08 EKİM, SALI, 2013

Mevzumuz Derin

Ahmet Büke’nin genç blog kahramanı Bedo, şimdi bir roman kahramanı! Ortak hiçbir anıya sahip olmadığı babasının yokluğuyla her gün sınanan Bedo için hayat, cevapları sürekli ertelenen bir sorular zinciri; parçaları özenle gizlenmiş, çok gölgeli bir yapboz. Kafasında dönenen sorularınsa sonu yok. Bedo’nun hayatı boşluklarla ve bu boşluklara dair sorularla epeydir delik deşik. Cevaplarsa ne ailesinden gelecek gibi, ne de okuduğu kitaplardan. Ancak bu sessizlik oyununda, umulmadık bir perde daha var. Anlayacağınız, mevzu derin.

Mevzumuz Derin

Ahmet Büke’nin genç blog kahramanı Bedo, şimdi bir roman kahramanı!

“İnsanın en becerikli olduğu alan, kendini ikna etmesidir işte. Annemi hıçkırıklar, kendimi de uçuşan sorular içinde bırakıp, içi boş bir elbise gibi gidip yatağa uzandım. Havadaki tehlike kokusunu sonuna kadar alıyordum. Ama uyursam, yarın olursa, güneş doğarsa, hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilirim sanıyordum.”

Ortak hiçbir anıya sahip olmadığı babasının yokluğuyla her gün sınanan Bedo için hayat, cevapları sürekli ertelenen bir sorular zinciri; parçaları özenle gizlenmiş, çok gölgeli bir yapboz. Kafasında dönenen sorularınsa sonu yok. Bedo’nun hayatı boşluklarla ve bu boşluklara dair sorularla epeydir delik deşik. Cevaplarsa ne ailesinden gelecek gibi, ne de okuduğu kitaplardan. Ancak bu sessizlik oyununda, umulmadık bir perde daha var. Anlayacağınız, mevzu derin.

ON8’in Türkçe edebiyattaki yolculuğu, yakından bakılsa da uzak sayılan, sıradan, hatta yok sanılan hayatların öykücülerinden Ahmet Büke’yle başlıyor. Yazarın duru kalemi, bu kez İzmir’den, Varyant’ın tepelerinden bir gencin sesini taşıyor. Büke’nin yakın dönemde ON8 Blog’daki tefrikasıyla hayat verdiği Bedo, artık bir romanın başkahramanı. Bir yanda susturulmaya, zayıf düşürülmeye, yok edilmeye çalışılmış nesiller; diğer yanda bu nesillerin kapanmamış

yaralarının izinde ve kendi var oluş mücadeleleri içinde yarınlarına bir yön çizmeye çalışan Bedo gibi gençler... İkisi için de belki
en zor soru, neye tutunacağını bilmek.

1970’te Manisa’da doğan Ahmet Büke, her ne kadar 1997’de İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun olsa da, ancak yazdığı zaman, “Bir işe yaradım sonunda,” diyebilenlerden. Fantastik eserler yayımlayan Ölümsüz Öyküler Yayınevi’nin düzenlediği “Xasiork 2002” kısa öykü yarışmasında “Kayıp Dua Kitabı” adlı öyküsüyle birincilik ödülünü, 2008’de Alnı Mavide (2008) kitabıyla Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü, 2011’de Kumru’nun Gördüğü (2010) ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Hayatın gündelik akışında sıradanlaştırdığımız her insanın başlı başına bir öykü olabileceğini her metninde hatırlatan Büke, İzmir Postası’nın Adamları (2004), Çiğdem Külahı (2006), Ekmek ve Zeytin (2011) ve Cazibe İstasyonu (2012) adlı öykü kitaplarıyla dikkat çekti. Öyküleri, E Dergisi, Adam Öykü, Patika, Notos, İzafi ve Özgür Edebiyat gibi dergilerde yayımlanan yazar, edebiyat verimini, yazıdan sonra insanlığın en büyük icadı olarak gördüğü internette de sürdürüyor. ON8 Blog’a “Bedo’nun Kitapları” adıyla tefrika etmeye başladığı İzmirli Bedo’nun öyküleri, Mevzumuz Derin (2013) adıyla bir ilk romana dönüştü. Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi ve Sessizkule adlı blogların yanı sıra ON8 Blog’da da yazmaya devam eden Büke, “Bedo”nun kenti İzmir’de yaşıyor.

Tadımlık:

Keşke Tüm Hikâyeler İyi Bitse

Ertesi sabah bu defa kendim uyandım. Annem sabah mesaisinde olmalıydı. Yatağımın başındaki konsolda bir bardak süt duruyordu. Süt beni korkutuyor. Hele anne eliyle yanı başınıza konduysa. Sanki bu hareketle, o sıvı süt olmaktan çıkıyor, aramızdaki bir anlaşmaya dönüyor. Anlaşma doğru kelime olmadı: Borç senedi, demeliyim.
“Aramızdaki bağlılığı ve sadakati bu beyaz ve besleyici içecekle sonsuza kadar ilan eder...” İmzalar, tarih, kaşe vs...

Anne sütü nasıldı hatırlamıyorum. Ama bu her sabah başucuma konulan bardak, ödevlerimi unutmama izin vermiyor sanki: Kalk, kahvaltı yap, derse yetiş, sınavı unutma!

Ah unutuyorum, bir de tarihin büyük yalanları var: Severek yaparsan zaten başarılı da olursun. Vıdı vıdı vıdı... Üstelik bu sütü içmemek daha büyük bir vicdan yükü. Deve çanı gibi boynumuza asılı.

Wuuf!

İstesem olmazdı bu. Sütün üzerinde bir ceset var. Baharın ilk sineği sizlere ömür.

Mutlu bir ölüm gibisi yok. Tok ölmek, hayata ve heyecana
doymuş ölmek. Saygıyla eğildim önünde. Bardağı aynen bıraktım. Akşam annem geldiğinde görür. Ona olan sinirim yüzünden değil, bir hatıraya saygısızlık etmemek için içmediğimi anlar.

Kalktım duşa girdim.

Banyoda müziği açabilmek dünyanın kederine değebilir. Su geçirmeyen kablosuz kulaklıklarımı taktım, sesi kökledim.

Muse’un Wembley konserinin siyah-beyaz giriş müziği başlayınca suyu açtım.

Müzik ve su arasında bir büyü var. Üstelik rahatça ağlayacağım tek yer burası.

Uzaydan arkadaşlar gelse ve bana deseler, “Nasıl bir dünya burası, neler oluyor?” söyleyecek tek kelimem yok. “Duşa gelin,” derim ama. Burada düşünmeden hissetmek mümkün. Anlamaya çalışmadan, bütün gariplikleri üzerimden sıyırıp atabiliyorum.

Fakat duşa uzaylılarla girmek de nasıl bir kafa!

Dedemin yeşil Hamdi Dalan sabunlarını yer bunlar.

Dur, işte! Ağlamanın en güzel yerinde gülmeye başlamak çok fena. Hemen kabini açıp başımı uzattım. Aynada yüzümün halini görünce iyice kaydım. Kulaklığı atıp yerde tepindim.

Kapı çaldı.

“Bedo, Bedo... İyi misin oğlum?”

Dedem gürültüme gelmiş olmalı.

“İyiyim. Yok bir şey.”

“E hadi çık artık. Bir saattir su açık.”

On beş dakika sonra sokaktayım. Muse yine kulağımda. Varyant’tan aşağıya salıyorum bisikletimi. Eşrefpaşa otobüsleri arkamdan korna çalıyor. Yol vermiyorum hiçbirisine. Birden, arkama taktıklarımdan birini annemin sürebileceği gerçeğiyle sarsılıyorum.

Acaba hangi hattaydı bu ay?

Bisikleti hafifçe sağa çekip yavaşladım. İki tanesi
geçti beni. Hiçbirisinde yok. Ama beni tanıyan bir şoför
arkadaşı da çıkabilir.

Ara sokaklara saptım ben de. Kediler kaçtı önümden. Madam Pi, filelerle karşıma çıktı. Havradan geliyor olmalıydı. Her cumartesi yaptığı gibi önce havra, sonra da Kilise Sokağı’ndan yeşillik almış. Beni durdurdu.

“Deden nasıl?”

“İyi.”

“Geçen gün dizlerim ağrıyor, diyordu da.”

“Yok, bana bir şey demedi.”

“Demez tabii. Acılarını kadınlara söyler erkekler.”

Durup şöyle bakıyorum. Madam Pi ve dedem!

Yok lan! Olmaz öyle şey, diyorum içimden. “Neyse, lafa tutma beni. Eve gidip enginar dolduracağım daha. Ah, dur deli çocuk, aklımdakini

unutturdun bana. Bu pazar apartmanın akil adamı seçilecek. Benim adayım deden. Mutlaka söyle bunu.”

“Pi Teyze,” diyorum, “akil adam ne yahu?”

“Ay, yönetici işte. İnsanda akıl mı bırakıyorsunuz bıt bıt konuşmaktan.”

Dönüp yürüyor.

Allah’ım bu İzmir’de bir akıllıya rastlamak mümkün olmayacak galiba.


Bisikleti dershanenin kapısına çektim. Zinciri geçirip kilitledim. Saat biyoloji dersini gösteriyordu. Koşarak çıktım. Tuvaletlerin önünden geçerken bir el ensemden tuttu. Beni içeriye çekti. Kapı kapandı üzerime. Beni kapan neyse, yere doğru çaldı.

Gözümü açtığımda, birisi diz çökmüş bana bakıyordu.

“Sen Nehir’e mi asılıyorsun lan, zibidi!”

Bu çocuğu hiç tanımıyorum. Ötekini de. Kapıya dayanmış, kollarını kavuşturmuş ayıyı hiç görmedim hayatta. Beni savuran o olmalı.

Kalkmaya davrandım, ama saçımdan tutup başımı yeniden yere vurdu.

Elini cebime attı. Zincirin anahtarını aldı.

“Camdan gördüm de bisikletini, pek jantiymiş.”

Arkamda duran, iki kürekkemiğimin arasına sıkı bir tekme geçiriyor. Nefesim kesiliyor o anda.


Başım iki elimin arasında, öyle ne kadar kaldım hatırlamıyorum. Ama bir ara kulaklığı taktım. Konserin neredeyse sonuna gelmişim. Unintended’i söylüyorlar lanet olasıca adamlar: “You could be the one I’ll always love...” *

Kalkıp üstümü başımı silktim. Tuvaletlerden birine girdim. Sifonun zincirine bir kitap bağlanmış sallanıyordu: Defne’yi Beklerken.

Çişim yoktu zaten. Klozete oturup kitabı açtım. İlk sayfasında yine aynı mail adresi vardı. Bu defa altı iki kez çizilmiş. Birisi bana mesaj mı veriyordu ne?

Okumaya başladım. Zaten ne zaman canım yansa, kitapbaşı yapıyorum.

Takıntılı ve hüzünlü bir babanın kızı Defne. Aniden kopuyor bu hayattan. Küt! Bir şey çekip alıyor onu. Fişini çekmiyor ama “duraklat” düğmesine basıyor sanki. Sonra Defne’nin eski kayıtlarını dinlemeye başlıyor ailesi. O yoğun bakımda hayatla ölüm çizgisi arasındayken,
kızın günlüğünü okuyorlar.

Allah’ım birisi de benim kayıt düğmeme basar mı acaba şu hayatta?
Zil çalıyor. Tuvalet kalabalıklaşıyor. Dışarı çıkıyorum. Tişörtüm boğazdan yırtılmış.

Tam tahmin ettiğim gibi, bisikletin yerinde yeller * Her zaman seveceğim kişi sen olabilirsin. (e.n.) esiyor. Bunca yıllık sokak itiş kakışında şunu öğrendim: Kesinlikle üzülmeyeceksin. Aldırmazsan daha kötüsü gelmiyor. Bela denilen şey, sen kaçtıkça üzerine gelen kartopuna benziyor.

Yerde duran zinciri alıp cebime koydum. Tam da o sırada Nehir çıktı kapıdan. Kitaplarını iki eliyle göğsüne bastırmış. Bu masumiyetinin arka cebinde nasıl da o sustalıyı ustaca taşıyor.

Gülümsedi bana. Yine de içim ısındı. İnsan bu yüzden ölümlü işte. Ölümünü sevebiliyor.

Her kafa karışıklığının ilacı olan Kitapçı İsmet Amca’ya çevirdim yolumu.

Ama dükkân kapalıydı. Camda bir not: “Cenazedeyim”.

Kapıya çöktüm. Kitabı açtım. Mail adresi, altı iki kez çizili!

Son sayfayı çevirdim. Son cümleyi okudum: “Keşke tüm hikâyeler iyi bitse.”

***

Bedo, ON8 Blog’da anlatmaya başladı, anlatmaya da devam ediyor...
on8kitap.com/blog/ahmetbuke


Mevzumuz Derin
Yazan: Ahmet Büke
ON8 Kitap

0
1386
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle