11 KASIM, SALI, 2014

Mevsimler

Roman karakterlerinin kendi gerçekliklerini ortaya koyabilmeleri, bireysel farklılıklarının derinliği sadece farklı toplumsal tabakalardan gelmelerinden kaynaklanmıyor; yazarın romana bakış açısının ve yaklaşımının bunda, kuşkusuz, büyük etkisi var. Çünkü Gün Zileli, prototip yaratmaktan, “temsilci” karakterlerden özellikle uzak durmuş.

Ramazan Güngör, Gün Zileli'ni "Mevsimler" romanı hakkında yazdı...

Mevsimler

Mevsimler romanının başındaki kısa açılış bölümü, bir dönemin, 12 Eylül sonrasının ürkütücü, karanlık atmosferiyle başlıyor. Kahraman, hem sığındığı hem de korku duyduğu terk edilmiş bir köşktedir. Öyle belirsiz bir atmosfer vardır ki köşkün içinde, odalardan birine açılan kapının ardına bakacak cesareti bulamaz kahramanımız kendinde. Darbe sonrası psikolojiyi oldukça iyi anlatan bir bölümdür burası. Nitekim okuyucuyu belli bir duyumsama biçimine itiyor, aynı zamanda ürkme ve merak duygularını da beraberinde getiriyor. Aslında bu esas öyküye bir başlangıç değildir, sadece romanın geri planındaki politik dönemin yarattığı gerilimin içine bizi de katar. Zaten bu kısa bölümden sonra, zamanda geriye doğru uzun bir atlama yapılacaktır.

Sonraki bölümde, Gediz ortaya çıkacaktır. Gediz bilindik anlamda bir roman kahramanı değil; bir tanık, romandaki bütün kahramanları birbiriyle ilişkilendiren bir ağdır. O yüzden başka bir toplumsal sınıftan geldiği halde burjuva bir ailenin verdiği partiye katılabilmiş, dönemin en önemli simalarıyla karşılaşabilmiş, son derece önemli anlara tanıklık edebilmiştir. Gediz aslında romanda, Gün Zileli’nin eli koludur ve romanın kurgusunda son derece önemli bir yeri vardır ama ilk bakışta öyle görünse bile ana kahraman değildir.

Gediz, tarihsel anlamda ve romanın genel çerçevesi içinde yönlendirici değil yönlenen, yön verilen bir figürdür. Dönemin politik ortamına katılımı da tamamen tesadüflerle gerçekleşmiş, bir anlamda kendini bu ortamın içinde bulmuştur. Olayların akışına tek bir noktada, romanın sonunda yön vermiştir; burada bile bu iradeyi başka bir kişiliğe bürünerek oluşturabilmiştir. Kendini aşıp öteki olma durumu söz konusudur.

Bizi 1950’li yılların toplumsal yaşamına götüren ve romanın ilk bölümünde yer alan garden party, sonradan ilmek ilmek dokunacak öykünün esas başlangıcını oluşturmaktadır. Sonraki bölümlerde öne çıkacak isimler, “kaderin bir cilvesi” olarak bu partide buluşurlar. Gediz’in sınıfsal çatışmaları en güçlü hissettiği (dolayısıyla bizim de hissettiğimiz) an, partide hazır bulunanlarla karşılaştığı andır. Bizim de dönemin politik ortamı içinde şekillenen kahramanlarla, Suat’la, Rü’yle, Atok’la ve diğerleriyle ilk karşılaşmamız burada olacaktır. Bu bölümün hemen sonunda yazarın oldukça zekice bir buluşunu görürüz: birlikte çekilen bir fotoğraf. Hemen sonrasında bu fotoğraf, kurgunun içinde parçalanacak ve romanın doğal akışıyla birlikte yeniden oluşturulacaktır.

Roman bir noktadan sonra tarihsel arka plan ile roman kahramanları arasında bir sarkaç ilişkisi kurar. Bazen dönemin politik olayları bazen de kahramanlar ön plandadır. Yazar bu dengeyi son derece iyi kurmuştur aslında. Atok ve Suat gibi trajik kahramanların zaman içindeki dönüşümleri, yazarın onlara kazandırdığı bireysellik, romanın sadece bir dönem romanına ya da politik romana kayışını önlemiştir.
Lejyonerlik, 6-7 Eylül olaylarındaki paramiliter güçlerin örgütlenmesi gibi dönemin toplumsal olayları bazen kahramanların kişiliği üzerinden verilmiştir. Yine dönemin kültür dünyasına ilişkin unsurlar doğrudan aktarılmak yerine, romanın kurgusu içinde çeşitli karşılaşmalar üzerinden aktarılmış okuyucuya. Gün Zileli, romanda anlatıcı olmaktan kaçınıp göstermeci bir tarza kaymış ki bu da romanın sürükleyiciliği noktasında çok olumlu bir etki yaratmış. Romanın akışkanlığına neden olan bir diğer unsur da diyalogların başarısıdır. Son derece canlı ve doğal diyaloglar, okuyucunun ilgi ve dikkatini sürekli diri tutuyor.

Yazar, dönemin politik ortamını sadece okuyucuya göstermekle kalmıyor, aynı zamanda kahramanların ağzından veya romanın örgüsüne başarıyla yerleştirilmiş durum ve olaylar üzerinden eleştiri de getiriyor. Bu eleştiri, özellikle romanın sonlarına doğru sol fraksiyonlar arasındaki çatışmalar ve Suat’ın bizzat kendi trajedisi üzerinde yoğunlaşıyor. Yazar buralarda da anlatımcılıktan uzak durup göstermeciliğe yöneliyor. Zaman zaman dönemin olayları konuşmalar arasında kesik cümlelerle veriliyor. Bunun da anlatım açısından oldukça iyi ve yenilikçi bir yöntem olduğunu söylemek mümkün. Romanda iki önemli trajik kahraman var: Atok ve Suat. Dönemin politik ortamının uzağında yer alan Atok, romandaki bütün kahramanlardan ayrı bir hayat çizgisi izliyor. Onun trajedisi toplumun

her kesimiyle olan bireysel uyuşmazlığından kaynaklanmakta. Hayatın içinde kendine bir alan bulamamış, tutunamamış bir kahraman o. Onun ve Suat’ın yaşam karşısında uğradığı hayal kırıklığı başka başka süreçlerin ürünü. Suat sınıfına, alışkanlıklarına, geçmişine, devrim uğruna sırtını dönmüş bir karakter. Devrimin, yaşamın çıkmazları içinde yiten Suat, romanın sonlarında doğru kökenlerine doğru yeniden çekilmeye başlar ama artık çok geçtir. Artık hiçbir tutunma şansı kalmamıştır. Çünkü inandığı her şey ona ihanet eder. Bu anlamda Atok’dan daha trajik bir kahramandır. Atok, en başından bir kan uyuşmazlığı içindedir, onun yolu hiçbir zaman büyük anlatılarla kesişmemiştir ama dönem büyük anlatıların dönemidir ve Atok’un trajedisinin de özü buradadır.

Sibel, trajik olmaktan öte gizemli bir karakterdir. Bu gizem, Sibel’in Gediz’le ilişkisi boyunca devam eder ve süreç içinde bunun yarattığı gerilimi hissederiz. Ayrıca diğer bütün karakterler gibi o da garden partyde çekilen fotoğrafın karesinde yerini bulacaktır ama o, hep en kenardakidir. Çünkü Sibel toplumun en alt tabakasından gelmektedir. Romandaki bütün karakterler, romanın arka planındaki tarihsel süreç içinde, şu ya da bu biçimde dönüşüm geçirirken Sibel’in döneceği, sığınacağı bir “geçmiş” de yoktur. Çünkü o, her zaman geldiği sınıfta kalmıştır. O hep dışarıdakidir, her daim yabancıdır. Hiçbir yere ait değildir. Tıpkı Gediz’le ilişkisindeki gibi gelir ama kalamaz Sibel.

Romanın en olumsuz karakteri Halis’tir. O da ardında birçok gizem taşır ama onun yarattığı gizem, Sibel’inkiyle aynı türden değildir. Sibel, hayatın ve geçmişinin açmazları içinde çırpınmasına rağmen yol alamamış bir karakterken Halis, kendine birtakım yollar açabilmiş, önüne çıkan bütün “olanakları” sonuna kadar kullanmış ve hayatın üstesinden gelebilmiştir. Başladığı yerden çok uzaklara gidebilmeyi başarmıştır ve bunu yapabilmek için ne verilmesi gerekiyorsa vermiş, ne alınması gerekiyorsa almıştır. Aslında Halis üzerinden bütün devrimci hareketlere yapılan net bir eleştiri vardır: işçi yüce bir varlık değildir.

Romanın başlarındaki gençlik partisinde biraz daha atılgan gibi görünen Gediz’in, öykünün akışıyla birlikte neden daha çekingen bir kimliğe büründüğünü anlayamıyoruz. Gediz, bir burjuva kızı Rü’ye –onu kendine getirebilmek için bile olsa- tokat atma cesaretini kendinde bulur ama romanın akışı içinde bu heyecanlı yönünü yitirir.  
Roman karakterlerinin kendi gerçekliklerini ortaya koyabilmeleri, bireysel farklılıklarının derinliği sadece farklı toplumsal tabakalardan gelmelerinden kaynaklanmıyor; yazarın romana bakış açısının ve yaklaşımının bunda, kuşkusuz, büyük etkisi var. Çünkü Gün Zileli, prototip yaratmaktan, “temsilci” karakterlerden özellikle uzak durmuş. Elbette her karakter geldiği sınıfın izlerini bünyesinde barındıracaktır. Fakat esas olan bu sınıfsallıkların ve tanımlanmışlıkların ötesindekini, tanımlanamayanı bulmaktır romancının işi. Bu bakımından yazarın karakter yaratmakta son derece başarılı olduğu söylenebilir.

“r” harflerini söyleyemeyen Suat’ın konuşmaları, zaman zaman okuyucu için zorlayıcı bir hale gelse de özellikle romanın sonunda, bu arazın kurgunun içinde önemli bir unsura dönüştüğünü göreceğiz.
Gün Zileli, bir yazma tarzı olarak betimlemeyi fazlaca benimsemeyen bir yazar. Bu nedenle romanda, insan ve mekân arasındaki ilişkinin yeterince kuvvetli verildiğini söylemek zor. Zaman zaman betimlemelere başvurulmuş olsa da birey ve mekân ilişkisinin biraz göz ardı edildiği söylenebilir.

Mevsimler’in politik bir roman veya bir dönem romanı olduğu söylenemez. Çünkü roman politik ortamıyla değil, kahramanlarıyla var olmuştur.  Zaten romanın hiçbir yerinde dönemi ya da kahramanları  yücelten  anlatımlara rastlayamayız. Bütün korkuları, zaafları ve endişeleriyle son derece insandır Gün Zileli’nin kahramanları. Zaten roman da tarihle kahramanların hayat çizgileri arasındaki kesişim noktasında durur ama sonuç itibariyle daima kahramanların tarafını tutar.


Mevsimler, Gün Zileli, İletişim Yayınları, 2014

0
1028
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle