08 AĞUSTOS, CUMA, 2014

“Kendime Sordum”: Nilüfer Açıkalın

"Kendime Sordum" dizimizde bu kez Niüfer Açıkalın kendisine sorulmasını istediği 3 soruyu Artful Living okurları için hem sordu hem yanıtladı.

Açıkalın’ın yakınlarda çıkan ilk romanı “Karanlıkta Çok Güzelim”den üç alıntı da Artful Living okurları için sayfalarımızda…

“Kendime Sordum”: Nilüfer Açıkalın

Akıp giden zaman size ne hissettiriyor?

Akıp giden zamanı zaman zaman durdurabilmeyi seviyorum, zamanla oynamayı da seviyorum, zamanın beni kovalamasını sağlamak zamanla oynadığım en tatlı oyun. Zamanı çabucak tüketebilmek için zamandan hızlı olmayı başarınca aniden durup zamanın bana toslamasına bayılıyorum.

Yeniden öğrenci olmak ister miydiniz?

Hem de çok. Bir üniversite daha okumak ve gen bilimi üzerine araştırma yapmak isterdim.

Bir sabah uyandığınızda hayatınızda ne gibi bir sürprizle karşılaşmak isterdiniz?

Bir sabah uyanıyorum ve beş dil konuşabiliyorum. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Makedonca, İtalyanca. Herhalde mutluluktan çıldırırdım. Fazla konuşkan biri değilim aslında ama yine de yeterli derecede yabancı dil bilmemekten muzdaripim. Bu yıl minik yeğenim Fransızca eğitim veren bir okula başlayacak ben de Fransız Kültür'de derslere gireceğim. Kim bilir onunla birlikte biraz öğrenirim.  

Karanlıkta Çok Güzelim

Sinema sektörünün sahne arkasına ışık tutan büyülü bir roman.

Umudun tomurcuklarını topluyorum, kaynatıp içeceğim…

Karanlıkta Çok Güzelim oyuncu-yazar Nilüfer Açıkalın’ın ilk romanı. Bugüne kadar dokuz öykü kitabı yayımlanan Açıkalın, büyülü bir atmosferde geçen romanında sinema sektörünün sahne arkasına ışık tutarken önce yalnızlık, sonra aşkla sınanan bir kadın kahramanla tanıştırıyor okurunu. Kendisini ezkaza film piyasasının içinde bulan Solmaz’ın hikâyesi bu. Yaşamın derinliğinde boğulurken aylaklığına sığınan, inzivasını kuşanıp akışa soyunan bir kadının hikâyesi. Ve çıktığı yolculukta hiç ummadığı bir karşılaşma bekliyor onu…

Kitaptan 1:

“Harika, harika. Daha ruhsuz Solmaz, daha ruhsuz bak. Evet, ruhsuz bir orospu gibi bak şimdi. Elini uzat. Harika. Şimdi elini geri çek. Gözünü mü kırptı? Kırptı mı?”
“Hayır hocam.”
“Tamam harika. Objektif değiştirin. Bu sahne karanlıkta çok güzel olacak, seyirciyi soluksuz bırakacak karanlıkta bu sahne. Solmaz, karanlıkta çok güzel olacaksın. Birazdan ağlamanı isteyeceğim senden. Hazırla kendini. Işığı yaklaştırın ve kısın. Başla. Yüze yaklaş Aslan, evet, harika, göze gir Aslan. Reflektör verin, alttan verin, hemen, hemen, hemen. Evet. Gözyaşı geliyor, geliyor, geldi. Stoooop. Yakaladın mı Aslan?"
“Evet hocam!"
“Harika. İşte budur. Baykuşun uçuşlarını yakaladın mı, kızın etrafında uçuşlarını?"
"Evet hocam."
"Harika, harika!"

Kitaptan 2:


Yol alıyorduk.
Zamandan rol çalıyorduk.
Birlikte yol alıyorduk.
Ve aşık olmuştum.
Bir adama bir anda. Bir anda bir adama. Adamın birine bir anda.

Birbirimizi gördüğümüz anda geçirgen bir aynada çarpışmıştık. Aynı kaynaktan çıkıp ayrı koldan akıp akıp akıp nihayet denizde kavuşan ırmaklar, aynı hamurdan yoğrulmuş, tek tek tel tel salkım saçak yufkalar, aynı ağacın kozasında uyanan tırtıllar, başak tarlaları, bulutlar, elmalar, armutlar, herşey ve herkes beni anlar. Aşık oldum ben. Hem sanki çok eskilerden tanıdık hem de bir o kadar yeni ve yabancı şu genç adama. O da bana. Nerden mi biliyorum? Bilmiyorum. Olmayabilir de. Belki sadece ben aşığım. Bana ne.

Benim aşkım öylesine güçlü, yüce ve bariz ki bütün evreni, uzayı dahi kapsayacak büyüklükte. Yani, onunla beraber ve onun yüzünden herşeyi o kadar çok seviyordum ki onun bana aşık olmaması olanaksız, hatta daha da ileri giderek önemsiz, evet böyle diyebilirim, çığlık atabilir, kahkaha patlatabilir, gözyaşı dökebilirim, titreyebilirim, terleyebilirim, kusabilirim, nefesimi dakikalarca tutabilirim, düşebilirim, bayılabilirim, ölebilirim.

Ne güzel ve ne korkunç.

Acı çekiyordum tatlı tatlı. Saate baktım aşık olalı sekiz dakika olmuş. En az birbuçuk saat yol var. Yemekleri alacağız, sonrası da var, sonrasında belki bir ömür var. Ne önemi var, şu anın dışında herhangi bir şeyin şu anda ne önemi var? Yol alıyoruz birlikte, zaman yolcularının konaklama vaktinde sihirli bir labirentte. Hem med’iz hem cezir. Yol da kaygan, çatur çutur taş toprak zemin, toz dumana bulanık hava ama biz uçuyoruz adeta. Ağzının kenarına henüz yakılmamış bir sigara tutuşturmuş, yüzü ciddi, sinirli, gergin, çok kötü bir şeyleri hatırlamış da berbat anılara aklı takılıp dalmış sevimli bir velet gibi. Ne garip sanki hep vardı, hep yanımdaydı sanki, ne garip, oysa sadece bir yabancı. Yanındaki koltukta onun için hazırlanmış ya da kendine aldığı bir buket çiçek gibi duruyorum, kendi gözüme harika görünüyorum, beni götürüp baş ucundaki vazoya koysa ya, mis gibi de kokuyorum, koklasa ya. Ne kadar yakışıklı ve ben ne kadar güzelim. Yanaklarım da kırmızı, ya tenimin ısısı, onun nasıldır acaba teninin ısısı? Islık çalmaya başladı. Yol alıyoruz birlikte. Saatime baktım aşık olalı tam onbir dakika olmuş. Ne kadar mutluyum.

"Adın ne demiştin?"

Kitaptan 3:

Bazen insanın kendine anlatması gerekir bir şeyleri. ‘Ben varım’ demek ister kendine. Hem acıklı, hem de gülünç bir durum. Var mıdır, yok mudur, olmalı mıdır, olmamalı mıdır, olmak ya da olmamak ne kadar önemlidir, gerekli midir? Bazen insanın aklına böyle şeyler takılır. Öyle zamanlarda şöyle bir dururum, her şeye rağmen ayakta olduğuma şaşarak dururum. Canım istediğinde içinde intihar edebileceğim güvenli bir sığınaktaysam ve yaşama kararı verebiliyorsam ne mutlu, öyleyse mutluyum. Duvarlarım; kalelerim benim, kapılar, pencereler; surlarım. Karnım tok, çorba tencerem biliyor, tabak da şahit, ekmek şahit olamaz çünkü onu kıtlıktan çıkmış gibi yalayıp yuttum. Ne diyordum? Ha sahi; ben varım, ne önemi varsa? Ben varım ve bunu eşyalarımdan başka bilen yok. Ne mutlu bana! Sorumluluk duygusunun olmadığı bir hayatın konforu bahşedilmiş bir hazine kadar ürpertici. Sorumluluk yoksa kimsenin de sana karşı bir sorumluluğu yok demektir. İşte yalnızlığın kafa kağıdı. Perdeyi aralayıp sokağa baksam, üç yol ağzını penceremin önünden kesip aydınlatan sokak lambası bomboş yolları gösterecek. Evden çıktım diyelim Kabataş’a yürüyüp parkın bahçesinden karşı yakaya; körler ülkesine  baksam, etrafımda dönüp, baksam etrafa, gecenin bilmem kaçı olmasına rağmen uyumayan, daima ışıl ışıl şakıyan şehrin kararlı kararsız titremelerle yanıp sönen ışıklarına baksam ya da bakmasam. Ne göreceğimi biliyorum: Yaşam. Dışarıda yaşam var. Dışarıda nefes, soluk, can, ruh, zihin, ten, madde, doku, sinir, kan var. Dolu dışarısı ağzına kadar dolu. İyiyi ve kötüyü, eşit olmayan şartlarda ve biçimlerde içlerinde barındıran bir dünya insan var dışarıda. Çok. Kıvrım kıvrım sürünerek aşağılara ve yukarılara akan sokaklara, onların iki tarafına ve şehrin dört bir yanına yapılmış evlere, kulelere, köprülere, parklara, iş yerlerine, dükkanlara, yemekçilere, yollara dökülmüş insanlar, gökyüzüne serpilmiş yıldızlar gibi. İnsanlarla dolu batası dünya. Batsa ya artık dünya. Öyle değil mi ayna, sence de öyle değil mi? Hahahaha! Kahkahamı duydun işte, imparatoriçe narası bu. Ölüsünü bekleyen mezar taşı suratım yanıltmasın seni, neşeliyim bir şekilde, içim kıpır kıpır. İnsanı yaşatan ümittir ya, beni yaşatan ümit de; her an her şeyin değişebileceği ümididir.

Nilüfer Açıkalın İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji bölümünde okudu, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümünü bitirdi. 1997 yılında ilk kısa hikâyeleri gazete ve dergilerde yayımlanmaya başladı. Bugüne kadar Bıçak Sırtı, Çocuk Oyuncağı Değil, Saklı Safkan, Yıkık Aşklar Diyarı, İyiler Yalnız Gezer, Çatlak Zamanlar, Yoldan Çıkmış Öyküler, Çıldırtan Öyküler ve Çakır Zamanlar isimli hikâye kitapları yayımlandı. Pek çok sinema filmi ve tiyatro oyununda rol alan Açıkalın 2013 yılında özgün söz ve bestelerden oluşan Başka Şarkılar adlı bir müzik albümü yayınladı.

0
1964
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle