16 HAZİRAN, PAZARTESİ, 2014

İki Yabancı

Şebnem İyinam’dan öykü…

Oysa şimdi, şu an, bu asansörde aynı kadınla ölmesi işten bile değildi. Unutulmaktan, dikkat çekememekten, gelip onu bu kadından, bu kadının hatırlattıklarından, bu daracık ahşap kutudan kurtaracak ölü ya da diri birilerini bulamamaktan korkuyor, bir sesin hasretini çekiyordu, gaipten bile olsa, bir ses…

İki Yabancı

Demir kapıdan girdiler…

Dar, koyu vernik rengi, vişne çürüğü kokan bir asansördü. İ-ki Jabandjy/Gedjê qaranlyq…

Eşzamanlı bir ağa düştüler. Yarım kat yetmişti onları zeminin altında tutsak etmeye. Birisinin gözleri zümrüt yeşiliydi. Yüzyıllardır aynı kayanın altında ıslanmaktan yosuna dönmüştü. Diğeri dehşetle bakıyordu ona. Dibine kadar. Asansörün ışığı bir yanıyor, bir sönüyordu. Gözleri yakut gibi dedi, içinden korku geçti.

     -Yeten acala çare yok dedi, sustu.

Yosun kadın ince topuklu, ince atkılı lame bir ayakkabı giymişti. Sarı kadife elbisesi küf rengini çağrıştırıyordu. Boynuna doladığı mor ötrişi iri elmacık kemiklerini köşelendirmek ister gibi burnuna çekti. Ölümden korkmayacak kadar yalnız bakan gözleriyle asansör düğmesinin neon yuvarlağına dokundu, dolu bir ilgiyle. İşe yaramadı. Bu kadınla içli dışlı olmak fikri onu delirtebilirdi, gene de sesine şefkat aşıladı.

     -Korkmayınız, şimdi bizi yukarı çekerler.

Sesindeki zarafet pazen giyimli kadını yerle bir etti. Bu kadın onu her defasında tedirgin etmekle birlikte, kalbinde her defasında derin bir mahcubiyet hissi uyandırıyordu.

Bakıcısı olduğu yaşlı hanım onu anahtarsız kapı dışarı ettiği seferlerden birinde, evlat patronlara haber vermek istemiş, Bi telefon edebilermeyem diyerek kapısını çalmıştı. İçeri buyur edildi. Yosun kadının evi güzel olmakla birlikte, ona çok ama çok tuhaf gelmişti. Gül ağacından el oyması yüzyıllık koltuklar, ipek gibi incecik dokunmuş kırmızı Afganlar, dökümlü ama ağır perdelere tutuşturulmuş kâğıt parçacıkları, sayısız renkteki iplikler -sonlu ama- çözümsüz yumaklar halinde ortaya dökülmüştü. Etraf  iğne kaynıyordu. En tuhafı da tavandan misinayla sarkıtılan iri tahta bir kuştu. Afrika maskları gibi bir duruşla salonun ortasından sarkıtılmıştı. Servi renginde sedef kakmalı sehpaya herhalde paha biçilemezdi. Telefon bu sehpanın üzerinde duruyordu. Yanaştığında gördükleri karşısında sendeledi. Kapının arkasındaki duvarda çekiç, balta, koca bir de balyoz asılıydı. Bu kadının çekiçle, baltayla ya da balyozla işi ne olabilirdi?

Yosun kadın anlayacağından emin olsaydı, Gülnar hanıma bu kaba aletleri perdelere tutuşturduğu kâğıtları birbirine yapıştırmak, kaynaştırmak için kullandığını anlatırdı. İstese dil kıvraklığıyla yapardı bunu. İstemedi. Anlatmak, olduğu gibi bırakmak demekti. Anlatmaya razı değildi. Verevle, teğelle de işi yoktu aslında, onlar para kazanmak içindi. Asıl işi şey’lerin dünyasının yeniden inşası sırasında kırılan ruhların sesini duyurmak olmalıydı. Ölüm de, yaşam da, ruhun kırılma anında çıkan sesin varlığı yanında önemini kaybediyordu. Öldürülen şeyler yaşayanlardan bir nebze daha değerli olabilirdi. Şey’lerinse insan, hayvan ya da eşya olması hiç fark etmezdi.

Duvara dönük halde nefesini tutan Gülnar hanım ev sahibinin aklından geçenleri ensesinde hissetmiş gibi ürpererek, evlat patronlarla bir an önce ilişki kurup bu evden kurtulmak istedi. Ev sahibiyse fırfırlı sabahlığı, gümüş tepsisiyle mutfaktan kokusu bile havada pembe porselen etkisi yaratan kahveyle dönmekteydi. O sırada Gülnar gaipten sesler duyar gibi oldu.

“Ben ölünce
Bu saray
Anılar
Ve kahve fincanı
Sana kalacak”

Gülnar hanım bir an önce telefonda karşı tarafa derdini anlatmaya çalışmış, dilinin kavrulmasına aldırmadan sıcak kahveden peş peşe iki yudum çekmişti. Apar topar  “Altın gapılının da ağaç gapıla işi düşüpdir” diyerek, kendini merdiven boşluğuna atmıştı. Yaşadığı garipliği üzerinden sıyırmak için taş gibi mermere oturmak dahi onda coşkun bir sevinç yaratmıştı.

Oysa şimdi, şu an, bu asansörde aynı kadınla ölmesi işten bile değildi. Unutulmaktan, dikkat çekememekten, gelip onu bu kadından, bu kadının hatırlattıklarından, bu daracık ahşap kutudan kurtaracak ölü ya da diri birilerini bulamamaktan korkuyor, bir sesin hasretini çekiyordu, gaipten bile olsa, bir ses…

     -Men gezmen nasibâm gezer, diyebildi.
     -Siz Türk kızı Türk olmalısınız. Madem safkansınız, buyurun siz duyurun sesimizi?

Belki bir an, belki de bin yıl geçti aradan. Gülnar hanım iyice yalnızlaştı asansörün içinde, adeta sağırlaştı. Dışarıdaki gece uzun ince, iki kadın arasındaki yabancılaşma balon gibi şişti. Gülnar hiçbir şey anlamıyordu, artık kelimelerin de önemi kalmamıştı. O buraya nasıl geldiğini, geldiği yerin ne memen bir yer olduğunu düşünürken kodese atılıp aniden ayılmış sarhoş bir hayat kadını gibi altın bilezikli koluyla cam kapıyı yumruklamaya başladı. Yosun kadın pişman oluverdi.

     -Reca ederim, benim de acelem var, vaporu kaçıracağım ama siz camı kırmak üzeresiniz. Kırılırsa bir yerimize batar. Lütfen biraz daha nazik olunuz. Duydular. Duyuyor musunuz bizi çekmeye en üst kata çıkıyorlar. Çok korktuysanız, şarkı söyleyebiliriz. Benim sesim de güzeldir. Ne söylememi istersiniz? Hadi biraz rahatlayın lütfen.

Gülnar, kadının yüzüne bir kez daha baktı. Aralıktan sızan ışıkta iyice yakaladı ki, bu kadını ne bir komşu, ne bir ana, ne bir sevgili, ne de bir dost ehlileştirebilirdi. Oysa sesi inanılmaz derecede anlayışlıydı. Bu kadar vahşi, meşgul edici bir yüzün dudaklarından, şefkat nasıl oluyordu da, bu kadar kolayına dökülüveriyordu. Demek kalbi ılıktı bu kadının, her daim ılık.

Asansör hareket ettirildiğinde bir iki sallandı, o sırada bir iki kaba saba erkek sesi ayyuka çıktı ama kesin olarak zemine oturtulduğundan emin olduklarında kapısı da rahatlıkla açılıverdi. Ötrişli Yosun kadın tepeden tırnağa bir neşe takınıp, şarkı söyleyerek teşekkür etti adamlara. Vakit kaybetmeden de binanın geniş kapısından sepya etkisi bırakan bir frapanlıkla süzülüverdi.

Gülnar boşlukta kaldı, kendi kendine bile konuşamadığını fark etti, fakat hızlı adımlarla kadına yetişmeyi akıl etti. Az ilerideki tünelden tek başına geçme fikri, içinden yeni, ve de kısmen çıktığı anlar yüzünden imkânsız hale gelmişti. Genişçe bir cadde görünümündeydi tünel. Altı oyulmuş bir mezarlığa sahipti bu semt. Mevtalar üstte yatar, yayalar mevtaların altındaki tünelden geçerdi. Neredeyse her mevtanın üzerinde mezar taşı yerine bir çınar dikiliydi. İskeleye yaklaştıkça iyice kabaran denizin hiddetli sesi ve yanık yağ kokuları arttı. Bazen delilik derecesinde içten olabilen Yosun kadın, İskele önünde minik çantasından simli yarım bir eldiven çıkarıp tek eline geçirdi.

     -Geçen sefer kendimi tanıtmamıştım. Ben Sevim, diyerek Gülnar’a pervasızca dilini çıkardı. Gülnar o şaşkınlıkla ağzını açtı, tam sanki o da dilini çıkarır gibi yapacakken Yosun kadın el çabukluğuyla Gülnar hanımın dilini tuttuğu gibi dışarı çekti. Kadının dili çözülüverdi.

Az önce içinden çıktıkları demir kapı onların mezarlık kapısı da olabilirdi. Yosun kadın denize aktı.

4 Şubat 2014, Tuzla

0
1330
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle