31 MART, PERŞEMBE, 2016

Herkes Bir Diğerine Öteki Olmuş

Deniz Durukan yedi yıl sonra Dokuz Katlı Sıdıka ile döndü. Şiiri hiçbir zaman yumuşak olmadı ama bu kez bütün dünyayı protesto ediyor gibi... 

Herkes Bir Diğerine Öteki Olmuş

Hemen bunu sormak istiyorum: Türkçe şiirde bir muhalefet yöntemi arayışı var mı? Bugünkü şiiri muhalefet dili açısından değerlendirir misiniz?

Çok uzun süredir toplumsal olaylarda ya da gündemle ilgili meselelerde yazılan şiirler bir baskı unsuru yaratmadı. Şiirin etkisi zayıflamıştı. Şimdi durum farklı. Baskının boyutu artınca şiirde de farklı muhalefet yöntemi arayışlarının zemini atıldı sanırım. Baskının, kaosun, belirsizliğin olduğu zamanlarda sanata ihtiyaç da artar. Özellikle de şiire. Bugün şiire ihtiyaç duyuluyor. Ve farklı bir sıçrama olabilir. Gezi’den beri öyle. Duvarlara bakın, sosyal medyaya, şiir sokakta hareketine bakın. Herkes şiir paylaşıyor. Okurda, şiirdeki muhalefet dilinin arayışı vardı ve bunu en çok da geçmiş dönemde yazılan şiirlerde buldular. Şairlerdeki bu suskunluğun daha doğrusu biriktirmenin sonu geldi kanımca. Geçtiğimiz sene kadınlara yönelik şiddete karşı Birhan Keskin’in Aslı Serin’le ortaklaşa yazdığı şiir çokça konuşuldu. Yine Şükrü Erbaş’ın ayakta şiir okumasının engellenmesi de bir gösterge bana kalırsa. Şiirin özünde zaten muhalif olmak vardır. Geçen süredeki suskunluk bence geçiş dönemiydi. Zaten söylemiş Cemal Süreya “Şiir anayasaya aykırıdır” diye, öyle de.

Dokuz Katlı Sıdıka, Bay Pitt'le başlıyor. Bay Pitt sizce kim? İktidar olan erkek mi? Batılı erkek mi? Yoksa âşık olunup karşısında zayıf düşülen ve ardından “dokuz katlı Sıdıka”ya dönüşülen erkek mi? Bir Pittbul mu?

Bay Pitt bir çok şeyin temsili. Sıdıka’nın sözünü etmediği babası da var işin içinde, hiç tanımamış babasını. Dolayısıyla gerçek mi değil mi, hayal mi belli değil şiirde. O yüzden bir kaybolup görünüyor. Aynı TV ekranında yayın bozulunca görüntünün gelip gitmesi gibi. Bay Pitt aynı zamanda sevgili. Aynı zamanda iktidar, aynı zamanda batıyı da temsil ediyor. Doğu batı meselesini, yani kimlik meselesini bay Pitt ve Dokuz Katlı Sıdıka üzerinden görüyorsunuz. Bay Pitt’in bir görünüp kaybolması aynı zamanda bizim batılı olma çabamıza, bir yakınlaşıp bir uzaklaşmamızla birlikte kimlik meselesine de işaret ediyor. O yüzden hep flu. Baskın olan Sıdıka. Aşk karşısında zayıf düşmüyor Sıdıka. Aşkla arıyor varoluş meselesini. Bunu yaparken  ataerkil yapıyı, kadın erkek meselesini ve bu dönemin politikalarını, gelmişi geçmişi de sorguluyor.

Sıdıka, anlaşıldığı kadarıyla bıçaklanarak öldürülen bir kadın. Bıçak fallik bir nesne sonuçta. Öldüğüne göre ölümden söz ediyoruz. Erkeklikçe öldürülüyor. Burada bir cinsiyet protestosu var, açık. Ancak kitap bir erkek “Pitt”le başlıyor. Kadın öykülerini anlatmaya bile erkeklerle mi başlıyoruz?

Bıçağı hiç düşünmedim aslında. Ama evet, öyle bir hissiyat çıkabilir. Aslında öldürüldü mü, yoksa kendi mi atlıyor belli değil. İki duruma da yakın bir halde. Çünkü zaten gitmeye hazırlanıyor Sıdıka. Her şeyi terk ediyor. Gitme duygusunun içinde yeni bir başlangıç yok, sonlandırma var. Sıdıka da Bay Pitt gibi birçok şeyin temsili. Ülke, doğu, kadın, kimlik, töre, sistem... yıkıma hazır bir halde zaten Sıdıka. Önce de kendinden başlıyor. Ölüm; köhnemiş zihniyetin yıkılmasını temsil ediyor. Şiirdeki öyküye  tamamen bir kadın öyküsü olarak bakmak pek doğru değil. Sıdıka üzerinden toplumun ve yaşamın yorumlanışı var.

Sizde görmeye alışmadığımız ölçüde narratif şiirlerle karşı karşıyayız. Birçok şairle, şiirle ve metinle hesaplaşıyorsunuz, Gülten Akın'dan Didem Madak'a... Ama teknik olarak Edip Cansever'le hesaplaşma seziyorum, onun azınlıkları anlattığı narratif şiirlerine “kadın” olduğu için “öteki” kılınanların anlatıldığı şiirlerle bir cevap var mı?

Göndermelerim var tabii, ama bir hesaplaşmaya girmedim. Ya da böyle bir amaçla yaklaşmadım. Şiirde beslendiğim damarlara vurgu yaptım hep. Bilinçaltımdan dışarıya çıkan şeyler bunlar. O akışa müdahale etmedim. Bu şiire başlarken tek bir şiir yazacağımı ve öyküleyici bir anlatım biçimiyle devam edeceğimi de bilmiyordum. Dedim ya, akışı durdurmadım. Öteki meselesine gelince, bugün herkes bir diğerine öteki olmuş zaten.

Hiçbir zaman yumuşak, lirik bir şiir yazmadınız ancak hiçbir zaman bu kitaptaki kadar protest de olmadınız. Bu tonda protesto da ister istemez şiirinizde önceden görülmeyen anti-estetik ifadeleri de getiriyor. Son derece sert ve irkiltici bu itirazdan sonrası için tercihiniz anti estetikten yana mı olacak? Bu kitabı kurarken bu geçişi kendiniz nasıl değerlendirdiniz?

Baştan beri şiirlerimde vardı bu özellik ama bu sefer daha pervasızca yaptım. (Anti estetik bulmanız bundan sanırım.) Dozu arttı.  Korku ve baskı hakimse bir yerde, ya sineceksin ya da cüret edeceksin. Gerçi her ikisi de korkunun tezahürüdür. Ben korkumu cesaret etmekle yenmeye çalışıyorum. Estetik kaygım var. Bir şeye cüret ettiğiniz zaman ifadeleriniz de o cürete ve protest tavra aynı estetikle karşılık veriyor. Şiir neyi gerektiriyorsa onu yaptım. Bu geçişte kendimi daha özgür hissettim ve bunu sevdim. Bundan sonra yazacağım şiir ne olur bilmiyorum. 

Kadınların formlarının bozulması da bir protesto olarak yer alıyor, düşbozumu yaratarak yapıyorsunuz bunu. Dekadan cinsellik de bu protestoyu daha etkili kılıyor. Kadın aşka davet ederken pornografiyi çağırıyor, ezber bozacak çünkü, cesaret kıracak. Öyle mi?

Öğretilen, idealize edilen bir güzellik anlayışı var. Bunaydı tepkim. Kendimle de dalga geçtim. Hepimiz düşüyoruz bu tuzağa. Buna takılmadığınız zaman, daha özgürsünüz aslında. Derdim özgürleşmek. Benim pornografiden anladığım aşkla ilintili değil, gösteriye dönen yaşamlarımız. Her yerde yıldız olma çabası, ana sahnede olabilmek için etik olan ne varsa çiğnenmesi... Ya da her türlü iktidarla sevişen ruh cambazları. Asıl pornografi orada.

Dekadan cinsellik sorunuza gelince, iki insanın sevişmesinde estetik ya da romantik bir şey yok. Özünde böyle bir şey yok. Sonuçta ilkel ben’likteki dürtülerimizden biri. Yemek gibi. İlk insanlara bakın, karnını duyurmak için avlanıyor, pişiriyor, elleriyle yiyor. Ne zaman kendilerine sofra hazırlamaya başlıyorlar, şölenle yiyorlar, o zaman (çatallı, bıçaklı) ihtiras başlıyor. Ne zaman güzel, süslü yataklar hazırlıyorlar, o zaman estetik anlamlar yüklüyorlar bu birleşme dürtüsüne. Biz de öyle yaşamayı öğreniyoruz. Terbiye ediyoruz kendimizi. Yoksa onun özü o ilk dürtülerde saklı. Buna zemin hazırlayan ortamı kaldırdığınızda ilk ben’e dönersiniz. Yoksa insan ilkeldir.

Ancak bir yandan da kadınlar arasında dostluk olamayacağına inanacak... (Sıdıka’da yok). Bu benim kafama çok takılır. Cinsiyet savaşının kişinin tek başına vermesi gereken bir savaş mı olduğuna inanıyorsunuz?

Toplu refleks sonucu ortaya çıkan harekete inanıyorum. Ama her ne yaparsanız yapın önce tek başınasınız. Sizin veya bir başkasının mücadelesi başkalarını harekete geçirebilir ve ortak bilinç oluşturabilir. Kadınların verdiği mücadelede bunu gördük. Yeterli olmasa da bir etki oluşturdu bu birlik. Kadınlara yönelik baskı ve şiddettin artması kadınların birbiriyle dost olma bilincini geliştirdiğini düşünüyorum. Bu başka. Eğer diğer savaşımlar için tek başına hareketi soruyorsanız, evet, galiba şimdilik doğrusu bu. Bugün ideolojik olarak herhangi bir tarafı seçmenin imkansızlığı var. Kimse temiz değil. Güveneceğimiz ve tutunacağımız bir dal yok. Kendimizden başka... Herkes arınarak kendisiyle yola çıkarsa,  biliyorum biz yine orta yerde buluşacağız.

0
4198
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle