01 KASIM, CUMA, 2013

"Kendime Sordum": Şebnem İşigüzel

Değerli romancı Şebnem İşigüzel kendisine sorulmasını istediği 3 soruyu Artful Living okurları için hem sordu hem yanıtladı. Ayrıca yazarın son kitabı Venüs’ten yine Artful Living okurları için ilk kez “Korku Yok” isimli bölümü sayfalarımızda "tadımlık" paylaşıyoruz..

Değerli romancı Şebnem İşigüzel kendisine sorulmasını istediği 3 soruyu Artful Living okurları için hem sordu hem yanıtladı.

1-Hiç sorulmasın istediğiniz soru hangisidir?

Cevap: Bu kitapta ne anlatmak istediniz?

2-Hiç sorulmasın istediğiniz ikinci soru hangisidir?

Cevap: Ne tür romanlar yazıyorsunuz?

3-Niçin yazıyorsunuz?

Başka türlü nasıl yaşanır bilemediğim için.

***

Yazarın son kitabı Venüs’ten yine Artful Living okurları için ilk kez tadımlık: “Korku Yok” isimli bölüm.

Venüs, Bir Aile Tarihçesi, Bir Yaşamöyküsü, sayfa 153

Korku Yok

     Beni kuyudan Balıkçı Hasan çıkarmıştı. Kuyunun dibinde ne kadar zaman baygın ya da yarı uykulu kaldım, hatırlamıyorum. Nergis’in elleriyle boğduğu Sultan’ının “Hakiki hayatımız uykudur,” sözü aklıma gelince hıçkırıklara boğuldum. Ağladım. Çünkü herşeyin kötü bir düş, kabus olmasını istiyordum. Oysa ben çocuklarımı öldürmüştüm. Geri dönülmez birşey yaptığımı anlayıp son çare kendimi kör kuyunun dibine atmıştım. Demek ölmemiştim, yaşıyordum, bir uykuda değildim, herşey gerçekti.
    Ağlarken kaburga kemiklerim kuyunun taşlı yatağına çarpıp durdu. Sanki düştüğümde değil de ağlarken sarsıla sarsıla yaralandım.
   Dolunay vardı.
  Ay, kuyunun karanlığa açılan ağzını örtmüştü. Eğilmiş bana bakan kocam Adnan Bey ve Hera o kocaman ay manzarasının kenarında beliriyordu zaman zaman.
    Sonra birdenbire Balıkçı Hasan’ın sesini duymuştum. Bir ipin ucunda sallanarak aşağı inmişti. Ayak serçe parmağının ne yapıp ne edip minicik bir yırtıktan fırladığı yelken bezinden ayakkabıları ayağında. O

şefkatli sesiyle,  “Korkmayın,” demişti bana, “Korkmayın.”
 “Hasan ben çocuklarımı öldürdüm,” demiştim ben de.
   Bütün kemiklerim un ufak olmuş gibi kıpırtısız yatıyordum kuyunun dibinde.
  “Geçecek,” demişti Hasan.
  “Onlar öldüler,” demiştim ben yine. Tarifsiz bir acı içindeydim. İçim yanıyordu. Çocuklar bazen oyun diye gazete kağıtlarını tutuştururlardı. Yaz sonu, havalar aniden bozarsa şömineyi yakardım onlara. Kağıtlar tutuşurdu önce. Küle dönüverirdi o kağıt parçaları. Külleri savrulur giderdi.  Ateşe tutulmuş, külü savrulan bir zavallıydım ben şimdi.
   Hasan gözyaşlarımı sildi.
  Hasan, balıkçıydı. Herkesin başka türlü anlattığı sebeblerle İstanbul’un eteğindeki bu Boğaz köyüne gelmişti. Çok iyi Fransızca konuşuyordu. Az konuşuyordu. Birbirimizi beğeniyorduk. Ancak yakınlaşmak için cesaret bulamadık. Balıkçı Hasan beni ve çocuklarımı kayığıyla gezdirirdi. Boğaz’ın kıyısında, sular çekildiğinde ortaya çıkan inci gibi bembeyaz küçücük bir adacığa giderdik. Bu adacık bir diş gibi belirdiğinde, Balıkçı Hasan bize haber verir, alır bizi o adacığa götürürdü. Bir defasında gün batımına yakın güneş en güzel ışıklarıyla denizi yakarken o adacığın kıyısında çocuklar neşe içinde oynarken birbirimize sarılmıştık.
   Bu kadardı işte.
   Şimdi kuyunun dibinde Balıkçı Hasan, incecik kol ve ayak bileklerimden tutmuş, vücudumda kırık olup olmadığını anlamaya çalışıyordu, şefkatle. Deniz kokuyordu. Tuz kokuyordu. Biraz tütün. Kahve. Ben ağlamaya devam ediyordum. Kocaman kollarıyla kucakladı beni. O da ağlıyordu. Sarıldı bana. Başımı göğsüne dayadım. Hep öyle kalabilseydik. Ağzını dolunayın örttüğü kuyunun dibinde. Denizin uğultusunu duyarak.
   Öptü beni ağlayarak.
  “Geçecek,” dedi yeniden. “Seni yukarı çıkaracağım.”
   Çocuklarımı öldürdüğüm dünyaya çıkmak istemiyordum.
  “Bırak beni burada, öleyim,” dedim  usulca.
    Kuyudan beni Balıkçı Hasan çıkardı. Boynuna dolamıştım kollarımı. Çok sevmiştim onu. Mutsuzluk içinde ölürken onu gizlice severek avunmuştum. Büyük bir aşktı bu. Öyle büyüktü ki hiç dile getiremedim. Öyle çok sevmiştim ki onu, yüzüne bile bakamıyordum aşkımın göz kamaştıran ışığından.
Denize inen küçük ormancıkları avcunun içi gibi biliyordu. Bizi inci gibi kıyılara götürüyordu.


   “Boğaz bir mucize !” derdi Balıkçı Hasan.
  “Biliyor musun annem Boğaz’ın dibinde dünyaya gelmiş,” derdi çocuklarım.
   “Sen aslında nesin ?” diye sorardı onun esrarlı bir hikayesi olduğunu sezen küçüğüm.
  “Hiç balıkçıya benzemiyorsun da…” derdi daha kurnaz ve akıllı olan büyüğüm.
  Balıkçı Hasan cevap vermek yerine içinde yaşadığımız şu hayattan, fani dünyadan bir şeyleri işaret ederdi sessizce. Vücutlarımız tuz içinde olurdu. Saçlarımız, kirpiklerimizin ucu. Çocuklarım tırnaklarının ucuyla tuzla kaplı derilerine birşeyler çizerlerdi. Çoğunlukla denizcilerin dövmeleri gibi kollarına çıplak kadın resimleri çizmeye çalışır, gülüşürlerdi. Yorulur, boynuma sarılırlardı.
  Çocuklarımı çok seviyordum.
   Balıkçı Hasan beni kuyudan çıkardığında bunu ona da fısıldadım.
   “Onu şuraya bırak ve git,” demişti kocam.
   Hain kocam.
    “Bunu da yaptın sonunda. Öldürdün çocuklarını,” diye üstüme yürümüştü kalpsiz Hera.
   Balıkçı Hasan’ın kucağındaydım hala. Beni bırakıp gitmek istemiyordu. Kocam bir kere daha tekrarladı emrini.
   “Ona ne yapacaksınız ?” diye sordu Hasan.
   “Onu bir akıl hastanesine yatırırsak hapislerde çürümez,” demişti kocam.
  “Ona böyle bir kötülüğü yapamazsınız,” demişti Balıkçı Hasan.  Ağaçsız geniş arazide yenik, bitkin, geniş omuzlarını düşürmüş, gözden kaybolmuştu Balıkçı Hasan.
   Ben, ben bir paçavra gibi yerlerde sürüklenip savrulmuştum.
   Karanlıktı.
   Çok karanlık.
   Başımın üzerindeki yıldızlarla dolu gökyüzü öyle genişti ki…
    Kocaman bir kucak gibi açılmıştı bana gökyüzü.
   Bir yıldız kadar yalnızdım ve bu acıyla yaşamaya nasıl dayanacağımı bilemiyordum.

Venüs Arka Kapak Yazısı

Üzerine ll. Abdülhamit’in gölgesi düşmüş, tedirginlikle dalgalanan İstanbul’da karşılıyor bizi Venüs. Önce doğuyla batının tam ortasında, Boğaz suları üzerindeki bir sandalda gözlerini dünyaya açan kahramanımızla tanışıyoruz. Bize 1908’de başlayan yaşam öyküsünü anlatıyor, anlatmalara doyamıyor. Doğumda ölen bir anne; oğlu değil de kızı oldu diye üzülen baba; aşkı, cinselliği, kendisini, erkekleri çok seven Şekina Hala. Ha bir de Nergis Kadın var ! Ailenin yedi kuşak hizmetkarı. “Bir ailede bir kişinin gördüğünü yedi kuşak ötesi görürmüş,” diyen kahramanlarımızın izinde, köle avcılarının gezdiği kol gezdiği Mısır’dan 1589 yılının büyülü İstanbul’una ve esrarlı Saray hayatına duman gibi süzülüyoruz. Tatlı, muzip ama bir o kadar da hüzünlü ve kederli kahramanımızın ağzından, bir ailenin en mahrem sırlarına, eğlencelerine, kederlerine ve hayal kırıklıklarına tanık oluyoruz.

Aşk, evlilik, aile hayatı,cinnet halleri, annelik, arzular, insanın ta kendisi…Kahramanların kendi kafalarına göre çalıp oynadıkları, çoşku dolu, müzikal bir roman bu. Kulağınızın dibinde gül lokumu kokulu, ılık bir nefes anlattıkça anlatıyor…Şebnem İşigüzel en şeker şurup, en iyimser romanını kaleme alarak okurunu yine şaşırtıyor.

Şebnem İşigüzel 1973 yılında doğdu.İstanbul Üniversitesi’nde antropoloji okudu. İlk kitabı Hanene Ay Doğacak 1993 yılında yayımlandı. Aynı yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer bulundu.Sonra sırasıyla Öykümü Kim Anlatacak (öykü, 1994) Eski Dostum Kertenkele (roman, 1996), ağırlıklı olarak Radikal İki’de yayımlanan yazılarını topladığı Neşeli Kadınlar Arasında (deneme, 2000) Sarmaşık (roman, 2002), Çöplük (roman, 2004) Resmigeçit (roman, 2008) Kirpiklerimin Gölgesi (roman, 2010) kitapları yayımlandı. Çocuklar için  Annem, Kargalar ve Ben’i (2011)  yazdı. Hayatını yazarak sürdüren Şebnem İşigüzel, Tamar ile Ararat’ın annesidir.

0
2170
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle