20 MAYIS, ÇARŞAMBA, 2015

Irmak Zileli ile Söyleşi

İşte tam şimdi “Ne” ile “Nasıl”ın müstear isimlerini buldum. Pek edebi sayılmaz. Ama bence “Ne” ile “Nasıl”, tahin ile pekmez gibidirler…

Nurduran Duman, Irmak Zileli ile söyleşti…

Irmak Zileli ile Söyleşi

Tartışılır durur. Üreten taraftakinin yaratım süreci, yaratımı bu iki sözcük hakkındaki görüşüyle biçimlenirken, okuyucunun okurluğu da bu sözcüklerle ilişkisine göre şekillenir. Romanlarınızda seçtiğiniz temaya, bu temayı işlerken benimsediğiniz dile bakılırsa bu konuyu özellikle önemsediğiniz görülmekte. Yazan olarak farklı okuyan olarak farklı düşünüyor olabilirsiniz, yazan ve/veya okuyan olarak sizce hangisi? Ne mi? Nasıl mı?

“Ne” ile “Nasıl” birbirinden ne kadar bağımsız bilmiyorum. Siz dilediğiniz kadar “Nasıl”ı baş köşenize davet edin, “Ne”yi görmezden gelmeye kalkışın; bu ikisi kollarını açıp birbirlerine doğru koşan iflah olmaz sevgililerdir. Birbirlerinden ayrı kaldıklarında mahzunlaşırlar, dilleri damakları kurur, yemeden içmeden kesilirler. Ne etseler bir yanları eksik kalır. Nasıl’a, “Nasıl?” diye sorarsınız, o mahzun bakışlarını düştüğü yerden kaldırmadan “Ne nasıl?” diye bir başka soruyla karşılık verir. Ne’ye “Ne?” diye sorarsınız, iç çekerek “Nasıl anlatayım?” der.

Benim sadece başucu kitaplarım değil, başucu sorularım da vardır. Döner döner sorarım: “Dil araç mıdır, amaç mı?” Başucumdan ayrılmayan bu soru, yazma sürecimin hemen her evresinde bana farklı şekillerde göz kırpar. Mesela en başta “ne?” sorusu daha ağırlıklıdır. Bu aşamada dil araçsallaşmış gibi görünür. Mesaimde başrolü işgal etmez. “Ne?” sorusunu zihnimin dehlizlerinde gezdirirken ve kuytulara doğru derin bir kazı yaparken; “Nasıl”, kibarca abortta bekler, sırasının geleceğinden emindir.

“Ne” sorusu bir cümlelik yanıtlar kaldırmaz. “Ne”ye girdiğimde onun tüm katmanlarıyla ilişkilenmek isterim. Kazı esnasında karşıma çıkan her nesneye dokunur, onu koklar, tadına bakarım. Kimisini eler, kimisini cebime koyarım. Ama her biri bünyeme nüfuz eder; farkında olarak, olmayarak... “Ne” sorusuyla girdiğim bu dikey ilişki toprağın kaynağına ulaşana dek sürer. 

Sonra “Ne”nin yerini “Nasıl” alır. Bu bazen yazmaya başlamadan önce, bazen ilk cümlenin çıktığı anla eş zamanlı gerçekleşir. Aslında kazı süreci ve ulaştığım kaynak, “Nasıl”ı çağırmıştır. Hatta öyle olur ki, dil bir anda üstündeki ölü toprağını atar ve yazarın biricik amacı olma yolunda kendini dayatır. Dilin hükümranlığının sürdüğü bu yeni süreçte “Ne” sorusuna verdiğim tüm yanıtları unutmuş gibi görünürüm. Evet unutulmuş halleriyle, ama hâlâ bende ve bünyemde.  Sırasını bekleyen silüetlerdir onlar. Hani hiç olmadıklarına inanası gelir insanın.

Dile ve metnin kendini oldurma biçimine teslim olurum.

İşte tam şimdi “Ne” ile “Nasıl”ın müstear isimlerini buldum. Pek edebi sayılmaz. Ama bence “Ne” ile “Nasıl”, tahin ile pekmez gibidirler.

“Ne” sorusuna verdiğim yanıtlar ister istemez “Nasıl”ın yanıtlarını da hazırlamıştır bana. “Ne”yi inşa ederken, doğal olarak “Nasıl”ı da inşa etmiş olurum. Sonraki süreçte kuşkusuz “Nasıl”, dönüp “ne”ye verilmiş kimi yanıtları yıkabilir, kurabilir, işleyebilir, değiştirebilir, dönüştürebilir. “Ne” de, “nasıl” da ilk oluşlarını koruyamazlar.

Buna Ne+Nasıl=Ne(a)sıl formülü desek başımız ağrımaz. 

Bir de şu n’ler var. Nerede? Ne zaman? Neden?
Bu n’ler ile aranız nasıl? Bir sıralama yapsanız nasıl, neden öyle sıralarsınız?

Aslında galiba sadece siyasette değil, sorular ve sorunlar arasında da hiyerarşiye karşıyım. Az önce de bahsettiğim gibi her sorunun bir “kendi zamanı” var. Bazen biri öne çıkar, bazen öteki. Olay, konu, hikâye ve karakterlerin arkasına başka başka hikâyeler, başka başka meseleler de gizlendiyse o eser derinlik kazanıyor.

Bir metnin yapısını soğana benzetelim mi? En dıştaki katman; metnin olay örgüsü, hikâyesi. İlk bakışta gördüğümüz. Ve şimdi okurken metni yavaş yavaş soyuyoruz. Bir kat daha ve bir kat daha... Nihayet göbeğine -anneannem ona soğanın cücüğü derdi ama ben göbekten devam edeceğim, çünkü ötekini söylerken gülme geliyor- kadar yolumuz var. Kimi okur oraya kadar gider, kimi gitmez. Ama şimdi konumuz bu değil.

Her katmanın yanıt aradığı sorular farklı olabilir. Benim için göbeğe ulaştığımda cevaplanması gereken soru “Neden”dir. Bütün bunlar neden oldu? Olayların, hikâyelerin, karakterlerin, sahnelerin, betimlemelerin, meselenin, konunun, dilin, tüm bunların ilişkilendiği soru o “Neden” sorusudur. Yani metnin göbeğine kazılı soru “Neden”dir. Bu sorunun bizi (yazarı/okuru) metnin kavramsal boyutuna taşıdığını düşünüyorum. Olaylar, kişiler ya da konu, her ne ise, kavramlarla buluştuğunda metin evrenselleşir.

Dış katmanda tekil olanı anlatıyorum. Şu ilk bakıştaki metnin hikâyesi yani. Bakın bu anda “Nerede” ve “Ne zaman” soruları önemli olabilir. Olmak zorunda değildir ama; olabilir de. Ancak derine indikçe, göbeğe, yani “Neden”e yaklaştıkça bu sorular önemini yitirmeye başlar. Tekil görünenin; bir anda herkese ve tüm zamanlara ait kılınabilmesi, yersiz yurtsuzlaşabilmesi; metnin “Ne zaman” ve “Nerede” sorularından bağımsızlaşabilmesiyle mümkündür ancak. 

Çeşitli mecralarda kitaplar hakkında, Remzi Kitap Gazetesi’ndeki denemelerinizde yazdıklarınızda, açtığınız atölyelerde gözlemleniyor, iyi bir okursunuz. Böyle bir okurun metinle kurduğu “özel ilişki” merak edilesi desem? Bir metinle ilk kez karşılaştığınızda karnınızda kelebeklerle uçuştuğu oluyor mu mesela? Aynı dönemde birden fazla kitap okuduğunuz olur mu? Metinden, o metni oynatan kalemden özellikle beklediğiniz özellikler var mı? Bu beklentiler karşılanmıyor ise okumayı yarım bırakır mısınız? Bu sorular sürer gider… 

Kendi payıma ben ilk âşık olduğumuz zamanlardaki o kelebek uçuşmasını çok özlüyorum. Yıllar akın akın üstümüze geldikçe altın zamanlarımızdaki kadar kolay âşık olamamaktan dem vurmaz mıyız? Eskisi kadar iştahlı olmadığımız halde yeniden âşık olmayı isteriz ve fakat O’nunla tanıştığımızın beşinci dakikasında derhal olumsuz taraflarını da fark ettiğimiz için, artık eskisi kadar minik olmayan kelebekler daha uçuşamadan yorgun düşerler.

Korkarım benim kitaplarla ilişkim de böyle. Kelebeklerimin eski neşesi yok. Nerde o eski coşku nerde o eski tat! Ha zamanla, okurluğa, yazıya emek verdikçe, daha çözümleyici, irdeleyici bir biçim kazandı mı okumalarım? Kazandı. Ama işte hemen öyle kelebekler uçuşmuyor. Ya da diyelim ki eskisi kadar sık uçuşmuyor.

Şimdi ki halimdense ziyadesiyle memnunum. Bütün dikkatimi kelebeklere verdiğim vakitlerde kaçırdığım şeyleri artık kaçırmıyorum. İlk anda görünmeyen; fark edilmek için daha derin ve çözümleyici okumalar isteyen katmanlara yolculuğu sürdürüyorum sabırla. Diyelim ki bir kısa mesafeci okurlar var, bir de maratoncu okurlar. Ben artık bir maratoncu okur olduğumu söyleyebilirim. Doğru ya da yanlış, metnin göbeğine ulaşmadan okumayı bırakmam. Göbeği bulana kadar birden çok okumam gerekiyorsa da bunu mesele etmem.

Dolu dolu bir roman atölyesi yönetiyorsunuz: “Bu Romancının Yolu Yordamı” adlı bu atölyede, katılımcıların özellikle düşünüldüğü, oldukça etkileşimli olduğu görülen bir içerik var. Nasıl her romancının yolu yordamı varsa her roman atölyesini yönetenin de bir yolu yordamı oluyor. Siz hem atölyenizin içeriğini hazırlarken hem de yürüttüğünüz süreçle neyi amaçladınız? 

(Dileyen okurlar bu bağlantıdan atölyenin sayfasına ulaşabilir: http://www.irmakzileli.com.tr/2015/01/30/bu-romancinin-yolu-yordami-irmak-zileli-ile-roman-atolyesi/)

Yaratıcı yazarlık atölyelerinin, şablonlar ve formüller sunmadığı, bazı formül önerileri varsa da bunları katılımcıya “tek doğru” olarak belletmediği sürece, yararlı olabileceğini düşünüyorum. Şablonlar; tabiatı gereği matematikseldirler. Oysa yazma sürecinin ve yaratıcı tüm eylemlerin hesaplara sığmayan bir tarafı var. Metnini her aşamada hesaplayan ve hesapları doğrultusunda kurgulayan bir beynin temel gereksinimi akıl kontrolüdür. Oysa aklımızın farkında olmadığı şeylerin de metne sızabilmesi yazının yaratıcılığıdır. Demek ki akıl kontrolünden daha çok ihtiyaç duyduğumuz şey akıllı bir kontrolsüzlüktür. Naçizane benim yordamım bu.

Bu vurguyu öylesine yapmadım. Benim atölyenin ana omurgası bu: “Benim yordamım.” Bu ilkeden kaynaklı olarak da atölyenin başlığı: “Bu romancının yolu yordamı.”

Her yazarın bir yordamı var. Kuşkusuz bu, kendinden önceki yordamların da katkısıyla oluşmuş bir yordam. Nasıl ki kendimden önceki yordamları bilerek deneyimleyerek, kendime ait bir yordam oluşturdum/oluşturmaya devam ediyorum; atölyemdeki katılımcılara da kendi yordamlarını geliştirebilmeleri için benim yordamımı sunuyorum. Bir yazarın atölyesi, ötekinin romanı, berikinin günlükleri, diğerinin biyografisi, denemesi, yazısı, röportajı... Her biri bir yordamı, her biri bir yolu işaret eder. Kendi yordamınıza giden yolda hepsinin içinden geçme fırsatınız var. Yazan hangi kişi böyle bir fırsatı teper ki?

Öğretmen-öğrenci yahut usta-çırak ilişkisindeki geleneksel hiyerarşinin, tersine de işletilmesi gerektiğine inanıyorum. Öğreten ile öğrenen arasındaki ilişkinin hegamonik bir ilişki olmaması gerekir. Dolayısıyla atölyedeki sürecimizi öğretmekten çok deneyim paylaşmak biçiminde özetleyebilirim. Atölye benim için sadece konuşma değil, aynı zamanda bir dinleme odası. Değişen, dönüşen sadece öğrenen pozisyonunda olanlar değil. Yordamını paylaşan da bir dönüşümün peşinde.

Jacques Rancière’nin dediği gibi: “Hoca, arayanı onun kendi yolunda, tek başına arayışa çıktığı ve aramaya devam ettiği o yolda tutar.”

Şimdi ve burada, okuduğumuz metnin içinde. Şimdi ve burada, metnin meselesinde. Şimdi ve burada, karakterlerin dünyasında. Şimdi ve burada, yazmanın, okumanın göbeğinde. 

Romanlarınız “Eşik” ve  “Gözlerini Kaçırma” hem bireysel hem de toplumsal açıdan meseleleri, dertleri olan kitaplar… Sıradaki romanın derdi belli mi, bundan sonraki temanızı belirlediniz mi? Belki de dertsiz bir roman yazıyorsunuz? Dertsiz roman olur mu?

Dertsiz bir yazar varsa dertsiz bir roman da olur, neden olmasın? “Dertli misin?” dersen, ne yazık ki/neyse ki “evet,” derim. Bazı dertlerim var ki, bunlar yazdıklarıma istemli/istemsiz dahil oluyor. Yani ben bir özel çaba sarf etmiyorum, ne yaşarken ne yazarken... Dertlerim başına buyruk. Çağırmadan da geliyorlar. Öyle şekilli şemalli bir tarifini yapamıyorum. Dertlerim hakkında afili cümleler de kuramam. Dolayısıyla Milan Kundera’nın afili bir cümlesiyle bağlayayım lafımı, “Her yazar aslında hayatı boyunca tek bir roman yazar.” Dur niye ben Kundera’nın afili lafıyla bitiriyormuşum söyleşimi, kendi lafımla bitireceğim: Üçüncü romanımın temasını belirlemedim. O kendiliğinden belirdi. Bana peşine takılmak düştü, bir uçurtmanın peşine düşer gibi.

0
2148
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle