12 EYLÜL, CUMA, 2014

Kadriye Üzerine Söyleşi

Evet, Kadriye gerçek bir kişidir. Sokakta yaşayan bir insan… Akıl hastanesinden kaçmış ve Emirgân’a gelmiş. Saldırgan bir kişiliği var. Caminin önünde, Çınaraltı’na bakan bir köşede, sandalye üzerinde yaşayan, elinde sopasıyla sağa sola sataşan, telefon kulübesinde konuşanları rahatsız eden bir insan. Önceleri onu sevmiyordum.

Öykücü Cafer Hergünsel ile son kitabı Kadriye üzerine söyleşi. Güray Köksoy söyleşti…

Kadriye Üzerine Söyleşi

80 sonrası Türk öykücülüğünün üretken yazarlarından Cafer Hergünsel, son kitabı Kadriye’de de yine sıra dışı karakterlerin yaşamlarında iz sürüyor. Yazar, kitaba adını veren öykünün kahramanı Kadriye kadar Lüfer Şükrü, Veysel, Kahveci Birol, Berduş gibi renkli karakterlerin kendine özgü dünyalarında bir yolculuğa çıkarıyor okuru.  

Dilerseniz kitaba adını veren öyküden başlayalım. Kadriye kimdir, gerçek bir karakter midir?

Evet, Kadriye gerçek bir kişidir. Sokakta yaşayan bir insan… Akıl hastanesinden kaçmış ve Emirgân’a gelmiş. Saldırgan bir kişiliği var. Caminin önünde, Çınaraltı’na bakan bir köşede, sandalye üzerinde yaşayan, elinde sopasıyla sağa sola sataşan, telefon kulübesinde konuşanları rahatsız eden bir insan. Önceleri onu sevmiyordum. Çay bahçesi çalışanları ona su, yiyecek, içecek veriyorlardı. Bir gece, uyurken gördüm onu. Ay ışığı yüzüne yansımış, ağzı açık, öyle masum ve hüzünlü bir görünüşü vardı ki beni çok üzmüştü. Gece soğuktu, Kadriye üşüyordu. Yanında sadece bir elma ve bir bardak su vardı.

Bir gün ortadan kayboldu. Bizim Rıfat’ın Kahvesi’nin çalışanları çok üzüldü. En çok da Birol… “Bir menemen yediremedim, içimde ukde kaldı” diyerek hayıflanıyordu. Günler sonra Kadriye, tedavi olmuş vaziyette Çınaraltı’na, dostlarını görmeye geldi. Birol ve çay bahçesi personeli bir sevindi, bir sevindi… İlk işleri menemen yapmak oldu. Sonra taze portakal suları getirildi. Bu insancıl davranış beni çok etkiledi.  Gözümüzün önünde çok iyi insanlar var ama biz bunları görmüyoruz.

Diğer öykülerdeki karakterler, olaylar nasıl oluştu, öykülerin akışı ve yatağını buluşu… Bize biraz bunlardan söz eder misiniz? 

Hastane isimli öykü, fizik tedavisi gördüğüm bir klinikte geçer. Hastalar üzerinde oluşturulan baskıyı, biraz da mizahi bir dille anlatmaya çalıştım. Bu ülkede insan onuruna yakışan bir sağlık hizmetinden söz edemeyiz. Baskıcı bir tutumun varlığı açıkça ortada. Varsıllar özel hastanelerde iyi bir bakım alırken, yoksullar, yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi burada da acılı bir hikâyenin öznesi oluyor.

Bu öyküde Kim Ki Duk filmlerinden esinler de var sanırım.

Evet, öykülerimde sinemadan yararlanıyorum. Bu öyküde de değindiğiniz gibi Kim Ki Duk filmlerindeki bazı sahnelerin etkisi var.

Öykülerinizde mizah öğelerini sıklıkla kullandığınız görülüyor. Kuş Sesi Çıkaran İstihbarat Radyosu, Üçüncü Hırsız Vakası, Berduş ve Bazen Öykü Ayağına Gelir’de bu çok daha belirgin biçimde hissediliyor. Mizahın yazınsal estetiğe katkısını, öykülerinizin paralelinde değerlendirir misiniz?

Zaten hayatın kendisi komik! En karamsar öykümde bile trajikomik bir hava sezilir. Hayat pek çok yönüyle dramatik. Bu nedenle sanatçının topluma umut vermesi, insanların yaşama sevincini, direncini bilemesi gerekir. Mizah da kuşkusuz bunun en önemli yöntemidir. Bu bağlamda öykülerime gelirsek… Kuş Sesi Çıkaran İstihbarat Radyosu’nun kahramanı Lüfer Şükrü’nün ilginç yaşamı; Üçüncü Hırsız Vakası’nda evine sürekli hırsız giren adamın kendi evini soymaya kalkması; Bazen Öykü Ayağına Gelir’deki devlet memurunun Çehovvari edimleri; Berduş’taki sokak köpeğinin Picasso sergisini izlemek için yaptığı kurnazlıklar… Hepsi gerçek hayatın mizah ürünleridir.

Öykülerinizde ayrıntılara çok önem veriyorsunuz. Eserlerinizde çevre ve nesneleri, anlatının olmazsa olmaz unsurları olarak mı görüyorsunuz?

Çok doğru bir tespit. Ayrıntılar yerli yerinde veriliyorsa, etkili olacağına kuşku yok. Çehov, bu konuda kardeşi Alexander’a şöyle öğüt veriyor: “Sözgelimi, su seti üzerindeki kırık bir şişenin boynundan küçük pırıltılı bir yıldız noktası çakıp söndü ve bir köpeğin ya da bir kurdun yuvarlak, kara gölgesi belirip koşmaya başladı, diye yazarsan, mehtaplı bir gecenin tüm etkisini iletmiş olursun.”

Son olarak Türkiye’de yakın dönem öykücülüğü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Genel olarak şunları söyleyebilirim: Takip ettiğim başarılı, genç öykücülerimiz var. Ancak genelde karakter betimlemeleri küçülüyor, hatta yok denecek kadar az. Yazarın, dışındaki dünyayı algılamadan, paylaşmadan düşünsel dünyalar kurması öykünün başarısını düşürüyor. Oysa çok katmanlı, çok renkli, yaşayan bir dünya var. Yazar, olabildiğince olayların içine girmeli ama estetikten, edebiyatın gereklerinden ödün vermeden yapmalı bu işi.

Bir çağdaş kent masalı: Kadriye

Son kitabı Kadriye’de, düşü gerçeğe tutan aynanın önüne yeni karakterler koyan Cafer Hergünsel, ıskalanan yaşamları yaratıcı emeğin tutkusuyla yakalıyor. İşçi ve köylü dramlarından kentin gerçeküstü mizahına uzanan bir toplumsal dağarı önceki kitaplarında okura sunan Hergünsel, bu çizgiyi Kadriye’de de sürdürüyor.

Öykülerinde sıradan insanların sıradışı yaşamlarını konu edinen ve bireyin içsel yolculuğunu, arka planına o yolculuğa eşlik eden çevresel unsurları da alarak anlatan yazarın yedi öyküden oluşan son kitabında, kıyıyla derinliğin uzlaşısına çağrı var.

Fondaki karanlığı keskinleştikçe, sınırlarındaki rengi mizahi bir zıtlığın çizdiği öykülerde, yürek burkan ezgilerin neşeli türkülerle karıldığı bir yazınsal çoksesliliği görmek olası. Bize, bizden olanın yakınlığında vuran kalbi duymak için samimi bir test, Kadriye.

Heyamola Yayınları’ndan çıkan 96 sayfalık kitabın arka kapağından…

“Artık Emirgân da Cafer Hergünsel'le, Sait Faik'in Burgazadası gibi yazarı olan semtler arasına girmiştir.” Doğan Hızlan

“Bir yere bakma bilincinin kapılarından geçirmiştir kendini Hergünsel. Yerin, bir semtin dokusunu var eden insan gerçekliğini yalın ve anlamlı ilişkiler ekseninde, duyarlıklı biçimde anlatır. İnsandan insana gitmenin yolculuklarına çıkarır okurunu. Öyle ki, bir yandan semtin renklerini, öte yandan zamanımızın değişen yüzünün yansıdığı insan ilişkilerini dile getirir.” Feridun Andaç

Cafer Hergünsel, 1956 yılında Düzce’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Hendek’te tamamladı. Ortaköy Eğitim Enstitüsü ve Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdi. Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler anabilim dalında yaptı. Uzun yıllar öğretmenlik başta olmak üzere, okul müdürlüğü ve öğretim görevliliği vazifelerinde bulundu. Yazko Edebiyat, Varlık, Gösteri, Broy, Dünyanın Öyküsü, Notos, Edebiyat-Koop dergileriyle, Cumhuriyet ve Hürriyet gazetelerinde öyküleri yayımlandı. Kalfa, Yaşam Sürgünlerini Verirken, Ara Beni Sesini Duyayım yayınlanmış öykü kitaplarıdır. Yazarın ayrıca, Hamit Nasıl Okuma Yazma Öğrendi isimli bir çocuk romanı ve 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti – 80 Yazar 80 Semt projesi kapsamında yayımlanan Geçmişten Gelen Esintilerle Emirgân isimli bir anı-inceleme kitabı bulunmaktadır.

0
1680
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle