11 KASIM, ÇARŞAMBA, 2015

Kütüphane: Kayıp Cennet

Ktb kökünün nihai anlamı dikiş dikmek, bağlamaktır. Yani insan yazılardan, yazılanlardan, kitaplardan öğrendiğini bağlar kendine, toplar hayatında ve değişir. Bilgi değiştirir kişiyi. Mutsuz etse de değiştirir. Bildikçe, yani kutüb ile donandıkça da bilge olunur. Hani şu tanıdık üçler, yediler, kırklar vardır ya; hiç merak etmediniz mi neden birler yok diye? Birler de bilgelerdir işte...

Kütüphane: Kayıp Cennet

Yaşamımda tüm ayrıntılarıyla hatırladığım şeylerden biri de defterimin istendiği o dakikadır; gözlerimin önünde neredeyse. Sınıfın gri boyalı duvarlarına asılmış süslerin ardından sesleniyordu öğretmen. Devlet dairelerinin arapsabunu, talaş karışımı kederli kokusunu halen duyuyorum. Belki sesler biraz boğuk, geçmişten yankılanıyor o kadar; her şey dün gibi. Urducada, dün ile yarın kelimelerini tek kelime karşılar. Çünkü önemli olan şimdi olsa da geçmişe uzanalım. Ortaokul. En arka sıradayım. Öğretmen, duvara asılı süslerin arkasından gel diye işaret ediyor, defterimi istiyor; boş bir sayfa açıp bir şeyler karalıyor. Heyecanlanıyorum. Araştırma konusu verecekmiş. Evde yeterince kitabım yok. Neyi, nereden, nasıl araştıracağım, bilemiyorum. Kullandığı dolmakalem ne kadar da şık. Kırtasiye malzemesine, kitaba, kâğıda tutkum eski demek. Zaten sonradan kazanılabilecek şeyler değil bu. Onun yazdığı hızla okumaya çalışıyorum cümlelerini. Harfleri yaşlı. Çizgiler olgun. Alâeddin Keykubat ismini görüyorum bir satırda.

Kütüphaneye gidip araştıracaksın, diyor. Kütüphane mi? Adını bir iki yerden duydum bu “hane”nin ama gitmişliğim yok. Kitaplar hanesi. Kutüb, çoğuludur kitabın. Mektup, mektep, katip kelimeleri de aynı kökten gelir. Ktb kökünün nihai anlamı dikiş dikmek, bağlamaktır. Yani insan yazılardan, yazılanlardan, kitaplardan öğrendiğini bağlar kendine, toplar hayatında ve değişir. Bilgi değiştirir kişiyi. Mutsuz etse de değiştirir. Bildikçe, yani kutüb ile donandıkça da bilge olunur. Hani şu tanıdık üçler, yediler, kırklar vardır ya; hiç merak etmediniz mi neden birler yok diye? Birler de bilgelerdir işte...

Ödevi alıp koşuyorum eve; bizimkilerin bildiği kütüphane var mı acaba? Çocukken insan ailesinin her şeyi bildiğini sanır. Oysa bir akrabanız kitapçı, yazar, akademisyen ya da “yüksek tahsilli” vs. değilse çevrenizde az bilinen şeylerdendir kütüphane. En azından bizim memlekette, en azından benim çocukluk hikâyemin içerisinde öyle. 

Taksim tarafında, öyle bir yer hatırlıyormuş annem... Eski bir kütüphane. Hemen önünde Sarıyer minibüsleri... Sorarsan gösterirler demişti. Galiba sırf bu yüzden işlek olurdu Atatürk Kitaplığı’nın önü; yoksa orada öyle ahım şahım bir güruha denk gelmedim hiç. Oysa iki adım ötede Taksim Meydanı cıvıl cıvıl insanla kaynaşır, günün her saati, hafta sonu, hafta içi demeden dolar taşardı. Fakat okumak yalnızlıktı işte, kitap, kitaplar sessizlik, kimsesizlik, tek başınalıktı.

Yakın zamanda, yeni romanım için bir şeyler araştırmaya gitmiştim oraya. Artık interneti paralı hizmet olarak sunuyorlarmış, çocukluğumdan ağaçlar içinde hatırladığım güzelim Boğaz manzarasına asık yüzlü binaların yorgun duruşu karışmış, garip bir yere dönmüş kayıp cennet. Oysa İstanbul keşmekeşinin içinde yaz günleri serin, kış günleri sıcacık bir yerdi. Uzun zaman, bildiğim en eski kütüphaneydi benim için Atatürk Kitaplığı... Ninova’dan haberim yoktu daha!

Ninova: Bugünkü Musul’un biraz güneyi. Şimdiki adı Koyuncuk. MÖ 2000 yıllarında kurulmuş, 1400 yıl kadar yaşamıştır. Kadim Mezopotamya’nın evlatlarından Asur devletinin başkenti. İmparator Asurbanipal’ın, buralarda tarihin ilk kütüphanesini kurdurduğu söylenir. Tüm Ortadoğu’dan gelen güzelim tabletler burada toplanırmış. Toplam 25.000 kil tablet. Orada olmayı düşünsenize! Konuştukları dilden hiçbir şey anlamadığım halde o tabletleri gördüğümde elim ayağıma dolanırdı herhalde. Tarihte Medler ile Asurların savaşları sonucunda MÖ 614’te Ninova yerle bir edilmiş, yakılıp yıkılmış fakat kütüphanedeki tabletlere zarar verilmemiştir. Zira bugün Gılgamış Destanı, Hammurabi kanunları hatta eski tufanlara ait bir dolu şey biliyorsak bu biraz da o zamanın insanının hatıraya hürmetiyle ilgilidir. 

Çok zaman sonra 1800’lü yıllarda, Austen Henry Layard, kutsal kitapta bu bölgenin adı çokça geçtiği için araştırma amacıyla yola düşer. İngiliz büyükelçi Sir Stratford Canning’in sağladığı para sayesinde Asur’un birçok eserini, kibarca söyleyelim, “korumaya almak amacıyla” British Museum’a götürür. Geriye kalan tabletler, kalıntılar, hayatlar da ABD’nin Irak işgali sırasında, hiçbir şeyi satmaktan çekinmeyen kimilerince Bağdat Müzesi’nden çalınıp Batı’ya yollanmıştır.

Atatürk Kitaplığı’ndaydım. Önümde kim bilir hangi kitap. Kafamı okuduğum sayfadan, karıştırdığım ansiklopediden kaldırır, üzerinde pul pul oynaşan güneş paralarıyla denizi görürdüm. Kütüphanelerden söz açtım, tabii ki bu tuhaf haneler konusunda yapılabilecek enine boyuna bir inceleme bu yazıyı aşar. Zira cenneti dünya kadar büyük bir kütüphane olarak hayal eden, “ben yaşamadım, okudum” diyen Borges bile ömrü boyunca o rüyayı yazdı; eski kitaplardan, anlatılardan, efsanelerden beslendi hep. Üstelik kendisi de bir kütüphane müdürüydü. Fakat 35 yaşında on binlerce kitabın arasında kaldığı o kutlu vakitte artık kördü. Hayat!

Yukarıda da andım, insanımız yaş alıp ergenleştikçe, okul kapısını geride bıraktıkça kütüphaneyle bağını koparır. Memleketimizde okumak ancak çocukken yapılacak iştir. Koca adamların kitapla defterle, kâğıt kalemle ne işi olur diye düşünülür. Ara sıra yargı, ceza olarak kimi suçlulara günün belli saatlerini “kütüphanede geçirme hapsi” verir. Bir suç işlesem, bu cezayı seve seve kabulleneceğimi söylemek isterim.

Ülkemizde öyle çok da fazla kütüphane yok; bir araştırmaya göre 1.228 halk, 50 civarında üniversite, bir miktar da özel kütüphaneyle en fazla 10.000’i geçmiyor. Basit hesapla 7.000 kişiye 1 tane düşüyor. Gelişmiş ülkelerde bu rakam en fazla 650!

Türkiye’de en çok kütüphanenin bulunduğu iller yine İstanbul ve Ankara. İstanbul’u andık, Ankara’yı es geçmeyelim. Başkentin de köklü, iyi kütüphaneleri var. Sıhhiye’de Türk Tarih Kurumu, Kavaklıdere’de Türk Dil Kurumu, Bahçelievler’de Milli Kütüphane; yanı sıra Bilkent Üniversitesi Merkez Kampüs ve Tübitak Kütüphaneleri ilk sırada.

En önemlisi şüphesiz dünyanın en genç resmi kütüphanelerinden olan, Adnan Ötüken tarafından kurulan Milli Kütüphane’dir; ne zaman ki üniversitelerin sınav dönemi başlar, kapısında uzun kuyruklar oluşur. Burada iki büyük çalışma salonu vardır. Sürekli gidip gelenlerinin birbirini tanıdığı, selamlaştığı, gündeliğin dışında akan yaşama mekânları. Soğuk, tenha, büyük salonlar, kitap, cilt, şiir kokusuyla dolu, nefis manzaralı... Hayal edin, akşam olmuş, Ankara’nın sarı gri ışıkları yanmış, dışarda belki kar... Masa lambanızı açmışsınız, her masada sizin gibi birileri, sizin kadar yalnız olanlar, sayfaların başındalar... Rüya.

Kısacası kütüphaneler kederiyle, yalnızlığıyla, içinde taşıdıkları evren dolusu bilgiyle bugünün modern insanı için halen bir kaçış, bir soluklanma alanı.
İyi ki varlar diyerek bitirelim... İyi ki...

0
3429
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle