10 ARALIK, SALI, 2013

Metin Fındıkçı'dan şiirler

Metin Fındıkçı'dan şiirler...

"Gün ağarınca
arka bahçeye açılan kapıdan çıktı
Kaçkar dağlarını aşmış gibi bitkin
kendini bambu iskemleye bıraktı;
kiraz ağacına baktı yaprakları yeşildi daha"

Metin Fındıkçı'dan şiirler

Metin Fındıkçı

1 Aralık 1961'de Mardin'de doğdu. Sekiz kardeşin beşincisi. Sakarya İlkokulu, Cumhuriyet Lisesi'nde ortaöğrenimini tamamladıktan sonra Fındıkçı 15 yaşındayken babasının "Çocuklar okusun" isteği ailenin Mardin'den Ankara'ya göç etmesine neden oldu. Ankara'ya fazla dayanamadığı için, 1989 yılında SSK'nin yazlık tesisinde (Side) memur olarak göreve başladı. "Kedisi, tesis müdürü tarafından, bahçıvana öldürtülene dek" memurluk görevini sürdürdü, "kedisinin katledilişini bir türlü içine sindiremediği için" 1994 yılında hiç sevmediği memurluktan istifa etti. 1994-98 yılları arasında bir ihracat firmasında tercüman olarak çalıştı. Emeklilik süresi olan 25 yılı doldurunca, ihracat firmasından da ayrıldı. Şiir yazarak ve çeviri yaparak hayatını sürdürüyor. İstanbul'da yaşıyor.

Şiire, "1980 sonrası yaratılan siyasi boşluğa inat" başladı. En etkilendiği ve peşlerine düştüğü şairler sırasıyla Nâzım Hikmet, Turgut Uyar, Edip Cansever'dir. Ortadoğu'nun çeşitli ülkelerinden yaptığı şiir çevirileri ise Türk şiir çevirisi tarihindeki boşluğu doldurmak ve olmazsa olmaz dediği için çeviriye başladı.

***

LUDA

Gün ağarınca
arka bahçeye açılan kapıdan çıktı
Kaçkar dağlarını aşmış gibi bitkin
kendini bambu iskemleye bıraktı;
kiraz ağacına baktı yaprakları yeşildi daha

Ekime yakın, dibinde duran iki arnavut
biberine kaydı gözleri yavaşça, yaprakları
solmuş, iki gündür su vermediğini anımsadı
üstelik teni yakan bu poyrazda, şakayıkların az ötesinde
hatminin mor çiçekleri vuruyordu gözlük camlarına;

Sol ayağından güç alarak iki defa salladı oturduğu
bambu iskemleyi
-onca zamandır taşıdığım adım bu arka bahçe gibi
duruyor bende artık-
kucağına az önce yerleşen kediye fısıldayarak;

Sonra
bahçenin ortasında duran ahşap masaya
uzun bir süre gözünü dikti baktı
bir aynanın toza gömdüğü sırrı gibi.
 

ELLERİME SIĞMAYAN

Kırık bir testidir eşikte duran.
Ovaya yayılan acı bir sudur.

Oysa sığmaz gecenin gözleri yanan
mumlara, ellerime sığmaz
bir yara içinde büyüyorum
akan suyun tadı kaplanın gözlerinde durur
gitgide organlarıma karışıyor talan edildikçe kadim yerler.

Mumlarda tükenen gecenin gözlerine bakıyorum
sen büyüyen bir fısıltıyla çıkıyorsun
geceden gündüze
dağılan nar tanelerini örtüyorsun
açılıyorsun karanlıktan aydınlığa.

Çocuk giysiler içinde mavi bir gecede
ağaç dibinde telaşlı bir karınca yuvasında
koyu ve diri kokunu duyuyorum.

Ellerimde suyun
asi yüzü
kınında terli
bir bıçak.


ÖLÜMÜN MENDİLİ CEBİNDE

1
Bir kandilin bedeninde dolaşan aydınlıktan
Atmacanın kanatlarıyla süzüldün
Zamansız, yersiz yurtsuz;
Harflerin büyülü bedenini giydirdin
Kimsenin alışık olmadığı yaşamın umarsız diline/ 

Ben yine “ölüyorum” deyişini hatırlıyorum.

Ölü yatağından doğan güneşi
Kuşanırken Lût gölünü mesela
Asfalta açılan cömert zamanın
İkindisini
İki dilin gölgesiyle dolaşan şiiri de
Hem kendimize hem birbirimize anlattığımız/

Ben yine “ölüyorum” deyişini hatırlıyorum.

2
Seni hatırlamak gerekirse
Bir ağustos ikindisinden sonra,
Güneş batabilir
Biz yine otururuz
-Şarap geçmişin ölmeyecek ayetidir- diyecek Rita:
                                       içelim mi, içelim
                                       susuzluğun adağını,
                                       susuzlukla ödemeli.

-“İşte o tepenin ardındadır Ramallah”
-Evet, “o tepenin ardındaki mürekkepte yüzüyor tanrılar”/

Ben yine “ölüyorum” deyişini hatırlıyorum.

3
Sonra,
Kaldığımız yerden konuşuruz
Düşlerimiz yastıktan, hayatın
Toprakta durduğu gibi kaç bin yıldır
Dalıp gidersin
Boğazın mavi gömleğine
Ona Kalyon’dan bakarken,
-Demek Nazım bu ince bedenden süzüldü
Karadeniz’e,
Büyük şairin bedenini bu dalgaların şehveti yüceltti demek
Ölümün mendilini cebinde taşırken.

Kapılar sürgülenebilir
Ama konuşmaya engel değil
Seni hatırlamak gerekiyor/

Ben yine “ölüyorum” deyişini hatırlıyorum.

4
“Sözcüklerin aydınlığında - zamanın karanlığında”
Yaşadın,
Kalbinde
Serçe ürkekliği, dilinde kahve kokusu,
Öyle
Ansızın sessiz sedasız “gurbetin yatağında”
Kekik ve adaçayı renginde…

Şiirinde taşıdın ölümün fotoğrafını hep;
Sen bir şairdin ve
Beyazlar içinde dolaşan Enkidu
Bir ömür talan edilmiş
Bir düğünün türküsünü söyledin
Filistin adıyla biten
Yıldızların gözlerinde milat olan yalnız atlar bile
Utandı bu şiirlerden/

Ben yine “ölüyorum” deyişini hatırlıyorum.

5
Biz yine bir pazar günü
İçimizden eksilen bir şey olmamış gibi
O taş avluda annenin kahvesini içmek için buluşalım
O taş avluda şiir okuyalım
Düş işte
Amaç
Şiiri kanatmaksa insan dilimizde/

Ben yine “ölüyorum” deyişini hatırlıyorum.

6
Hüzünlerin uzak dilini konuşan
Denize uygun acıyla
İşte sevdiğin Boğaz’dayım
Bugün Pazar
Elimde siyah buluttan yedi sümbül ve
Solmuş bir zeytin dalı/

Ben yine “ölüyorum” deyişini hatırlıyorum.

                                                                   9-16 Ağustos 2008


DERVİŞ’İN MEZARI


1

Onunla geldiğin günü hatırlıyorum
-Oldu ilk sözü-
Artık iyi görmeyen gözleriyle, oğlum
İstanbul’dan geldiğini söylemişti
O gün mutlu bir gündü, bir sürü eş dost
Şiirler eşliğinde
Dilinizde su parmaklarınızda ateş/

Demin bacağına sürtünüp geçen kedi
Ondan miras kaldı, çatı duvarındaki şu
Çift güvercin onu çok iyi tanıyordu
Onlarla birlikte
Her gün mezarını ziyaret eden tanımadığım
İnsanları izliyorum buradan/

Her zaman başkalarını düşünerek yaşadı
Boşaltılmış köyün, katledilen çocukların
Kuşatılmış insanın ve şehrin
Dilini konuşuyordu, bu kahvenin kokusu gibi gerçek
Gerçek bir Marksist’ti ve öyle öldü
Hayatı boyunca mecazi anlamda kaldı
Düşündeki devrim/

İki yıl sonra
Şu tepeye gömüleceğini bilmeden/

Ne güzel şiirler okundu o gün/

Gittiği gün göç mevsimiydi
Doğudan, kuzeyden, güneyden
Endülüs’ten
Atmacalar dolaşıyordu portakal ağaçlarını
Bulutlar zeytin dallarına tünemişti,
Peygamberlerin doğduğu bu topraklarda
Yalnızlık gibi insan ırmağıyla
Bir cenaze töreni yapıldı/

Onunla geldiğin günü hatırlıyorum
-Biliyor musun?-
Ne acı ne de yalnızlık
Kalıcı değildir hiçbir yerde
Tek yurtları insanın içidir ve
Onunla göç ederler bir yerden bir yere
Sesiz sedasız.


2

Yarası kanayan şehirlerin
Hiçbir zaman kabuk bağlamayacak
Sokakları vardır/
 
Avlunun kapısını ardımdan kapatırken
Günün renkleri kar gibi eriyordu
Bu sokaklara/

Yanına vardığımda
Bu topraklarda saklıyken
Sen bir cam piramidin içinde,  
Acının ve şiddetin tomurcuğu Ramallah’ın
Hiçbir zaman mutlu batmayan güneşi
Altında, sen hayattayken her daim özlediğin
Annenin ekmeğinden yedim/

Güneşin alışık olduğu
Bu zeytin ve defne dalını sana getirdim, şimdi
Edward Said caddesine
Sevdiğin adaçayı ve kahve içmeye gidiyorum
Akşamın bir zamanında iki bardak şarap
Bu akşam iki yıl önce bana okuduğun o şiiri okuyacağım
Yarası kabuk bağlamayan bu şehrin sokaklarını
Sensiz dolaşmaya çıkacağım.

SC 8000

cın cın cınnn…/
seninle olan anılarımı bu ay’sız gecede bir daha yaşadım
karanlık mutlaka bir bozkıra benziyordur dışarıda
sen küçük de olsa bir bahçeyi seversin
içinde bir dut ağacı, sarı kiraz ağacı ve bir şeyleri anlatan birkaç gül
ha bir de evin küçük veya büyük ama mutlaka bir avlusu olmalı/   
sen farkında mıydın bilmem
uzakta çalan bir çanı andıran bu sesin eşliğinde
yeşil ve mavi çizgiler zikzaklar çizdi
rakamlar değişti durdu mat ekranda
gece boyunca
orman ile deniz arası bir yerdi
ara sıra çağıl’ın sesi duyuldu/

cın cın cınnn…/
biliyorum yastığını düzeltsem
kaldırsam yatağın baş kısmını, su içirsem
sızın derinden geliyor rahat değilsin
kolların mor dağları andırıyor bir taş eve aşık,
ve ben kollarından öğreniyorum morun doğum anını
emzirdiğin sol memenden solunum yetmezliğini,
orman ile deniz arası bir yerdi
ara sıra çağıl’ın sesi duyuldu/

cın cın cınnn…/
ah nasılda çaresizim
yeşil ve mavi çizgiler zikzaklar çiziyor gözüm dalıyor
bir leğende beni yıkadığını, banyodan sonra beni kucağına alıp
şahmeran masalını anlattığını,
acının katı sözcüklerini topladım bir şiire yarar diye
bütün gece-iki çizgi arası
tansiyon, idrar ve birkaç damla kan
orman ile deniz arası bir yerdi
ara sıra çağıl’ın sesi duyuldu/

cın cın cınnn…/
sana gelirken
bana da yeşil-mavi arası bir önlük giydirdiler
galoş taktırdılar ayağıma,
yaşlanırken nedenli nedensiz çıkmazlar çoğalıyor insanın içinde
-bir ara gözlerini açtın/ rakıyı ve kahveyi çok içme- dedin
yaşlılık gece masalıdır,
şahmeran’ın da gecesi vardır mutlaka
bunu fısıldadım kulağına,
orman ile deniz arası bir yerdi
ara sıra çağıl’ın sesi duyuldu/

cın cın cınnn…/
bu gelişim
ne sevdiğim yemekleri yapman
ne bayram sevinci için,
hadi kalk razıyım dirseğini lavaboya dayayıp ayakta durmana
bak kahvaltın geldi
şafak söktü bir avlunun göğe bakan kuyusunda,
orman ile deniz arası bir yerdi
ara sıra çağıl’ın sesi duyuldu.

cın cın cınnn…

0
2288
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle