19 AĞUSTOS, SALI, 2014

Murathan Mungan; 'Olmayı Seçtiği Kendini Sürdüren' Adam

Murathan Mungan’a mektup var… Dilek Karaaslan yazdı…

Murathan Mungan; 'Olmayı Seçtiği Kendini Sürdüren' Adam

“Sert gerçeklere yumuşak bakmak da mümkündür. Gerçeği yumuşatmadan hayatı kendin için kolaylaştırmak gerekir.Devam edebilmek mücadeleyi sürdürebilmek için kolaylaştırmak;gerçekler olanca sertliği ile orada taş gibi dururken bunu yapabilmek;yüreğini,ruhunu,aklını kirletmeden hayatta kalmak, dünyayla kirli uzlaşma sözleşmeleri yapmadan,olmayı seçtiğin kendini sürdürmek çok zor biliyorum,ama olanaksız değil. Eskiden bunun başkalarınca da görülmesi önemliydi benim için. Şimdi artık bu da önemli değil. İnsanın kendinden bir kıymet yaratma sürecinin yükü ne kadar ağır olursa olsun, sonunda yarattığı yükte hafif pahada ağır” Murathan Mungan.

Adını yeni yeni duyuyordum henüz. Daha önce sadece birkaç şiirini belki bir ki yazını okumuştum en fazla. Benim kuşağımdaki diğer akranlarımın çoğu gibi… Gittiğimiz Yeni Türkü konserlerinde; içinden senin sözlerin geçen şarkılara eşlik edip,hep birlikte sallanıyorduk, elimizde salladığımız çakmaklar; titreşen alevleri parmaklarımızı yakıyordu. Henüz bu işi yapacak cep telefonları da icat edilmemişti; genç, başıboş ve umarsız zamanların kaygısız konserlerindeydik. Rumeli Hisarı duvarlarının sesten etkilendiğini bile bilmiyorduk. Bizler büyümemiştik ve dünya hala temizdi bizim için. Yazlar uzağımızda değil, içimizdeydi daha.

Oysa sen, “olmayı seçtiğin adam” olabilmek için tercihlerini yaparken, vazgeçtiklerin ve onların temsil ettiklerinden yükselen itirazlara direniyor, dikenli yolları yalınayak, kanaya kanata yürüyordun o sıralarda. “Sevmenin, birçok seyi göze almak” demek olduğunu da bilmiyorduk biz henüz.

Ataerkil, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, şefkatten nasipsiz, her türlü karalamanın, iftiranın olağan ve sıradan sayıldığı, klostrofobik(!), kadınfobik, homofobik, farklıolanfobik bu coğrafyada “olmayı seçtiğin adam” için dürüst kalmayı başarmak uğruna, kirli uzlaşma sözleşmeleri yapmamak için mücadele ettiğini nereden bilebilirdik. Gençtik ve her türlü hoyratlık ve nobranlık, masumluğa eş tutulmasından olsa gerek; “cahillikten”diye hoşgörülebiliyordu bu topraklarda, daha birçok kabahat gibi. Klişelerin en değerli fikirler gibi görülebildiği ve öyle de karşılığını bulabildiği bir entelektüel düzeyde; horlamadan, nobranlaşmadan, ayrıştırmadan, doğru bildiklerini ve mesajlarını can suyu verir gibi yazıya dökmek için çabaladığını  çok sonra anladığımızda, birçok yaz geçmişti bile bazen uzak, bazen yakın…

Seninle ilk esaslı çarpışmamız Yüksek Topuklar’da olmuştu.

Çarpışma şiddetli, hasar ağırdı. Biraz yaralandım ve hatta kırıldım belki. Eski solcuları, yarı aydınları, aslında çoğumuzu ve en çok da küçük burjuva kadınları derinden eleştiriyordun. Beş yaşındaki Tuğde ve bireyselliğinin; sadece kendisi için yaşıyor olmanın sınırlarının marjinalliğe vardığını belki de bilmeyen, bilse de bununla dertlenmeyen Nermin’in gözünden. Deneyebileceği her şeyi (yoga, kurslar, çevrecilik, feminizm, sosyalizm vs.) deneyip en sonunda huzuru, kendi nihilizminde bulan(!) ve artık evinde oturmayı tercih eden, fakat

etrafındaki her şeyi, herkesi acımasızca aşağılayarak eleştirmeye devam eden zalim, şehirli bir küçük burjuva kadını… Ya Tuğde? Tuğde’ye ne demeli? Daha beş yaşın ilk çocukluk masumiyetini henüz soyunmadan üzerinden, kadınlığın gizemini, ne istediğini ve istediklerini nasıl yaptırabileceğini; hangi durumda ne yapılması gerektiğini bilme becerisini bu kadar erken kazanmış olması seni de rahatsız etmedi mi? Yoksa feminist harekete bakış açın, Tuğde karakteri için; “Annelerin kışkırtmasıyla erken yaşta kadın rolüne hazırlanmış bir kimlik; kötü kalpli, akıllı, zeki. Aslında 2000’li yılların kadın modeli” açıklamasında mı gizliydi?

Başıboş ve genç yıllar gibi, bazı yazlar da uzaktan geçiyordu.

Sadece bazı yazlar mıydı uzaktan geçen? Yaşam, bunca yakınımızdan geçip giderken; sırf senin kadar cesur ve hatta dürüst olmayı bile beceremediğimizden miydi, hakkıyla akıp içine karışamayışımız? Bir taşra çekingenliği belki.  Yaşadığımız “Korku imparatorluğunda,” hep genlerimizde özenle taşıyıp bir sonrakine aktardığımız sıradan olmanın güvencesinden yoksun kalma korkusu belki de? Ne dersin?

Belki daha fazla okusaydık; erkeklerin ve kadınların başka hikâyelerini, ya da dünyanın aslında kirli bir yer olduğunu büyümeden önce öğrenseydik belki; farklı olur muydu, bu toplum, kim bilir?

Ya Telli Turna’ya ne demeli? Kural tanımaz coğrafyamızın, kural tanımaz, sert kara yürekli avcılarının elinde artık bırakın tellisini, nerdeyse telsizi bile kalmayan, sayıları bugün sadece onlarla ifade edilen telli turnaları, ancak senin yazdığın bir şiirin/şarkının içinde bu kadar sevmemiz -aslına bunca vefasızken- olmayana ergi mi, ironi mi? Ne dersin?

Hani bu şehirden, hani bir süre sonra hikâyeleri, heyecanları, kavgaları, aşkları, terk edişleri, gel gitleri, sıkıntıları bile hep aynı olan şehirlerimden bunaldığımda, Calvino’nun Görünmez Kentler ‘ini işaret etmiştin bana bir defasında. Hemen yola çıkmıştım, küçük el bagajımda sadece “227”.  Hatırlıyor musun? Sana kartlar atmıştım, gittiğim her Calvino kentinden... Sonrasında Zweig’la, Borges’le, Ursula Le Guin’le ve daha onlarcası ile tanıştırdın beni. Monet’in “Kuşun öttüğü gibi resim yaparım” dediğini bile 227 ‘den öğrendim ben.

Hiç korkmadın onları daha fazla sevebileceğimden, kıskanmadın da… Hep bir telaşla okudum tüm işaretlediklerini; önümde yetişemediklerimin gölgeleri, ardımda; “Uzaktan geçen yazların”  hüznü ve dilimde bir mırıltı “Eskidendi çok eskiden”.

Biliyorum,  ben sana geç kaldım aslında, ama sen de bana biraz erken gelseydin keşke…

0
1710
0
Fotoğraf: Lera Mashiro
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle