26 MAYIS, PERŞEMBE, 2016

Kırmızı Saçlı Bir Gülcihan

“Biz sonradan kırmızı saçlı olanlar için saç rengi seçilmiş bir kişilik demektir” dedi Gülcihan. Orhan Pamuk'un Kırmızı Saçlı Kadın kitabı üzerine bir yazı...

Kırmızı Saçlı Bir Gülcihan

‘Hakikat kesinlik taşır.’ demiş bir yazar. Bu romanı okuyup bitirdikten sonra bir kesinlik veya hakikate tutunma ihtiyacı duydum; onu da kuyuculukla ilgili anlatılarda buldum. Öyle ki toprağın derinlerine inmek için kullanılan çıkrığın çizimi bile yer alıyor roman sayfaları arasında; görünürlüğü, tutarlılığı olan bir hakikat ve kesinlik. Bu nedenle hikâyeye su kuyuculuğundan, kuyucu ustasından başlıyorum.

Mahmut Usta, geleneksel yöntemle, kazma–kürekle çalışan, su kuyusu ustalarının sonuncularından, “toprağın, otların, böceklerin, kuşların dilinden anlayan, toprağın altındaki suyu sezen”  hünerli, bilgili, tecrübeli bir usta. Yerin altını, katman katman toprağı çok iyi tanıyor; Usta’ya göre “Sert taşa, kayaya rastlayan acemi kuyucu oradan su çıkmaz zannedebilir, oysa başka bir damar vardır aşağıda, ısrar etmek gerekir”. Mahmut Usta böyle biri, vazgeçmeyen, ‘direnen’, suyun peşinden tutkuyla giden. Bu nedenle saygı duyulan, hayran olunan.  En önemlisi, her şart ve koşulda ‘suya ulaşan’.

Cem; gökyüzüne, yıldızlara, uçuşan bulutlara bakan, kuşların sesini işiten, pembe dolunayın farkında, atların gözlerindeki yorgun hüznü görebilen, bir koyun nasıl yaşar sezen, renkli ağaçlara, yapraklara, kaplumbağaya bakıp, “bir arının vızıltısını işiterek bu dünyaya tanıklık etmenin, yaşamanın ne tuhaf bir şey olduğunu düşünen” çocukluk-gençlik ipi üzerinde bir cambaz gibi denge kurmaya çalışan liseli bir öğrenci.

Gülcihan; güzel, hoş, tatlı hatta biraz delişmen genç bir tiyatro oyuncusu. Aşka ve özgürlüğe inanırken bir darbeyle yaşamı dağılan, bırakılıp terk edilen, sevilen ama kolay vazgeçilen, çabuk unutulan;  kalbi kırık bir kadın.

Romanda yaşamları hikâye edilen bu isimlerin yollarının kesiştiği 1986 yılında, Cem 16 yaşında, Gülcihan 33 ve Mahmut Usta 43 yaşındadır. Romanın esas kişisi Cem’in ölümüne kadar yaşananlar,  duygu ve düşünceler Gülcihan tarafından anlatılır.

Anlatılan odur ki; Cem “aslında yazar olmak istiyordu”:

“…yazar olmak istiyordum. Yazarken düşünecek, kendime ifade edemediğim duyguları yazıya dökecektim….”

Hikâye başladığında Cem’in babası “bir daha dönmemek üzere” evi terk edip gitmiş, Cem, kocasına kızgın-öfkeli-gözü yaşlı annesiyle ayakta kalma mücadelesi vermektedir. Maddi zorluklar sebebiyle iş bulup çalışması gerekir. Kuyucu Mahmut Usta ona ‘gel çırağım ol’ der. Cem, “babasının bavuluna” birkaç parça eşya yerleştirir ve Usta’yla yola çıkar. Küçükçekmece yakınlarındaki Öngören kasabasında bir arsada çalışmaya başlar iki çırak bir usta. Kuyu her gün ilerlese, derinleşse de suya ulaşmak güçtür.  Mahmut Usta çıraklarına cesaret vermek için suyu bulma davasıyla ilgili geçmişte yaşadıklarını, sonu sevgililerin kavuşmasıyla biten hikâyeler gibi heyecanla anlatır. Cem merakla dinler, Okur daha iyi bir gelecek için umutlanır:

Yeraltından su hiç beklenmedik bir anda birden çıkardı, şaşardın”.

Maryam Sasha

Sabahtan akşama kadar çalışan Cem ve Mahmut Usta, akşamları oyalanmak için kasabaya gider. Akşamlardan birinde Cem, Kırmızı Saçlı Kadın’la göz göze gelecektir. Uzun boylu bu güzel ve alımlı kadını, gençliği yeni yeni uyanmaya başlayan Cem’in görmemesi, ilgi-beğeniyle bakmaması imkânsızdır. Üstelik Kırmızı Saçlı Kadın’ın da “seni tanıyorum” gibi bir ifadeyle, tatlı bir gülümseyişle karşılık verdiğini sezer Cem:

Bir an bana eskiden tanıdığı biriymişim gibi, burada ne işin var diye sorar gibi bakmış, tam o sırada göz göze gelmiştik”.

Hissettiklerinin adını tam koyamasa da ‘hoş bir duygu’ sarar Cem’i.

Kırmızı Saçlı Kadın, bir gezici çadır tiyatrosunda, İbretlik Efsaneler Tiyatrosu’nda oyuncu; eski masal ve hikâyelerden kısa pasajlar oynuyor, adı Gülcihan.  “O zamanlar kumraldı” der birisi; o zamanlar denen dönem 1970-80 arasında 80’e yakın siyaseten çalkantılı yıllar. Gülcihan bir devrimci grubun üyesi ve örgüt içinde kendisinden 10 yaş büyük evli-çocuklu-yakışıklı-iyi niyetli Akın’la gizli bir ilişki yaşamaktadır. Üç yıl süren ilişki bir gün gizliliğini yitirir;  aşk-sevgi ilişkileri grubun diğer üyelerince hoşgörüyle karşılanmaz, anlaşmazlık çıkar. Üzerine bir de 80 darbesi inince, devrimciler de ilişki de dağılır. Akın evine, karısı ve oğlu Cem’e döner (Ancak 6-7 sene sonra, yine başka bir hayat kurmak ve “bir daha dönmemek” üzere evden ayrılacak, oğlu Cem’i babasız bırakacaktır).

Gülcihan ayrılık, terkediliş ve aşk acısıyla ‘ortada’ kalınca; ona eskiden beri âşık örgüt lideri Turhan ile evlenir.  Gülcihan’a anlayışla yaklaşmaya çalışan Turhan, ne kadar gayret etse ve çok âşık olsa da Gülcihan’ın kendisinden önce başka bir erkekle aşk yaşamış olmasını hazmedemez. Devrimciliği ve liderliği kadın-erkek arasındaki ilişkiler için geçerli değildir. Turhan alınganlık etmeye,  sıkılmaya başlar ve evden ayrılır. Bir süre sonra da bir silahlı mücadelede vurularak ölür. Gülcihan yine yalnız kalmıştır. Bu sefer de ölen kocasının kardeşiyle evlenir; kendisinden 7 yaş küçük Turgay’la. Ufak taşra şehirlerinde, kasabalarda sahneye çıkan, dans eden ‘sahipsiz’ bir kadının ahlaksızlıkla suçlanma olasılığının yüksek olduğunu bilen Okur, Gülcihan’ın bu evliliklerini yadırgamaz. Tek başına bir kadın, utanmaz, iştahlı, edepsiz erkekler için ‘kolay’ ulaşılabilirken; evli kadın devlet tarafından kocanın insafına emanet edilerek kollandığından erkekler için çoğu zaman cesaret kırıcıdır.

Günümüzde tecavüzü temizlemek üzere bir yıkama, yağlama alanı olarak da tasarlanan, çağlar boyu ‘dış güçlere’ karşı kadına korunak-sığınak olan ‘evlilik kurumu’ bir kale gibi sağlam ve dayanıklıdır. Cem’in anne ve babasının evliliği iyi bir örnektir. Baba Akın zaman zaman evi, evliliği, karısı Asuman ve Oğlu Cem’i bırakıp gider; bir zaman sonra geri gelir veya hiç gelmez; ev, evlilik ve içindeki anne ve çocuk, vitrindeki aile fotoğrafı gibi biraz tozlanarak, sarararak da olsa bırakıldığı gibi durur. Çocuk, baba ilgisine hasret büyür. O hiç gelmeyecek olan kocayı beklerken kadın ‘daha az eş’ daha çok anne olur; öfkeli, gözü yaşlı, eksilmiş,  kırık döküktür; ama o döküntülerin üstü, nakışlı el işi örtülerle kapatılır, saklı kalır. Bazen kırmızı gözler, ıslak kirpiklerle veya birkaç kaçak cümleyle hüzün, kızgınlık, öfke dışarı sızsa da kalede esas durum suskunluk, teslimiyettir.

Gülcihan da, evliliklere mecbur kalarak hırpalanır; ama Cem’in annesi gibi bir hikâye içinde görünmez olup, sessiz-suskun kaybolup gitmeye niyeti yoktur. Sevgili ve kocalarını seçememiştir; ancak saçının rengini kendisi seçer. Bir gün kuaförde aynadaki yansımasına bakarken, birden karar verir ve kumral saçlarını “itfaiye arabası rengi ile turuncumsu arası bir kırmızıya”  boyatır.

Varlığını kırmızı saçlarla görünür kılmıştır. İleriki yıllarda, sahnede ve gerçek yaşamda fark edilen, arzulanan bir kadına dönüşmüş olmasını çok dikkat çeken parlak kırmızıyı seçmesine bağlar. Artık hiçbir şeyi tesadüflere bırakmayarak yaşayacaktır. 

Hubert Przybylski

Yaşamında bazı tesadüfler olacaktır. Gezici tiyatronun, eski sevgilisi Akın’ın oğlu ile aynı zaman diliminde Öngören’de bulunması gibi. Ancak diğer olaylar rastlantı değildir gerçekten de. Örneğin Cem’in, eski sevgilisinin oğlu olduğunu anladığı gece onu evine davet edip “korkma, bak annen yaşındayım” diyen 33’lük Kırmızı Saçlı Kadın’ın 16’lık Cem’le yatması “basit bir tesadüf” değildir.

Kuyucu Mahmut Usta da işini şansa bırakmaz hiçbir zaman; ne yaptığını bilerek ilerler ve her türlü bedeli ödemeye hazırdır. “Allah’ın izniyle 2 hafta içinde suyu bulurum” demişti işe başlarken. Ancak haftalar geçtiği halde suya ulaşmak bir türlü mümkün olmadı. Geçen zaman kuyu açma işini ona veren iş adamı Hayri Bey için yeterince uzundur; umudunu yitirir. Usta’nın ustalığına saygı duysa da nihayetinde bir iş adamıdır; su gereken sürede çıkmadığı için parayı keser, ikinci çırağı çeker. Okullu Cem’in Usta’ya inancının ömrü, iş adamı Hayri Bey’in inancından daha uzun olsa da sonludur; yorulmuş, sıkılmıştır; gitmek ister. Usta, “ben burada suyu bulacağım” diye diretir, maddi destek almadan devam eder; Cem’i de kalmaya ikna eder. Onun azmi, mücadelesi, her şart ve koşulda davasına bağlılığı hayranlık uyandırıcıdır.

Ancak tek çırakla işler yavaş ilerlemektedir; suya ulaşamadıkça, Mahmut Usta’nın gerginliği, öfkesi artar; çırağına yüklenir. İstanbul’dayken Cem’in annesine, çocuğu kuyunun dibinde çalıştırmayacağına söz vermiş olduğu halde; sözünde durmaz, Cem’i aşağıya kuyunun dibine indirir. Okumak, öğrenmek heveslerinde olan, aklı Kırmızı Saçlı Kadın’da kalan delikanlı Cem’i, çok para kazanıp zengin olma hayalleriyle zorlayıp, azarlayarak, korkutarak çalıştırır. Ona hayran Okuyucu nezdinde artık Mahmut Usta’nın ustalığına halel gelmiştir. ‘İşinin ustası olmasından kaynaklanan’ karar alma, yaptırım gücü, emir verme imkânlarını kötüye kullandığı için çırağından sevgi, saygı, itaat beklemeye hakkı olmadığını düşünür.

Nitekim bu süreçte bir kaza olur. Kuyunun dibine inip çalışma sırası Usta’dayken, Cem, yukarı çektiği içi toprak dolu kovayı tutamaz ve kova Usta’nın üstüne düşer. Mahmut Usta’nın bağıran, azarlayan sesi kesilir. Cem onu öldürdüğünü zanneder. “Yakalanırsam hayatım bir felakete dönüşür”  düşüncesiyle,  korkup kaçar.

Aynı gün çadır tiyatrosu Öngören’den ayrılacaktır; Kırmızı Saçlı Kadın’ın da kasabadaki son günüdür. Günün sonunda; Cem İstanbul treninde, Mahmut Usta kuyunun dibinde, Kırmızı Saçlı Gülcihan da Anadolu’nun başka şehirlerinde ibretlik efsaneler oyunlarını sahnelemek üzere yoldadır.

Roman’da sıklıkla sözü geçen, çadır tiyatrosunda oynanan efsanelerin kaynağı, Sophokles’in Kral Oidipus trajedisi ve Firdevsi’nin Şehnâme’sidir; babanın oğlunu, oğulun babayı yanlışlıkla öldürdüğü trajik olaylarla dolu efsaneler... Özellikle, oğlu Sührab’ın kocası tarafından öldürüldüğünü görünce ağlayan, ağıt yakan anne rolü askerler, delikanlılar, babalar, oğullar için ilgi çekici ve etkileyicidir:

“….sahnede evlat acısıyla  çığlık attığımda bana aşık ya da cinsel hayallere kapılan o arsız erkekler (hatta ‘Aç aç!’ diye bağıran en rezilleri bile) birden derin ve korkutucu bir sessizliğe bürünürdü...önce ince ince sonra bütün gücümle ağlamaya başlardım…anaların acısıyla ağlarken…kalabalıklar üzerindeki gücümü hisseder, bütün hayatımı oyunculuğa adadığım için mutlu olurdum…”

Iulia Burlac

Benzer şekilde babayı öldüren Oidipus’un hikâyesi de seyircinin ilgisini çeker; ancak annesiyle yanlışlıkla da olsa yattığı sahne çok sert tepkiyle karşılanır. Sophokles tarafından tiyatro eseri olarak kaleme alındığında bile ‘eski bir efsane’ olan Kral Oidipus tragedyası, yazıldıktan 2500 yıl sonra “halkın ar ve hayâ duyguları"na hasar verir; tehditler, taşlanmalar derken çadır tiyatrosu yakılır. Halkın ar ve hayâ duygularını tiyatro çadırını yakarak koruyanlar, devletin savcısı tarafından haklı bulunur ve tiyatro kapatılır. 1986 yılındaki bu yakılma olayında şans eseri çadırın içinde yazar, şair, sanatçı, çalışan insanlar yoktur, sadece çadır yanar. Bu olayda haklı bulunan eli ateşliler biraz daha güçlenirken Kırmızı Saçlı Kadın tiyatro sahnesinde ve gerçek yaşamda ‘sadece gözü yaşlı ana’ olarak kalmanın güvenli ve tatmin edici olduğunu kavrar. Erkeklerin şehvetinden, cüretkarlığından ‘evlilik kalkanı’ sayesinde kendisini koruyan Gülcihan, babaların ve oğulların şiddetinden ‘gözü yaşlı bir ana’ olarak kurtulabileceğini sezmiştir: “Tiyatro sahnelerinde yıllarca ağladıktan sonra….Hayatta içtenlikle ağlayan bir kadına  dönüşmem rastlantı değildir” diyen Gülcihan’la aynı fikirdedir Okur; rastlantı, tesadüf, kader kaçınılmaz değildir; bugün yaşananlar, geçmişte beslenerek büyütülenlerdir…

Efsanelerin ortak tarafı, kahramanlarının ‘akıllı, üstün yetenekli, bilgili, iyi kalpli’ olmasıdır. Örneğin Oidipus, halkın başına bela canavarı bilgisiyle, zekâsıyla alt etmiştir. Ancak bu üstün özelliklerine rağmen bir ‘yanlışlık’ yapar ve babasını öldürür, ayrıca ‘bilemeden’ annesiyle evlenir. Nasıl olur da akıl-zekâ-bilgi-iyi niyet kahramanların hiçbirini katil olmaktan veya ölümden veya hata yapmaktan koruyamaz? Cevap ayan beyandır:

“…hiç beklenmedik bir hızla, bir anlık saçma bir öfkeyle öldürüyordu. O anda Oidipus’un da, Rüstem’in de sanki akılları başlarında değildi…”

İyi kalpli, barışsever, akıllı, bilgili Cem’in akıbeti de efsanelerdeki kahramanlardan farklı olmayacak “Hayat efsaneyi tekrar eder” diyen Gülcihan haklı çıkacaktır. Çocukken üstünkörü okuyup yarım yamalak aklında kalan hikâyeler hakkında ileri yaşlarında her türlü araştırmayı yapıp bir sürü kitap okuduktan sonra bile Cem, efsanelerdeki ölümlerle biten trajedilerin esas konusunun ‘bir anlık öfkeyle’ işlenen cinayetler veya ‘savaşlar’ olduğunu algılayamaz, göremez. Gerçeklerden kaçarken “Düşünmeyi kendine yasaklayıp”, sıradan ve “normal” bir hayat yaşamayı seçtiğinde Cem’de zihnen körleşme başlamıştır aslında:

Herkes gibi olmak için her şeyi unutup hiçbir şey olmamış gibi yapmalıydım”.

Akıllı, zekidir;  mühendis-müteahhit olur.  Güçlü ve akıllı bir kadınla evlenir; çok isteseler de çocukları olmayacaktır. Efsanelerde babası tarafından öldürülen Sührab’ı bir evlat gibi yaşatmak üzere, kurdukları inşaat şirketine Sührab adını verir karı-koca. Evlat büyür, zengin ve ünlü olur; aile bireyleri tanınan, bilinen şahsiyetlerdir artık.

Hikâyenin ‘zenginleştiği’ tam bu sıralar, Öngören’de yaşananlardan 30 yıl sonrasına rastlar; Cem ve Kırmızı Saçlı Kadın’ın yolu yeniden kesişecektir. Bu olası ‘tesadüflerden’ biri değildir. Kırmızı Saçlı Kadın, oğlu Enver’in babasının Cem olduğu iddiası ve davasıyla Enver’le birlikte tekrar ‘sahneye’ çıkar. DNA testiyle anlaşılır ki sahiden de oğludur Cem’in.

Cem, babasının cenazesinde 70’li yıllardan babasının dava arkadaşı Öngören’li Sırrı Bey’le karşılaşır. Bu da bir rastlantı sayılmaz. Cem’le o sıralar görüşüp konuşmak istemesinin sebebi, Sührab tarafından satın alınmak istenen arazisi ile ilgilidir. Eski devrimci Sırrı Bey artık kendi arsası üzerindeki haklarını muhafaza etme peşindedir. Bu karşılaşmada Cem, hem Mahmut Usta’nın o kazada ölmediğini hem de babası Akın’ın birkaç yıl evden yok olduğu dönemde Kırmızı Saçlı Kadın’la sevgili olduğunu öğrenir:

O kırmızı saçlı Gülcihan hanım. O zamanlar saçı kumraldı. Oydu rahmetli babanızın genç sevgilisi”. 

16 yaşında Öngören’de ilk karşılaştığında kendisine tatlı bir şefkatle ve “seni tanıyorum” der gibi bakan Kırmızı Saçlı Kadın’dan ilk defa korkar. Ancak yeniden karşı karşıya gelmeleri kaçınılmazdır. Cem’in “O gece hayatımda ilk defa bir kadınla yattım”  dediği geceden yaklaşık 30 yıl sonra Gülcihan’la Cem’in karşılaşma anı sizli-bizlidir:

Böyle gelip şaşırttım sizi Cem Bey… Oğlumuz Enver’in babası siz misiniz Turgay mı yıllarca emin olamadım, merak da etmedim… Babasının aslında sizin gibi çok başarılı parlak bir insan olabileceğini anlatmam, Enver’i dava açmaya ikna etmem çok zor oldu….Enver’in babasını tanıyıp sevmesi şart….”.

Orta halli, parasız, silik, önceki sevgili ve kocalar sebebiyle ezik 'uydurma baba'  Turgay, Gülcihan’a koca Enver’e uygun bir baba olamamış, evden de evdekilerden de uzun yıllar önce uzaklaşmış, sonrasında da ölüp gitmişti. Ama nedense Enver’in “gerçek babasını tanıyıp sevmesi” için yaşını başını alması ve tabii ki en önemlisi esas baba Cem’in “çok başarılı parlak bir insan” olarak ortaya çıkması gerekmişti.

Enver’in çocukluğu ve gençliği anne Gülcihan’ın koruyucu sevgisiyle geçer. Gülcihan oğlunun küçüklüğünden şöyle bahseder “… beş dakika bakkala gideceğim zaman bile kapıda eteğime yapışır; anne beni bırakma diye yalvarır”. Ancak Okur anlatılanı şöyle duyar: ‘beni hiç bırakmasın’...  Evdeki baba ve koca boşluğunu kapatmak için ana-oğul içli-dışlı yaşamış birbirlerine ‘hoş duygularla’ bağlanmıştır. Enver, bu duygu ve düşüncelerle annesinin ısrarları, yönlendirmeleriyle baş etmekte çoğu zaman zorlanır; sık sık kızgın, öfkelidir. Hatta bir gün,  Gülcihan’ın bir dergide görüp kendisine benzettiği ve evde duvara yapıştırdığı kırmızı saçlı kadın resmini küfür-kıyamet yırtıp atar. Gülcihan seloteyple yapıştırıp duvarına yeniden asar. Hikâyeye ‘kapak olan’  bu resim oğul Enver’in elinde biraz daha hırpalanan kadının kimlik fotoğrafıdır; solgun, kırgın, yıpranmış, hüzünlü, elinde bir çiçekle sevgiliyi bekleyen...

Gülcihan, sevgiliyi beklemekten çoktan vazgeçmiş, ‘kalpler kraliçelerinden’ yolunu ayırmıştır.

Oğlunun asla benzemesini istemediği ağzı küfürlü kaba saba erkekler gibi olduğu için üzgündür. Ama mücadeleyi bırakmaz, vazgeçmez Gülcihan; bu açıdan Mahmut Usta’ya benzer; kazada sakatlanan omzuna rağmen kuyuculuğa devam eden Usta gibidir. Kalbi kırık Gülcihan da var olma mücadelesini ısrarla sürdürecek, ona uygun görülenle yetinmeyecektir:

Babalar oğullarını da öldürse, oğullar babalarını da öldürse erkeklere kahraman olmak, bana da ağlamak kalıyordu yalnızca”.

Hayatta başarısız, parasız, orta halli bir muhasebeci olan oğlu (zengin değil anlamında) bir hayal kırıklığıdır Gülcihan için. Varlıklı ve başarılı baba Cem’le Enver’i buluşturma amacının kendisi için değil sadece oğlunun iyiliği sebebiyle olduğunu iddia eder. Baba ve oğul bir araya gelir. Enver hiç tanımadığı Cem’e karşı öfkelidir nedense; birilerinin, babası Cem hakkında oğlana pek de iyi bir şeyler aktarmamış olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Konuşurlarken oğul ve baba aniden kavga etmeye başlar, bir silah sesi duyulur; oğul babayı vurmuştur. Gazetelerin üçüncü sayfasına yakışır bir olay yaşanır:  ‘bir anlık öfke ve kızgınlık cinayete sebep olur’.

Roman biter ama hikâye bitmez; ‘öksüz’ Sührab’a geride kalan gözü yaşlı analar-eşler sahip çıkmak üzere el ele verir. Bir inşaat şirketi de olsa evlat evlattır. Efsane devam edecektir; yeniden yeniden… 

0
20018
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle