07 HAZİRAN, ÇARŞAMBA, 2017

“Kendi Alanımı Çizerken Yazıya Bir Alan Çizemem Ki”

Yaptığı haberlerle ve gazeteci kimliğiyle tanınan, İletişim Yayınları tarafından yayımlanan öykü kitabı ile okurlarını şaşırtan İsmail Saymaz ile Çay Güzeli kitabındaki öykülerin temelinin atıldığı çocukluğunun Rize ve Erzurum’u üzerine ayrıca kitabın yazım aşamasına dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Kendi Alanımı Çizerken Yazıya Bir Alan Çizemem Ki”

Okurlarınız daha çok gazeteci kimliğinizle ve siyaset üzerine kitaplarınızla tanırken bu kez şaşırttınız, öykü kitabınız çıktı. Kitaptaki öykülerin yarısı otobiyografik, yarısı da kurmaca. Öykü sizin için bir kaçış alanı oldu mu? 

Ben buna üç yıl önce başladım. Üç yıl önce yaklaşık bu zamanlar. Kafa Dergisi daha çıkmamıştı o zaman. Dergiyi çıkaran arkadaşlar dediler ki “sen de bizimle beraber yazar mısın?” Ben de “ne yazayım, gazetede hep haber yazıyorum ben” dedim. “Ne istersen onu yaz,” dediler. O zaman hikâye yazayım, dedim. Önce aslında öykü yazmıştım sonra Rize’yi anlatmaya başladım, sonra Erzurum’u anlattım. Yaklaşık üç yıldır aralıksız Rize ve Erzurum’a dair gerek otobiyografik gerek kurmaca hikâyeler yazıyorum ama şunu farkındayım, ben edebiyatçı değilim. Öyle bir iddiam yok. Yani doğru klasmana girmek için söylüyorum bunu peşinen, yarın haksız bir şekilde bir edebiyatçıyla da kıyaslanmak istemiyorum. Çünkü gerçekten öyle bir iddiam yok. Benimkisi zaman zaman haberlerimde başvurduğum şekilde vakayı öyküleyen tarz aslında. Buna bazı yerlerde röportaj da denebilir aslında. Görüp tanıdığım insanların hikâyesini ya da içinde olduğum bir olay örgüsünü öyküleyerek anlatmak ama ben edebiyat demiyorum. Benim için muazzam bir kaçış imkânı, kendimi hatırlama fırsatı aynı zamanda gazetecilere bir Babil Kulesi bakış açısı vardı, gazetecilerin halktan uzak olduğu algısı vardı, biraz da bunu kırmak istedim. Ben bu ülkedeki herhangi biriyim. Anası babası Erzurum’dan Rize’ye göçmüş, Rize’de doğup büyümüş, bu ülkenin okullarında okumuş, çalışmaktan başka ayakta durmak için imkânı olmayan biriyim bunu da anlatmak istedim.

Az önce söylediğiniz gibi kitabın girişinde “Ben edebiyatçı değilim, gazeteciyim” hatırlatmasını yapıyorsunuz. Bu hatırlatma, her şeyi eleştirmek için bir nevi pusuda bekleyen insanlara karşı mıydı?

Evet, ondan. Çünkü ben biliyorum ne geleceğini. Artık ezberledim eleştirilerin bir kısmını. Kitabı okumadan da eleştiriler yapıldığı için deniliyor ki ya da denilecek ki “ ne haddine senin edebiyat?” Ben zaten edebiyat yapmıyorum ama benim kuşağımdan olup da kendisine edebiyatçı diyen çoğu kişiden daha fazla yazı yazarak geçiniyorum. 17-18 yaşımdan beri yazı yazarak hayatımı sürdürüyorum. Zaman zaman makale, zaman zaman bunları yazıyorum. Dolayısıyla ben kendi alanımı çizerken yazıya bir alan çizemem ki. Bugün haber yapıyorum, yarın haberin arkasını ya da gördüklerimi böyle de anlatmak istiyorum. Arzum şuydu yani: Bir edebiyatçıyla kıyaslanarak eksi puan yazılması açısından bana haksızlık olmasın, bu işe gerçekten emek veren edebiyatçılara da haksızlık olmasın. Birçok şair, yazar, edebiyatçı yıllarca şiir yazıyor, öykü yazıyor ve hak ettiği ünü ve şöhreti bulamıyor, layığıyla okuruna ulaşamıyor ama ben gazeteciyim biraz olsun tanınırım, bir edebi değeri olmadan yazdığım metinler çok kişiye ulaşır. Onun için edebiyatçının hanesine haksızlık olmasın. 

Köklerinize bağlı birisiniz, Erzurum ve Rize’nin iç içe olduğu öykülerinizden belli oluyor. Bundan sonra da öykü yazmayı düşünüyor musunuz, belki de bir roman? 

Roman yazmak gibi bir niyetim yok. Aslında ben özel olarak öykü yazmıyorum. Yani özel olarak öyküyle uğraşmıyorum. Ben her ay Bavul Dergisi’nde yazıyorum. Genelde yazılarımı yetiştiren birisiyim, son beş güne bir hikâye kurguluyorum ve onu yetiştiriyorum. Özel bir ayırdığım vakit bu aslında. Bir ayımı iki ayımı öyküye ayırıyor değilim. Öyle bir vaktim de yok zaten. Ben şu an gazetecilikle ilgili bir kitapla meşgulüm. Bu kitabı bitirince sonraki kitap hedefim de gazetecilikle ilgili olacak. Yani iki tane projem var art arda. Bu iki sene boyunca yine dergiye ayda bir hikâyeler yazacağım, ileride gerek görürsem yine bunları biraz daha zenginleştirip kitap yapabilirim ama aklımdan hiçbir zaman roman geçmiyor çünkü haddim değil. Ben 16-17 yaşımda şiir yazıyordum önce tabii bizim Halk şiirine uydum kafiyeli şiirler yazıyordum sonra serbest vezinde şiirler yazdım, sonra da Nâzım Hikmet’i görünce dedim ki “ben şiir yazmamalıyım.” Benim haddime değil şiir dolayısıyla şiiri bırakıyorum, dedim ve bıraktım. Evet, öyküler yazıyorum ama Orhan Pamuk’u okudukça, Hasan Ali Toptaş’ı okudukça benim haddim değil kanaatine varmaya başladım ama bizden yapanlar var. Timur Soykan arkadaşımız, Ece Temelkuran arkadaşımız romana yöneldiler. Ece tümüyle romana yöneldi ve çok iyi eserler ortaya koyuyor. Benim açımdan gazetecilikte verilmesi gereken çok ürün var, yazılması gereken çok hikâye var ve çok gerçek hikâye var. Gerçek hikâyeleri yazmaktan kurgulamaya vakit kalmaz.  

Öykülerinizde hayatınızın kesiştiği sıradan insanların sıra dışı yaşamları var hep. Bu birikim nasıl oldu, şiir yazdığınız zamanlarda günlük tutuyor muydunuz?

Ben o bakımdan tembel biriyim. Günlük tutmadım hiçbir zaman. Hasan Cemal çoğu kitabını günlüklerinden yazdı. Aslında bir gazetecini göstermesi gereken bir davranış ama bizde küçükken aile içinde de okuma yazma eğilimi olmadığı için bizde de böyle bir eğilim olmadı. O dönem içerisinde yazdığım şiirlerin hepsini bir gün annem herhalde sobayı tutuşturmak için kâğıda ihtiyacı olduğundan yaktı. Şimdi ancak Rize Gazetesi’nin arşivi var, oraya gidersem oradan çıkarabilirim. Onları saklamadım ben, keşke saklasaydım ama olmadı.  

Yaptığınız kurgular da dikkatimi çekti doğrusu, öykülerin hepsinde iyi bir kurgu var. Bunda gazetecilikten gelen yazma sıklığının mı yoksa genç yaşta yazmaya başlamanızın mı etkisi var?

İkisi de beraber. Ben 15 yaşımdan beri yazı yazıyorum. 17-18 yaşımdan beri yazıyla geçiniyorum. Her gün aralıksız haber yazıyorum. Yazdığım haberlerin çoğunu da bir kurgu çerçevesinde yazıyorum. Yani hepsinde bir hikâyeleme yoluna başvuruyorum. Diğer kitaplarımı da hikâyeleştirerek yazdım. Bir kurgu etrafında anlatmaya gayret ediyorum. 

Kitabın önsözünde “size çocukluğumun Rize’sini anlatacağım” diyorsunuz. Aradan uzun yıllar geçti. Çok şey değişti sanıyorum. Şimdi gitseniz sizce yine aynı öyküler çıkar mı?

Ben zaten orada uzun süreli yaşamıyorum. Anlattığım hikâyelerin de çoğunu geçmişte ben yaşadım, kurgu olanların bir kısmı da benim hayatıma dâhil. Mesela Kasetçi Ali benim zaten. Uzun zamandır yaşamadığım için ne boyuttadır bilemiyorum. Rize zaten öyle kolay değişebilen bir yer değil. Aşağı yukarı aynı hayat devam ediyor ama eskisinden daha dünyaya açık olduğu muhakkak. Mesela eskisen kadın erkek bir yerde oturup alkol alamazlardı artık alabilirler. Üstelik şaşırtıcı ama bunların hepsi AKP’li belediye başkanı döneminde oldu.(Gülüyor) Eskiden ramazana insanların bir tane yemek yiyebileceği mekân vardı ve tüm Rize’nin yüzü oraya dönüktü, “çıksa da birini dövsek” diye, şimdi birçok mekân var. Sınır kapısı açıldıktan sonra yabancılarla temas şehri değiştirdi, üniversite açıldı o da şehri değiştirdi ama zannedilmesin ki Recep Tayyip Erdoğan döneminde Rize çok büyüdü, gelişti. Elinde Çaykur vardı o Varlık Fonu’na devredildi, şimdi havalimanı yapılacak yine sahil berbat edilecek. Rize’nin denizle bağlantısı koparıldı, toplu konutlar arttı, eskiden her yerden görünen Rize Kalesi artık kısmen görünür hale geldi. AKP dönemi Rize’ye çok yaramadı zaten de Rizespor kümeye düştü.

Öykülerinizin merkezinde bir yüzü Rize, diğer yüzü Erzurum olan Ovit Dağı duruyor. Sizin için Ovit Dağı tam olarak neyi ifade ediyor?  

Ovit Dağı’nın üzerindeki yol 1932’de Erzurum ve Rizelilerin seferberliği ile açılmış. Tünel ise Türkiye’nin en uzun ömürlü tüneli hala bitmemiş. Halen bitiremiyorlar o tüneli, bitse Rize ile Erzurum arası iki saate düşecek. Kışın kapalıdır o yol. Kışın biz Rize’den Erzurum’a cenazelerimizi götürürken o yoldan geçemezdik. Geçemiyoruz halen daha. Artvin üzerinden gideriz biz. Dolayısıyla o iki türlü şeyi ifade eder Rize’de yaşayan Erzurumlular için. Birincisi şehre inmeyi, çalışmayı ifade eder. İkincisi vatanına dönüşü ifade eder. Gidiş de zordur geliş de zordur. Yalnız yaz sonu eylül-ekim gibi gidersin çalışmaya, yaz başı dönersin mayıs gibi. Niye bu kadar uzun? Çünkü Ovit Dağı 6-7 ay kapalıdır. Onun için Ovit Dağı bizim için şehirle kurduğumuz tek bağ. Rize açısından da Erzurum’la kurulan tek bağ. Sadece bunu ifade eder. Annem demişti bir keresinde, evlendikten sonra babam onu Rize’ye götürüyor, Ovit’i geçiyorlar Rize’ye iniyorlar, annem diyor ki “aa gök yere düşmüş.” Onun için bile böyle bir şeyi ifade ediyor. Sembolik bir anlamı var.

Ülkü Ocakları geçmişiniz üzerine kaleme aldığınız öykünüz dergide yayımlandığında çok dikkat çekmişti. Okurumuzun içindeki politiklik daima dışarı vuruyor mu sizce de?

Hala sosyal medyadan yazıyorlar, onu anlamakta zorlanıyorum. Bir yerden sonra tacize, bir tür nefrete dönüşüyor. Solun kendisini gözden geçirmesinde bir fayda var. Ben kendi hikâyem açısından söyleyeyim, Doğu Karadenizli işçi, muhafazakâr bir ailenin çocuğuyum, benim gibi binlerce çocuk var ve bu çocuklar daha dokuz yaşındayken Kuran kursuna gönderilerek dini değerleri benimsetiliyor hem de milli değerler. 90’larda Türkiye’de çatışmalar doruğa çıkmıştı ve Rize’ye haftada bir cenaze geliyordu yani milliyetçi muhafazakâr kimliğimiz üstteydi. Solcu görmedik yani bize denk gelmedi. Benim babam Ecevitçiydi ama denk gelmedi. Dolayısıyla insan doğduğu coğrafyanın kimliğine ve rengine bürünür. Zaten doğru olan insanın zaman içerisinde görüp bildikleriyle hayatını ve düşünce akışını geliştirmesi değil midir?  Doğrusu budur. Onun için değişimi önemseyen hatta kendisini “değişimin değişim halindeki düşüncesi” diye anlatan Sol düşünce dünyası için kazanım sayılması gerekirken, benim çok umurumda değil ama bir kişinin eski bilmem ne olduğunu halen bilmem ne olduğunu dert ediniyor olması Sol’u bir düşünce olmaktan çıkarıp bir klana dönüştürüyor. Yani içine girilmeyen, içinden çıkılmayan bir klan. Sanki oraya aile bağlarıyla, etnik kimlikle ya da dinsel aidiyetle girilirmiş, babadan oğula geçermiş gibi bir imtiyazlar grubu haline sokuluyor. Bu hala Sol’un kendisini sokması, kendisini sokup öldürmesi demek. Ben eski Ülkücü, öbürü eski dindar, bu genellemelerle kimseye derdini anlatamaz ki. Eğer derdi bu ülkenin daha adil daha eşit bir ülke olmasıysa bu yol yol değil ama derdi bir yaşam tarzını dayatmaksa, evet yani bunu düşünenler buna zaman harcayabilirler ama çok bir şey elde edemeyecekler. O yüzden bu yazıdan sonra tuhaf tepkiler geldi. Fakat şunu söylemeliyim buna tek eleştiri Ülkücülerden gelmedi. Onlar mesela bunu çok dert etmediler. 

Hatta o yazıyla ilgili olumlu tepkiler vardı…

Çok olumlu dönüşler oldu. Sempatik tepkiler geldi. Üstelik o yazıda onları eleştiriyorum. Sadece saygısızlık etmiyorum. Ona da ne hakkım var. 20 yıl önce Sol’dan ayrılıp kalan 20 yılını Sol’u kötüleyerek geçiren insanlar gibi olmak istemedim.  Dolayısıyla sadece onlardan öyle bir tepki gelmedi ama kendisine Solcu diyen bir kesim böyle bir tepki gösterdi. Zaten bunu ben yazdım, ben kendim ilan ettim bunu.

Genelde haberlerinizden kaynaklı ya tepki ya da destek çağrısı alıyorsunuz çeşitli çevrelerden. Peki, öykü kitabınız çıkınca insanlar nasıl tepki verdiler?

Okuyanların tamamı beğendiğini söyledi, bu benim için çok önemli. Ben zaten baştan iddiasız olduğumu belirttiğim için her gelen yorumu çok önemsiyorum. Benim arzum sıradan insanların sıra dışı insanların hikâyesini anlatmak, beklediğim de tıpkı benim gibi sıradan insanların vereceği tepkiler. Edebiyat dünyası, ünlülerin, köşe yazarlarının görüşleri beni çok ilgilendirmiyor beni. Hikâyesini anlattığım insanların hikâyesi ilgilendiriyor beni. Yaşar Kemal, Adana’da adliyenin önünde arzuhalcilik yaparken köylüler ona dilekçe yazdırmaya gelirlermiş, o da dilekçeyi yazdıktan sonra köylülere okurmuş, köylüler de ona “essahtan öyle mi olmuş” derlermiş. Yani öyle güzel yazarmış ki köylü bile etkilenirmiş. Derdim o yani, derdim sıradan insanın vereceği tepki. Biliyorum, bu kitap zaten edebiyat sınavlarına girse baştan kaybederdi. 

Otoriteler tamamen sıkıntı…

Ama zaten benim otoritelerle bir ilgim yok. Ben mesela gazetecilik kitaplarımı da öyle yazdım. Benim en popülerleştiğim dönem son ilki yıllık dönemdir, ben bu dönemi yazacağım bir kitapla taçlandırabilir ya da daha çok gelir elde edebilirdim ama ben bu dönemde bile oturup iş kazalarını yazdım. Gezi Parkı olaylarının olduğu dönemde Gezi Parkını yazmadım mesela. Ben o günlerde Sözde Terörist denilen kitabı yazdım. İnsanların siyasi davalarda tutuklanmasını yazdım. Gezi Parkı’yla ilgili Ali İsmail’le ilgili kitabı Gezi Parkından bir buçuk sene sonra yazdım. O yüzden beni otoritelerin görüşleri çok bağlamıyor. 

Ovit Dağı’nın çevresinde gelişen öykülerinizi okuyacak okurlarınıza son olarak ne söylemek istersiniz? 

Ben bu çalışmayı şöyle düşündüm, seçimlerden özellikle de referandumdan sonra Rize - Erzurum tarafından çoğunlukla evet oyu çıktığı için olumsuz bir algı oldu. Oysa hangi siyasi tercihlerde bulunurlarsa bulunsunlar o insanlar Türkiye’nin İstanbul’unda, Ankara’sında yaşayan insanlar onla doğru düzgün temas kurmadıkları için belki de bu düşünceye sahiptirler. Onların dünyasına bu zenginlik katılabilseydi belki hayatları değişebilirdi, düşünce dünyaları daha demokratik olabilirdi. O yüzden Rize’yi sadece seçim tercihlerinden ibaret bir şehir olarak algılamasınlar. Erzurum’u öyle değerlendirmesinler diye belki yardımcı olur düşüncesiyle bu kitabı yazdım. Bugün Erzurum denilince “Ramazanda ilk dayağın atılacağı şehir” deniliyor. Rize içinse “herkesin İsmail Türüt’e benzediği şehir” deniliyor. İşte tam da böyle düşünülmesin diye,  orada başka hayatlar var, İstanbul’dakinin, İzmir’dekinin yaşadığını tekrar eden taklit eden bir hayat yok ama çok farklı ve zengin bir hayat var. İnsanların gözü biraz olsun oraya bakabilsin istedim.

0
7093
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle