16 MART, PAZARTESİ, 2015

Kadın Polisiye Yazarsa -I-

Ne fark eder? Soru bu. Kadın polisiye yazarsa ne fark eder? Ya da fark etmez mi? Yine temel harcının büyük oranda kadınsız karıldığı sanılan bir tür ile karşı karşıyayız. Ancak unutulan isimler hatırlandıkça, yeniler de eser verdikçe, üzerine önyargılar inşa edilen zemin sallanıyor...

Berna Gençalp hem dosyasını hazırladı hem soruşturdu...

Kadın Polisiye Yazarsa -I-

Ne fark eder? Soru bu. Kadın polisiye yazarsa ne fark eder? Ya da fark etmez mi? Yine temel harcının büyük oranda kadınsız karıldığı sanılan bir tür ile karşı karşıyayız. Ancak unutulan isimler hatırlandıkça, yeniler de eser verdikçe, üzerine önyargılar inşa edilen zemin sallanıyor… Bu dosyada, polisiye türünün temellerinin nasıl atıldığına, eril toplumsal yapıyla arasındaki bağa, zaman içinde oluşan kanona, o kanonu şekillendiren kalemler arasında yer alan kadın yazarlara kısaca bakıyoruz. Kısacayı özellikle kendim duyayım diye söylüyorum. Konu harika, araştırma için yaptığım okumalardan kopup yazmaya geçmekte, yazarken de kısa tutmakta zorlanıyorum. Neyse… Şimdi size dönüyorum… Bu kısa tutulmaya çalışılacak olan dosyanın son bölümünde ülkemizde polisiye yazan kadın yazarların, bu konu üzerine düşünen, araştıran akademisyenlerin de görüşleri yer alacak. 

Temel Karılıyor: Poe’dan Eco’ya

Bir suç hikayesine yer veren en eski metni Tevrat’ta görüyoruz. Olaylar iki erkek kardeş arasında geçiyor. Kabil, kardeşi Habil’i öldürüyor. Sophokles’in Kral Oidipus’unda da bilmeden babasını öldüren bir oğulun hikayesi anlatılır. Shakespeare ise Hamlet, Macbeth ve III. Richard oyunlarının merkezine bir suçu ya da cinayeti koyarak insanı ele alır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza‘sı ile Karamazof Kardeşler’ini de bu listeye almak gerekir. Ancak tür olarak geniş kitleler tarafından polisiyeye büyük ilgi duyulmasını sağlayan eser Edgar Allen Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti öyküsüdür. Aklın kurucu ilke olarak benimsendiği bir dönemde, 1841 yılında yayınlanan Morgue Sokağı Cinayeti’nin, insan ruhunun karanlıkta kalmış noktalarının aydınlatılma çabasından çok, bir matematik problemi gibi olan yapısı ile okuyucuların dikkatini çekmesine herhalde şaşmamak gerek. Dönemin ruhu, hem bu öykünün böyle yazılmasına hem de bu haliyle benimsenmesine çok uygun bir ortam sağlar. Poe’nun öyküsü, Descartes’ın “Düşünüyorum öyleyse varım” demesi ile Rodin’in Düşünen Adam heykelini yapmasının arasındaki bir zamanda yazılmış ve okunmuştu. Öykü, rasyonalitenin bir cinayeti aydınlatmaktaki yeterliliğini ortaya koyar. Bu öykü hem başkahramanı Dupin ile hem de rasyonel bir matematik problemi gibi duran yapısıyla ardıllarına ilham verir. Sir Arthur Conan Doyle’ın yazdığı Sherlock Holmes hikayeleri de dedektifin analitik zekasını yüceltir. Bu tip hikayeler okuyucuda katilin kim olduğuna dair dedektif ile birlikte bir bulmaca çözüyormuş hissi uyandırır. İlerleyen yıllarda türün meraklıları artarken sadece ticari hedeflerle üretilen örnekler de hızla çoğalır. Ortalıkta bolca, sadece bir defa hızla okunup sonra bir köşeye atılacak, özensiz yazılmış polisiyeler dolanmaya başlar. İnsanın varoluş problemine eğilmeyen, suçlu veya kurbanın psikolojisinin derinliğine inmeyen, toplumsal bir eleştiri getirmeyen kitaplardır, bunlar. Ama çok okunurlar. Polisiyelerin edindiği büyük popülerite “saygın” edebiyat çevrelerinde burun kıvırmayla karşılanır. Polisiyeler topluca edebiyat dışı görülür. 20. yüzyılın ortalarına dek süren bu tutum hem dünyada yaşanan toplumsal, siyasi ve ekonomik değişimlerle hem de türün çeşit çeşit yetkin örneklerinin yazılıp yayınlanmasıyla sarsılır. Suçla ekonomi arasındaki bağa eğilen, kara roman ile toplumu eleştiren, casus romanları ile uluslararası ilişkiler ağını konu eden, kimi zaman sistem eleştirisi yapan iyi yazılmış polisiyeler türe dair algıya olumlu yönde katkıda bulunur. Umberto Eco’nun, sinemaya da uyarlanan Gülün Adı adlı romanı, merak öğesini geri plana itmeden entellektüel ve derinlikli bir bakışla bu türde eser verilebileceğini ortaya koyar.

Peki bu sırada kadınlar ne yapmaktadır? 

Kadınlar Ne Yapıyor?: “Masum Değiliz Hiçbirimiz”

Az önce bilinçli olarak tek bir kadın adı bile geçirmeden bir kısa polisiye edebiyat tarihçiği yazdım. Ve başardım. Değil mi? Bu çok sık “başarılan” bir şey, aslında. Belki yukarıdaki paragrafı okuyanlar arasında zihninden bir-iki yazar kadın adı geçiren olmuştur… Bir Agatha Christie, belki Patricia Highsmith… Ama o kadar mı? İşin doğrusu polisiye türünün tarihinde, her safhada kadınların olduğu. Bu yazıyı yazmak için araştırma yaparken bulduklarım beni şaşırttı. Ama en çok, şaşırdığıma şaşırdım. Çünkü sadece polisiye edebiyat tarihinde değil her alandaki Tarih yazımında göz ardı edilen bir durum kadınların katkıları… Üstelik kimi zaman kadınların kendisi tarafından.

Anna Katharine Green’den başlayalım… Amerikalı yazar 1846-1935 yılları arasında yaşamış ve edebiyat dünyasına şiirle girmiş. Sonra polisiye roman yazmaya yönelmiş. İlk romanı The Leavenworth Case, 1878 yılında, yani Doyle’ın Sherlock Holmes’leri piyasaya çıkmadan 10 yıl kadar önce yayınlanmış ve yılın en çok satan romanlarından biri olmuş. Yasalara hakim, karmaşık olay örgüsü kurgulamakta ise maharetli olan Green, polisiye kurmacaya klasik şeklini veren yazar olarak nitelendiriliyor. 40 kadar kitabı var ve çoğu da polisiye. Kitapları bugün hâlâ satışta. Amazon’da görebilirsiniz. Yarattığı ve üzerine seri oluşturduğu baş kahramanı Ebenezer Gryce adlı bir polis, üç romanda ise Gryce’a cinayetleri çözmesinde eşlik eden meraklı, olgun yaşta, evli olmayan bir kadın var; Amelia Butterworth. Green’in yarattığı bir başka baş kahraman ise Violet Strange. Bu genç kadın karakter, iz sürerek cinayetleri çözen kadın detektif tipinin ilk örneği sayılıyor. Green’in ilk kitabı Pensilvanya Senatosu’nda tartışmalara yol açmış… Senatörler değerli vakitlerinin bir kısmını, kitabı yazanın bir kadın olup olamayacağını aralarında tartışmaya ayırmışlar. İlginçtir, Green roman sayfalarında cinayetleri çözecek kabiliyette ve cesarette kadın karakterler yaratmasına rağmen gerçek hayatta kadınların oy kullanma hakkı için mücadele eden kadın hareketlerini desteklememiş. Green’in polisiye türüne, tek kitapla sınırlı olmayan katkısının etkilerini Doyle’da ve Christie’de görmek mümkün.

Bu noktada üzerinde durulması gereken iki konu olduğu ortaya çıkıyor. Yazan kadınlar ve baş kahraman olarak yazılan kadınlar. Bu yazıda özellikle polisiye yazan kadınlara odaklanacağım ve onların yarattığı kadın kahramanlardan da bahsedeceğim.

Agatha Christie’ye geçelim… 1890-1976 yılları arasında yaşayan bu İngiliz yazardan gelmiş geçmiş en ünlü ve en çok satan yazarlardan biri olarak bahsetmek herhalde abartılı olmaz. Ancak otobiyografisindeki şu cümleler sizi şaşırtabilir; “…Birşeyler yazıyordum -evet- kitaplar ve hikayeler. Bunlar yayınlanıyordu ve bunların benim için kesin bir gelir kaynağı olduğuna kendimi alıştırmaya başlıyordum. Fakat ne zaman bir form doldurmam gerekse, meslek bölümüne ‘evli kadın’ sözcüklerinden başka bir şey yazamıyordum. Ben evli kadındım ve ünvanım da mesleğim de buydu. Yan iş olarak da kitap yazıyordum. Yazı yazmayı hiçbir zaman ‘meslek’ olarak düşünmedim. Bunu çok saçma bulabilirdim”. Sizi bilmem ama ben Agatha Christie’nin bu cümlelerini okuduğumda kendimi bir duvara toslamış gibi hissettim. İnsan Agatha Christie olup otobiyografisinde böyle cümleler kurar mı? Neredeyse hep yazarak geçirdiği uzun ömrünün sadece ihtiyarlık yıllarında, o da ancak birkaç sene bir çalışma odasına sahip olan Agatha Christie otobiyografisinin ilerleyen satırlarında, yazdıklarını “eğlencelik” olarak gördüğünü belirtir. Onun eğlenceden anladığı ve suç hakkındaki görüşü şudur; “…Polisiye roman yazmaya başladığım zaman onları eleştirecek durumda olmadığım gibi suç üzerinde ciddi bir şekilde düşünmeyi de göze alamıyordum. Detektif hikayesi, bir kovalamacanın hikayesiydi; aynı zamanda eski bir ahlak masalıydı. Kötünün peşine düşmek ve sonunda iyinin kazanması. (…) Ben de kitap yazan ya da okuyan herkes gibi suçluya karşı masum kurbandan yanayım. (…) Polisiye roman yazmanın en güzel yanlarından biri de konunun fazla olmasıdır; hafif gerilim romanı yazmak özellikle çok zevkli olur; entrikalı detektif romanı, o da teknik bakımdan ilgi çekicidir ve çok çalışmayı gerektirir, ama her zaman ödüllendiricidir. (…) önem taşıyan masumiyettir, suçluluk değil. (…) Suçsuzlarla hiç kimsenin ilgilenmiyormuş gibi görünmesi beni korkutuyor. (…) Kurbanım hayata ne kadar büyük bir ihtirasla sarılırsa, ben de onun adına o kadar çok seviniyorum. Ve de kurban olmasına az kalmış birisini kurtardığım zaman da büyük bir zafer kazanmış gibi hissediyorum”. Agatha Christie’nin eserleri halen çeşitli dillerde basılıyor ve bol bol okunuyor. Green’in Amelia Butterworth’undan ilham alarak yarattığı Miss Marple’ı ve Poirot’su televizyon dizilerinde ve sinemada hâlâ yeniden üretiliyor. Christie’nin polisiye türüne getirdiği yenilikler arasında anlatıcının katil çıkması, tüm şüphelilerin katil çıkması, başkahramanın  kendini öldürmesi sayılabilir. Agatha Christie’ye göre en içine sinen romanı, takma isimle yazdığı, polisiye olmayan bir romandır… Mary Westmacott imzalı Absent in the Spring. Türkçesi’ne rastlamadım. Başka bir yazıda Agatha Christie’den ve onun benimsediği kadınlık hallerinden daha etraflıca bahsetmek isterim. O yüzden şimdilik bu kadar söyleyeyim.

Agatha Christie’nin kendi yazarlığına bakışını ve Anna Katharine Green’in kadınların oy hakkını desteklemeyişini anlamakta zorlanıyorum. Toplumsal cinsiyet rollerinin, bu öncü kadınlar tarafından bile bu derece içselleştirilmiş olmasının sadece onların yaşadığı dönemle sınırlı olmadığını da düşünüyorum. Ama, kim masum ki?

Altın Çağın Kadınları

Agatha Christie, iki dünya savaşı arasındaki yıllara denk gelen ve Polisiyenin  Altın Çağı olarak isimlendirilen dönemin hepsi İngiliz ve hepsi kadın olan yazarları arasında en ünlü olanı. Diğer önemli isimler Dorothy Leigh Sayers, Margery Allingham ve Josephine Tey takma adını kullanan Elizabeth Mackintosh. Yeni Zelada doğumlu olan ve hayatının yarısını orada yarısını ise İngiltere’de geçiren Ngaio Marsh’ı da aynı dönemin önemli polisiye yazarları arasında saymak gerek. Bu isimlerden benim için en dikkat çekeni 1893-1957 yılları arasında yaşamış olan Sayers. Şair, oyun yazarı, deneme yazarı, eleştirmen ve çevirmen olan Sayers, hiç okula gitmemiş Agatha Christie’nin tersine üst düzey bir eğitim almış. Yarattığı detektif karakteri, Lord  Peter Wimsey. Sayers, türe derinlik getiren yazar olarak nitelendirilir, bu özelliği ile Freud’un da ilgisini çekmiş ve övgüsünü kazanmıştır. Reklam sektöründe metin yazarı olarak da çalışmış olan Sayers bir romanında I. Dünya Savaşı gazilerinin yaşadığı zorlukları konu eder, bir diğerinde reklamcılıkta etiği tartışır. Bir başka romanında kadınların eğitim hakkına sahip olması gerektiği üzerinde durur. Kadınların bu hakka sahip olup olmaması gerektiği o günlerin popüler bir tartışma konusudur… Bir romanı ise kadınları çocuk-mutfak-kilise üçgenine hapseden dönemin toplumsal Nazi doktrinine karşı yazılmıştır. Sayers’ın romanlarında bir kadının genel adabın dışında hareket etmesi, cinsel davranışlarında toplumsal ahlak anlayışının dışına çıkması onun suçu işleyen kişi olmasını gerektirmez. Yani dar anlamda ahlakçı değildir. Sayers romanlarında kadınların erkek dünyasında imtiyaz kazanması için dayanışma halinde olmaları gerektiğini önemle vurgular. Polisiyelerinde vicdan kavramına yer verir. Sayers’a göre en önemli çalışması Dante’nin İlahi Komedya’sının İngilizce çevirisidir. Hem polisiye kitaplarının hem de bu çevirinin baskıları halen yapılmaktadır.

1907-1989 yılları arasında yaşamış olan Dapne Du Maurier ise hikayeleri sinemaya en çok uyarlanmış yazarlardan. Rebecca, Jamaica Inn ve The Birds Hitchcock tarafından, Don’t Look Now ise Nicolas Roeg tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

İngiliz Polisiyesi’nin ikinci Altın Çağı ise 1960’lardan bugüne uzanan dönemdir. Phyllis Dorothy James, Ruth Rendell/Barbara Vine, Frances Fyfield bu ikinci dönemin yazarlarıdır. Bu yıllar kadınların artık ev dışında, toplumsal hayatın çeşitli alanlarında bir mesleği olan ve ekonomik özgürlüğe sahip bireyler olarak yaygın şekilde yer almaya başladıkları yıllardır. Yani ünvan belirtmeleri gereken bir form dolduracaklarında oraya mesleklerini yazmamak akıllarından bile geçmeyecek kadınlar çoğalmaktadır. Romanları yazan kadınlar gibi romanlardaki kadınlar da bu değişimi sergilerler. Bu dönemde geleneksel polsiyelere yani “Katil kim?” polisiyelerine insani bir boyut katıldığı fark ediliyor. 1920-2014 yılları arasında yaşamış olan P. D. James’in yarattığı, mesleği detektiflik olan kadın bir baş karakter var. Okuyucu onunla 1972 yılında tanışıyor. Karakterin adı Cordelia Gray, kitabın adı ise manidar;  An Unsuitable Job For A Woman. 1982 yılında okuyucular bir Cordelia Gray macerasına daha kavuşuyorlar; The Skull Beneath The Skin. P.D. James’in ayrıca, erkek kahramanı Adam Dalgliesh’in merkezde olduğu ondan fazla romanı var. Belinda Bauer ve Denise Mina ise bu alanda İngiltere’den çıkan yeni isimler. Bauer garip durumlarda kalan insanların psikolojisini yazmayı ilginç bulduğunu, polisiye türünün de büyük baskı altındaki insanları konu etmesi nedeniyle ona çekici geldiğini söylüyor. Denise Mina ise romanların yanı sıra grafik roman, radyo ve tiyatro oyunu yazan çok yönlü bir yazar. Romanlarında yarattığı kadın baş karakterleri seri olarak sürdürüyor. Mo Hayder, yine İngiltere’den bir yazar, şiddet sahnelerini yazmaktan hiç çekinmiyor. Daha çok bir korku ustası olarak nitelendiriliyor. Hayder’in bir özelliği de pek çok işe girip çıkmış olması ve farklı ülkelerde yaşayarak deneyimlerini çeşitlendirmesi. Bu da yazdığı kitapların içeriklerini etkiliyor.  

Yeni Dünya: Sokaklar ve Ötesi

Elbette polisiye yazan kadınlar İngiltere ile sınırlı değil. Ülkemizde, Amerika’da ve Avrupa’da da bu türde yazan pek çok kadın var. Ancak onlara geçmeden önce “yeni dünya”dan Raymond Chandler’a kulak vermek gerek.

Sinemada Humphry Bogart tarafından canlandırılan Detektif Philip Marlowe karakterinin yaratıcısı, Amerikalı polisiye yazarı Raymond Chandler (1888-1959) “The Simple Art of Murder” başlıklı, 1944 yılında yayınladığı makalesinde polisiye türünün zayıf ve güçlü yanları ile birlikte modern toplum yapısına ve edebiyata da değinir. Chandler, Agatha Christie ve Dorothy L. Sayers ile birlikte Sir Arthur Conan Doyle’u da sıkıcı bulmaktadır. Polisiyelerde gerçek sebeplerle cinayet işleyen, sokaklarda konuşulan dili konuşan kişiler arar. Alışılageldik formüllerin ötesine geçilememesinden şikayetçidir. Chandler’a göre polisiyelerin sorunu gerçek hayatla bağlarının zayıf olmasıdır. Bu bağlar zayıf olunca anlatılacak bir hikaye de olmaz. Ve hayat sokaktadır. İkinci Dünya Savaşı ertesinde ortaya çıkan yazarlar arasında hayatı sokaktan anlatacak kadınlar da olacaktır.

Amerikalı Patricia Highsmith (1921-1995) iyi edebiyat okuyucuları kadar sinemaseverlerin de hemen tanıyabileceği bir isim. İlk romanını 1950 yılında yayınlıyor; Strangers On A Train. Bu roman bir yıl sonra Hitchcock tarafından sinemaya uyarlanıyor ve yazar büyük ün sahibi oluyor. Çizgi romanlar için de hikaye yazmış olan Highsmith’in en tanınan romanları arasında yine sinemaya uyarlanan Ripley serisi bulunuyor. Highsmith yarattığı antikahramanlar ile ünlü. Türe derinlik kazandıran, suç ve güç ilişkilerine odaklanan Highsmith kara mizahı kullanıyor. Özellikle Avrupalı edebiyatseverler yazarın Dostoyevski’nin, Kafka’nın soyundan geldiğini düşünüyorlar ki bu yazarlar Highsmith’in de favori yazarları.

Amerika’dan devam edersek; Amerikalı yazar Sue Grafton (d. 1940) alfabenin her harfi için bir kitap çıkardığı özel detektif Kinsey Millhone serisi ile bahsedilmeye değer. Seride Millhone’un yalnız yaşayan bir kadın olarak deneyimlediği zorluklar alaycı bir dille anlatılır. Millhone dünyanın en çok okunan ve sevilen roman kahramanlarından biridir. Babası da bir polisiye yazarı olan yazar Grafton, Alfabe serisinden önce televizyon filmleri için senaryolar yazıyordu. Kinsey Millhone serisinin dünya çapında kazandığı başarıya rağmen yazar, eserlerinin sinemaya ya da televizyona uyarlanmasına karşı çıkıyor.

Bir morg başkatibinden çarpıcı bir kadın kahraman yaratan Patricia Cornwell (d. 1956) çok satan polisiyeler yazıyor. Çok satandan kastım 100 milyon civarında… Kadın kahramanı Dr. Kay Scarpetta’nın yeni maceralarını yazmak için Cornwell’in yaptığı zorlu araştırmaları sitesindeki videolarda görmek mümkün; yazar helikoptere biniyor, değişik silahları deniyor... Cornwell aksiyona çok önem verdiğini ve okuyucunun da kahramanı ile birlikte o deneyimi yaşamasını istediğini söylüyor. Doktor Scarpetta, İtalyan bir aileden gelmesinin etkisiyle mutfağa düşkün. Morgda ve sokaklarda geçen stresli bir iş gününün ardından eve dönüp yemek yapmayı, ailesi ve arkadaşları ile birlikte vakit geçirmeyi seviyor. 25 yılda 22 Scarpetta macerası yazmış, Cornwell. Bunlara ek olarak novella formatında yazdığı iki yemek kitabı var; Scarpetta’s Winter Table ve Food to Die For… Hepsi denenmiş tarifler! Karin Slaughter (d. 1971) kitaplarında vahşet unsurları taşıyan cinayetleri anlatan, şiddet sahnelerine yer vermekten çekinmeyen popüler bir isim. Gillian Flynn (d. 1971) ise şu sıralar özellikle çok popüler olan bir Amerikalı yazar. Son romanı Gone Girl yönetmen David Fincher tarafından sinemaya uyarlandı. Eleştirmenler Flynn’in özellikle erkek başkarakteri Nick’i büyük bir başarıyla çizdiğine, kadınları ise kötücül gösterdiğine dikkat çekiyor. Yazar ise kendini bir feminist olarak gördüğünü, feminizmin edebiyatta kötücül kadınların yazılmasına olanak tanıdığını, kendisinin de kadınların karanlıkta kalmış tarafları ile ilgilendiğini söylüyor. Flynn’e göre kadınların içinde de şiddet var, ancak erkeklerinkinden farklı olarak bu şiddet pek dile dökülmüyor, açıkça sergilenmiyor. Gazetecilikten gelen Flynn web sitesinde yer verdiği “I Was Not A Nice Little Girl” isimli otobiyografik metninde kendisinin de cici kız kalıplarına pek uymadığını örneklerle anlatıyor. En sevdiği yazarlardan biri Karin Slaughter.

Polisiye yazan kadınların listesi böyle uzayıp gidiyor. İngiltere ve Amerika dışındaki dikkat çeken isimlerden bazıları Brigitte Aubert (d.1956), Ingrid Noll (1935), Liza Marklund (1962), Karin Fossum (d.1954) ve Patricia Melo (d.1962)…

Ve geldik ülkemize…

Bu Topraklarda Polisiyenin Kısa Tarihi: Taklitlerden Sakınmayınız

Bu topraklarda, eski deyişle “hafiye romanı” türünün sıkı takipçileri arasında bir Osmanlı Sultanı’nın olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Sultan’ın tercüme bürosunun rutin işlerinden birinin polisiye çevirmek olmasına ne diyorsunuz? II. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’ndaki kütüphanesinde 2000’e yakın hafiye romanı olduğu söyleniyor. Sultanın favorisi Sherlock Holmes’müş… O dönemden başlayarak bol bol yabancı yazarların ünlü tiplemelerinin kullanıldığı çakma maceralar, yerli yazarlar tarafından yazılıp dolaşıma sokulmuş. Bu gelenek Cumhuriyet döneminde de devam etmiş. Tabii kendi macerasını yaşayan orijinal tiplemeler de yaratılmış. Ama biz Sultan’ı ve çakma geleneğini bırakalım, kadınlara bakalım… İlk önemli kadın polisiye yazarımız Halide Edip Adıvar (1884-1964). Halide Edip’in Yolpalas Cinayeti 1937’de yayınlanmış. Ondan birkaç yıl sonra Ben Öldürmedim adını verdiği melodram ağırlıklı polisiyesi ile Peride Celal (1916-2013) türe katkıda bulunuyor. Romanın ismi sizi de gülümsetti mi? Nihal Karamağaralı takma adını kullanan Vâ-nu (1912-2011), Emel Dilmen, Zühal Kuyaş, Pakize Başaran, Pınar Kür, Piraye Şengel, Nihan Taştekin, Esmahan Aykol, Şebnem Şenyener, Ayşe Akdeniz, Sibel Atasoy, Yeşim Çankaya, Müzeyyen Yılmaz, Canan Parlar, Ayşe Erbulak, Esra Türkekul, Hesna Odabaşı, Gülce Başer gibi isimler Türkçe edebiyatta polisiye yazan kadınlar olarak sıralanabilir. Atladıklarım varsa affola… Göründüğü üzere burada da liste kısa sayılmaz. Yabancı örneklerde sadece polisiye yazan kadınlar görülse de bizdeki yazarlar sadece polisiyeye yoğunlaşmıyorlar. Çoğunun denediği ve tekrar dönmediği bir tür olarak kalabiliyor polisiye. Ya da ilk ve tek kitabı polisiye olan, başka da kitap yazmayanlar var. Bir başka dikkat çeken nokta da polisiye yazan kadınların çoğunun bir başkarakter üzerinden seri üretmemiş olması. Ancak bunun istisnaları var. Örneğin Esmahan Aykol’un Kati Hirşel karakterini merkez alan bir serisi var. Üstelik bu serinin bazı kitapları yabancı dillere de çevrilmiş ve ilgi görmüş durumda. Pınar Kür seri mantığında olmasa da birden fazla yetkin polisiye yazmış bir isim. Kür, klasik polisiye yerine postmodern yapıda polisiyeler yazıyor. Şebnem Şenyener de postmodern yaklaşımı ve sürpriz final yazması ile dikkat çekiyor. Şenyener romanlarını “sanat polisiyesi tarzında aşk soruşturmaları” olarak tarif ediyor. Yeşim Çankaya ve Ayşe Akdeniz’inkiler de romantik polisiye kategorisine sokuluyor… Rıza Kıraç’ın, Notos’un edebiyatta polisiye türünü ele alan sayısındaki yazısında tespitleri bence önemli; “Aslında 2000’li yıllar polisiyede kadınların ciddi ürünler verdiği yıllardır. 1990’lı yıllarda Pınar Kür’le başlayan ve Nihan Taştekin, Esmahan Aykol, Ayşe Cemile, Piraye Şengel’le devam eden polisiye detektif romanlarının orijinalliği, başarısı bir yana, bir başka özelliği de erkek yazarlardaki ‘seksist bakış’ın yol açtığı deformasyonun karşısında durmalarıdır. Pınar Kür’ü bir yana bırakırsak, öteki kadın yazarlar suçla karakterler arasında erkeklerde olmayan bazı özellikleri ön plana çıkartır, vicdanının ve toplumsal değil kişisel sorumluluklarının altını çizerler”.

Dosyanın son bölümünde ulaşabildiğim bazı yerli polisiye yazan kadın yazarlar ve konunun araştırmacıları ile yapılmış kısa soru-cevaplar var. Ama sözü onlara bırakmadan önce kendimce herşeyi bir toparlamak ihtiyacı duyuyorum. 

Sonuç olarak

Bu dosya çalışmasının sınırları dahilinde, ancak kısaca değinebildim ama görüyorsunuz, geçmişten bugüne uzanan bir zaman içinde, dünyanın çeşitli köşelerinde, oturmuş polisiye romanlarını yazan ve milyonlar tarafından okunan kadınlar var. İstisna sayılamayacak kadar sayıca çoklar. Üstelik yadsınamayacak kadar belirgin etkileri olmuş, türün şekillenmesinde ve gelişmesinde. Polisiyenin çok eril bir enerjisi olduğu, çoğu eserde maço bir tavır olduğu da yadsınamayacak bir başka gerçek. Kadın yazarların yazdıklarında da eril tutumun çeşitli derecelerde var olduğu izlenebiliyor. Ancak bu kadınlar da gökten zembille inip polisiye yazmaya başlamadılar. Eril toplumun eril çarkları içinde varoldular ve ürettiler, üretiyorlar. Aklın yüceltildiği aydınlanma çağında Agatha Christie minik gri hücrelerinin yardımı ile cinayetleri çözen kahramanı Poirot’yu yazıyordu. Ancak Poirot ile yetinmeyip cin gibi bir ihtiyar olan meraklı Miss Marple’ı da yazdı. Polisiyelerin toplumsal konularla bağlantılı hallerine örnekleri Dorothy L. Sayers çok erken bir dönemde verdi, türün derinlikten yoksun oluşundan şikayet edilirse Patricia Highsmith vardı. Aksiyon, sokak dili, mizah, siyaset, aşk gibi unsurların her birini polisiye türü ile bağdaştıracak, yeni melez yapılar kuran polisiyeci kadınlar da çıktı.

21. yüzyılın biyologları ve genetikçileri cinsiyetin yeniden tanımlanması üzerinde çalışıyor. Ve deniliyor ki sadece iki cinsiyetin var olduğunu iddia etmek fazla basit bir yaklaşımdır. Bulgular bilim insanlarının iki cinsiyet arasında daha geniş bir yelpazeden söz etmesine olanak sağlıyor. Kadın çalışmaları yapanlar ise zaten geçen yüzyıldan beri, kadın olmanın doğuştan değil öğrenilen bir olgu olduğunu söylüyordu ve toplumsal cinsiyet kalıplarını işaret ediyorlardı. Böyle bakıldığında kadınların polisiye yazması gayet doğal. Kadınlardan tek tip değil, çeşit çeşit polisiye çıkması da gayet doğal.

Dosyanın başında her türlü tarih yazımında kadınların katkılarının es geçildiğini söylemiştim. Son söz olarak kadın yazarların ürünlerini ele alan derinlikli, eleştirel çalışmalara ve bu çalışmaların akademik ve popüler alanda dolaşıma girmesine, bilinmesine, tartışılmasına ihtiyaç var, diyorum. 

0
1995
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle