerinizi talep eden kişilere itibar etmeyiniz.” Olur, etmem de her adımımı izleyen siz, bir zahmet Fatma’dan da haber verseniz... İşin tuhafı, iki satır konuştuklarımla ilgili tiplemeler canlanıveriyor da gözümde, Fatma’ya geldiğinde, dümdüz bir duvar görüyorum. Ah Fatma, neredesin? Keşke sesini duyabilsem.

Bugün arayan, bir avukattı galiba. İnce ince sorguladı. “Başkaları da Fatma’yı sık sık arıyorlar. Numarası değişmiş, belli ki” dedim. Galiba inanmadı. Benim Fatma olmadığımı anlayana kadar sordu da sordu. Yok kimler nereden arıyormuş, ne istiyormuş, isim söyleyen olmuş mu filan... Tuhaf bir şekilde, Fatma’yı savunmak geliyor içimden. Allahtan, asaletimi bozmadım.

Rüyamda Âdem’i gördüm.Yanında genç, güzel bir kadın. Kumral saçlarını topuz yapmış, üzerinde masal pembesi bir elbise. Fatma’ymış. Deniz kıyısında atla geziniyorlardı. Hiç kızmadım. Cep telefonumun bipine fırladım: “Her salı, marketinizde halk günü. Piliç kanat 7.90, kangal sucuk 22.90, çipura adet 2.99 TL.” İyi ya, bir çipura neyime yetmez?

Elimde torba, kafam çorba, eve döndüm. Kapımın kilidine, semt pastanesinin magnetini yapıştırmışlar. Üzerinde, kocaman bir düğün pastası resmi. Sıpıtıp attım. Fatma, Âdem’le mutlu mudur acaba?

Geçiyor günler. Fatma’yı arayanlar, giderek azalıyor. Arayanlara, bu numara şu zamandır bana ait dedikçe, uzaklaşıyor Fatma benden. Onu merak ediyorum. Hatta, özlüyorum. Fatma! Beni arasana...

Bugün bayram. Cep telefonum bedava. Ah Âdem, sildim seni defterden ama numaranı silmeseydim keşke! Yok yok, sildim, iyi ettim. Ama silmeseydim, arardım şimdi Âdem’i, Fatma’yı sorardım. O bilirdi mutlaka. Heey, konuştursel bayramımı kutlamış. Sağolsun ya... Eee, niye mesajınız gönderilemedi diyor bu yahu? Bilmukabele’nin anlamını bilmiyor mu bu alet? Fatma olsaydı, gönderebilirdi. Evet, mutlaka becerirdi Fatma. Faatmaaa!..

Neden Bu Öykü?

Yazıldığı dönemin baskın karakterini belgelediği için bu öykü. Madem bir tek seçki ve bir tek öykü hakkım var, günümüzün metropol yaşantısındaki tacizler, yapaylık, yorgunluk ve yalnızlaşma bir kez de bu öyküyle kayda geçsin isterim; bireyi teslim alan olası ruh haliyle birlikte.

Şifreler, parolalar, müşteri numaraları, cep telefonu, her fırsatı kullanan reklamlar ve sosyal medya üzerinden kurulan ilişkilerle donatılan bir hayat. Ruh donduran bir yalnızlık. Öyle bir donma hali ki, kişi çoğu zaman yalnızlığını bile fark edemiyor. Kapitalizmin biçimlendirdiği ve dayattığı hayat, kesintisiz uyaranlarıyla çok gürültülü. Bezdirici mesaj bombardımanı karşısında bitkin düşüyor, giderek içe kapanıyoruz. Bir parça dinginlik umarak yalıtılmış hayatlara kaçıyoruz. Öte yandan, insancıklar olarak yakınlık kurma gereksinimi de sürüp gidiyor içimizde. Bu öyküdeki gibi kimi zaman sanrılara dönüşebiliyor. İnsan, ne olursa olsun, kendisini hayata bağlayacak bir ilişki istiyor çünkü. Yer yer gülümsetse de en hazin öykülerimden biridir “Kalabalık Bir Hayat”.

Öyküdeki sanrıları yaşayan anlatıcı ben değilim; ama gerçekten bir Fatma var. Tanımadığım. 1111 daireden oluşan bir sitedeki evime bağlanan telefon numarasını, bir vakitler gerçekten o kullanıyordu belli ki. Fatma Tül önadlı kadın benim kurguladığım renklerde bir yaşam sürdü mü, bilmiyorum. Uzundur kimse benim telefonumdan onu aramıyor ama ben hâlâ Fatma’yı merak ediyorum. Kredi kartı borcunu ödeyebildi mi acaba? Evine haciz geldi mi, başı dertten kurtuldu mu, iş buldu mu? Burada ona bir hayat yakıştırıp yazmış olan ve hatta hâlâ onu düşünen biri olup olmadığından haberdar değil. Bilse, umursamayabilir de. O belki metrobüste omuz atıp benden önce boş koltuğu kapan kişi. Belki aynı Migros’ta, aynı reyonda benzer ürünlere baktığım kişi. Aynı otoparkta onun boşalttığı yere arabamı park ettiğim kişi. Belki sevdiğim adamı seven kişi. O, aklıma gelen ve gelmeyen herhangi bir yerde bir yaşam sürüyor, kendi kavgasını veriyor. Beni tanımıyor, değerlerimi bilmiyor, tamamen ilgi alanı dışındayım; ama o bende yaşıyor.

Fatma belki bir  gün bu satırları okur, kendisini tanır ve eski ev telefonunu arar. “Ben Fatma” der. Ben de “yanlış numara” der, kapatırım. Hayır, çok işim olduğundan değil. Öykümde yaşattığım Fatma’ya inancım sarsılmasın diye. Öykümdeki Fatma’yı seviyorum; ya gerçek Fatma’yı sevmezsem? Fatma belki bir kez daha arar, aynı şeyi yaparım. Belki bir kez daha... O zaman ben oturur, bir öykü daha yazarım.

Berat Alanyalı 1961’de Ankara’da doğdu. İskenderun’da büyüdü. İstanbul’da yaşlanıyor. 1984’te İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji bölümünü bitirdi. Dergi, radyo ve televizyonlarda çalıştı. İlk öykü kitabı “Tin Kovuğu” 2007’de basıldı. Aynı yıl, beş ay süreyle öykü incelemelerini “Öykülü Perşembe” adlı haftalık edebiyat etkinliğinde paylaştı. 2012’de basılan ikinci öykü kitabı “Ömrün Yazı” ile Dil Derneği 2013 Ömer Asım Aksoy Ödülü’ne değer bulundu. Halen metin yazarı olarak çalışıyor.

0
2249
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle