11 EYLÜL, PERŞEMBE, 2014

Her şeyi terk et, düş ülkene yelken aç!

Zaten her yolculuk aslında kişinin kendi düş ülkesine yaptığı bir gezi değil midir? Marifet ise kendi bilinmeyen adasını bulmayı başaranlarda!

Elif Tanrıyar, Artful Living okurları için, birbirinden değerli kitaplar arasında yolculuk ederek “yolculuk” hakkında yazdı…

Her şeyi terk et, düş ülkene yelken aç!

“Seviyorsan gitmek gerekiyor” diyor bana Blaise Cendrars, Yolculuk Notları’nda (Can Yayınları), sanki söylemiyor da avaz avaz bağırıyor! “(…) Seviyorsan gitmek gerek / Karını terk et çocuğunu terk et / Kadın erkek dostunu terk e t/ Kadın erkek yarını terk et / Seviyorsan gitmen gerek.(…)” Ne zaman alıp başımı gitmek istesem, elim alışkanlıkla her seferinde Cendrars’ın Yolculuk Notları’na ulaşıyor zaten. Onunla birlikte dünyanın tüm egzotik yerlerini geziyoruz. Sadece bir dize uzunluğuna tüm dünyayı sığdırıveriyoruz!

Mesela, Rio de Janeiro şiirinde “(…) Herkes güvertede / Dağların arasındayız / Bir deniz feneri sönüyor / Şeker Dağı’nı arıyoruz her yerde ve on kişi yüz ayrı yerde gördüklerini söylüyorlar öylesine birbirine benziyor koni biçiminde dağlar, (…)” diyor, ben de hemen o on kişinin arasına katılıp Şeker Dağı’nı aramaya başlıyor, koni biçiminde dağlar düşünmeye çalışıyorum hemen.

Ya da Paris şiirinde “(…) Bütün gece güvertede durup telsizle gelen mesajları dinledim kimini biraz çözebildim / Yıldızlara göz kırparak deşifre ettim, (…)” dediğinde o, gözlerim yıldızlara doğru kalkıyor hemen ve onun göz kırptığı şiirleri tanımaya, yıllar yıllar önce duyulan o telsiz mesajlarının seslerini duymaya çalışıyorum ben de. Ve sonra ne zaman ki Adalar şiirine gözüm takılıyor, “(…) Adalar / Adalar / Adalar hiç demir atmayacağımız / Adalar hiç ayak basmayacağımız, (…)” dizelerini okuyorum, yolculuğum bir başka güzel kitapta devam etmeye başlıyor bir anda!

José Saramago’nun Bilinmeyen Ada’nın Öyküsü (Kırmızı Kedi) adlı kısa romanı bu… Bütün büyülü kitaplar gibi onu bu şekilde kısaca tanımlamak imkansız aslında. Ben diyeyim kısa roman, siz deyin bir novella ya da uzun bir öykü… Ama bence aslında hiçbiri ya da hepsi… Ya da belki hepsinin kılığına girmiş uzun, büyülü bir şiir…

Görünürde, kralın kapısını çalıp ondan bir tekne isteyen bir adamın hikâyesini anlatıyor Saramago. Bilinmeyen adaya gitmek istediğini söyleyen adamın hikâyesi ise satırlardakinden çok daha fazlasını anlatıyor esasında. Bu küçümencik kitapta, her bir satıra adeta kelimenin hem bilinen hem de yüzünün ardında kalan bambaşka anlamları yüklemiş yazar. Aynı anda iki farklı âleme dair bir öykü anlatmış. Görünürde yılmadan ve büyük bir cesaretle kralın kapısına dayanıp, bilinmeyen adaya gitmek için bir tekne isteyen adamla, onun dirayetiyle vurdumduymaz kralı bile dize getirmeyi başaran bu adamı hayranlıkla dinleyip, sonrasında da peşine takılan sarayın temizlikçi kadınının öyküsünü anlatıyor. Bu tuhaf ikili, biri geminin kaptanı diğeri de yardımcısı olarak -karadan ayrılmadan da olsa- denizin üstünde bir gemi yolculuğuna adım atar atmaz, aralarında da bambaşka bir ilişki kuruluyor, bir noktadan sonra işin içine rüyaların da girdiği…

Saramago, görünürde böylesine basit bir hikâyeyi, inanılmayacak denli sade ve masum karakterlerle bir tür masal havasında anlatırken, esasında okurunu aynanın diğer tarafına geçirip, kişinin kendi içine yaptığı bir yolculuğa davet ediyor. Adam ve daha sonra da kadın bu yolculuğa çıktıkları anda, bir yandan da tarihin en eski yolculuklarından bir diğerine adım atmış oluyorlar; yalnızca iki kişinin birlikte adım atabileceği, aşkın yolculuğuna…

Saramago, edebiyat tarihine geçen bu farklı yolculuk hikâyesinde dönüp dönüp baştan okuma isteğine kapıldığınız ve her seferinde de yeni anlamlar keşfettiğiniz, büyülü ve derin cümleler kuruyor. “(…) ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum, Bilmiyor musun ki, Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin, (…)” diyor mesela. Ya da “(…) rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur, (…)” diyerek gündüz düşleri kurduruyor. Bazen de uzun uzun düşündürüyor, “(…) Beğenmek, sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek (…)” diyen cümleler kurarak… Ve sonunda da herkesin bilinmeyen adasının kendi içinde yattığına işaret ederek, okurunu onu aramaya davet ediyor.

Kendinden dışarı çıkıp kendine bakabilmek, yani kendi bilinmeyen adasını bulmak için bir yolculuğa çıkan bir diğer ilginç kahraman da Hacer Yeni’nin Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu’sunda (Koyu Kitap) çıkıyor karşımıza.

Sevgisizlik ve hayat kimsesizliğinden donmuş, İstanbullu zengin aile kızı Eda’nın ilk adımı atma cesaretinin ardından yolunun düştüğü Kapadokya’da yaşadığı büyülü günler ve kurduğu beklenmedik dostlukların ardından yavaş yavaş çözülüp hayat ağacının suyuyla yeniden can bulmaya başladığını izliyorsunuz romanda. Ama bu sadece bir kadının kendini bulma yolculuğu değil; Anadolu’nun kadim ruhu, Kapadokya’nın büyülü toprakları, onun aynı anda misafir ettiği başta Alevilik olmak üzere Hıristiyanlıktan Manizm ve Şamanlığa dek pek çok inanç ve kültürün yanı sıra gökyüzünün kudretli güzelliğinin de öyküsü… Ve özellikle de bir kadın dostluğunun, bir tür ermiş olan Seher ve Seher’in kimliğinde de Anadolu’daki binlerce yıllık köklere sahip anaerkilliğin ve kadın bilgeliğinin öyküsü… Tabii kadının olduğu her yerde olduğu gibi aşk da var bu romanda; biri bir tür Anadolu efsanesi gibi son derece hüzünlü bir aşk, diğeriyse bir kadına hayat veren bir tür beyaz atlı prensin yer aldığı büyülü bir aşkın olduğu, iki güzel aşk öyküsü…

Aynı Saramago’da olduğu gibi burada da kendini bulma yolculuğunun vazgeçilmez eşlikçisi aşk çıkıyor karşımıza. Ama aşkın farklı halleri… Öte yandan bu kitapta da altını çizmekten kendini alamadığınız bir dolu derin cümleyle karşılaşıyorsunuz yine. İçlerinden aynı anda kalbi de ruhu da birlikte vurup geçeni ise “(…) Neyin varsa senin değildir, (…)” oluyor ve bu büyülü cümle kitap bittikten çok sonra da havada süzülmeyi sürdürüyor.

Bu güzel öyküde bir de çok ilginç bir bavul detayı var. Sevgisiz varoluşunu o güne dek birbirinden şık ve pahalı kıyafetleriyle doldurmaya çalışan Eda’nın pahalı bavulu onunla birlikte Kapadokya’ya varmayı başaramıyor ve havayollarının yaptığı hatalar sonucu tüm dünyayı dolaşıyor. Döneceği güne dek bavuluna kavuşamayan ve kelimenin gerçek anlamıyla çırılçıplak bir biçimde bir başına kalıveren Eda’nın o güne dek yanında taşıdığı içi boş değerlerini içine tıkıp kurtulmasını simgeleyen bu ‘bilge’ bavul, beklenmedik bir şekilde nerede karşımıza çıkıyor peki biliyor musunuz?

Edebiyatın gizemlerinden sual olunmaz! Wilhelm Genazino’nun O Gün İçin Bir Şemsiye’sini (Jaguar) okurken tuhaf bir tanıdıklık duygusuyla sarsılıveriyorum bir anda. İşte bence bu kesinlikle Eda’nın bavulu olmalı, sözü edilen genç kadın da kim bilir hangi yolculuğundaki Eda! “(…) Küçük bir sirkin geçici olarak konuşlandığı Nikolai Kilisesi’nin orada genç bir kadın bavuluna bir süre göz kulak olup olamayacağımı soruyor bana. Evet, diyorum, neden olmasın. On dakika içinde burada olurum, diyor kadın. Bavulunu yanıma koyuyor, dostane bir mimikten sonra yoluna devam ediyor. Yabancıların bana böyle güvenme yaklaşmalarına şaşıp kalıyorum her defasında. Bavul küçüktü ve birçok yolculuk geçirmişti herhalde. (…)”

Şimdi Eda’nın bavulunu bir kenara dikkatlice bırakıp, bu güzel romana ve onun kahramanına dönelim. Çünkü karşımızda bir kez daha bir yolculuk öyküsü var. Ancak bu diğerlerinden biraz farklı bir yolculuk…

O Gün İçin Şemsiye’nin kırk altı yaşındaki anlatıcısı, bir hayli değişik bir mesleğe sahip, o bir ‘ayakkabı denetçisi’! Yani görevi satışa sunulacak yeni modelleri test etmek için tüm gün boyunca şehrin sokaklarında gezinmek… Anlatıcı şehri Frankfurt’un çeşitli yerlerinde gelişigüzel turlarken, biz de onun peşinde bir kez daha bir yolculuğa adım atmış oluyoruz. Kahramanımız görünürde sokakları adımlayıp, vitrinleri ve çevresindeki insanları izler durur. Belli bir ‘varış noktası’ yokmuş gibi davranır. Ama işte o da aslında kendi bilinmeyen adasını arayıp duranlardan bir diğeridir. Sadece sokaklarda değil, bilincin coğrafyasında da yürür. Zihninin içinde oradan oraya zıplayıp nefis bir yolculuğa çıkan bu adamın dışarıdan görüntüsü ise sokakta gezintiye çıkmış son derece sıradan bir kişidir. Öte yandan bu ‘sıradan’ görünümlü adamın gözünün değdiği her yer, her insan, her nesne de yine kendi bilinci gibi sıradanlığın ötesine geçip canlı üslubu ve keskin gözlem gücüyle pırıl pırıl parlamaya ve var olmaya başlar. Sıradanlığın göreceliliği ve hayatın görünmeyen renklerinin insanın kendi içine çıktığı yolculuklarla keşfine dair olağanüstü güzellikteki bu roman da, bu yazıdaki diğer örnekler gibi büyülü ve masalsı bir yana sahip. Üstelik bir o kadar da sıradan olanı, hayatın en gerçek hallerinden kısa anları yansıtıyor olmasına rağmen!

Geliyoruz bir diğer büyülü güzel kitaba… İsmail Ertürk’ün Yuvayönelik’i (YKY) buraya kadar anlattığımız tüm örneklerin bir tür iç içe geçmiş hali gibi bir anlamda. Anlatıcı yazar dünyanın dört bir yanına yaptığı yolculuklarını anlatırken tuhaf bir şekilde gerçekle gerçek dışı arasında seyahat ediyor asıl olarak. Dünyanın bir köşesine yaptığı bir yolculuğun anılarını anlatıp, bir tür gezi yazısı kaleme alırken sanki görünmeyen bir duvarın ardına geçip bir tür gerçek üstü hikâye anlatmaya koyuluyor. Sonuçta da deneme, gezi yazısı ve öykü formatları iç içe geçip bambaşka bir tür oluşturuyor. Bir yandan da edebiyat ve sanat tarihinin satırları arasında geziyor yazar ve seyahatin yepyeni formlarını keşfetmiş oluyor. Bu güzel ancak o oranda da zor ve deneysel kurgulu anlatıyı anlatmak da bütün sırlarını okuyup kavramak da aynı oranda meşakkatli öte yandan. Okurunu da sürece dahil eden, adeta o bir çaba göstermeden sırlarını ele vermeyen bir yapısı var. Yine de her bulmaca gibi bu da çözmekten müthiş bir keyif alacağınız bir tür puzzle gibi beyin kıvrımlarınızı meşgul ediyor. İşte tadımlık bir parça; “(…) Yuvayönelik ninnilerimden birini. Uzak Kuzey Afrika’nın, İbn Haldun’un Mağrib-i aksa dediği bu coğrafya parçasının bitki örtüsünü, toprak rengini, Goethe’nin Renk Kuramı kitabı eşliğinde izleyerek; kirli bir beyaz rengin kapladığı göğü üzerime örtü diye çektim ve tren yolculuğumu yarı uykuda geçirdim.(…)”

Bizim kitaplar arasında çıktığımız yolculuğumuzu ise son olarak bir büyük ustanın ‘yolculuk öyle yapılmaz böyle yapılır’ dedirten, küçük olmasına rağmen içine bin bir renk, koku ve hikâye sığdıran kitabıyla noktalıyoruz. Honoré de Balzac’ın Paris’ten Cava’ya Yolculuk (Sel) adlı kısa anlatısı, aslında fiziki anlamda hiç yola çıkmadan, yalnızca düşte yapılan bir geziyi anlatıyor. Fakat büyük usta, daha düş yolculuğunu bile anlatmaya başlamadan, nasıl esinlendiğini sözlere dökerken bile gözlerinizin kamaşmasına neden oluyor! “(…) Düş kurmak güzeller güzeli sevgilinizi ya da onunla pek mutlu olan sizi soyup soğana çevirmez mi? Dolayısıyla, zararımı göstermesi için söylüyorum, bir tümcedeki bir sözcük, bir gazetenin başlığı, bir kitabın adı, Mysore, Hindistan gibi adlar, çayımın açılan yaprakları, fincan tabağımdaki Çin resimleri, herhangi bir şey, dalıp gittiğim karman çorman düşüncelerin arasından beni ister istemez düşsel bir gemiye bindiriyor, kafamdaki yolculuğun binbir zevkini canlandırıyor sık sık.(…)”

İşte Balzac, belli ki Paris’ten çok bunalmış olacak ki bir anda düşsel gemisine binerek, uzaklardaki egzotik Cava’ya doğru yola koyuluyor. Burayı adeta bir tür cennet olarak düşleyen Balzac’ın başını en çok döndürense her biri egzotik bir periyi andıran kadınlarının güzelliği oluyor. Onlarla aşklar yaşayan, güzelliklerini yücelten Balzac hayali bir evlilik bile gerçekleştiriyor!

Kitabın arka kapak yazısında çok hoşuma giden bir tanımlama var. Müsaadenizle onu aynen buraya geçiriyorum… “Bu Cava yolculuğu, bir düş-ülkeye yapılmış bir düş-gezidir. ‘Çok okuyan değil, çok gezen bilir,’ demişler ya, Balzac’ta asıl bilen duymasını bilendir. Yazar bu ustalığını göstere göstere konuşturup, her duyuyu tıka basa doyurur. O denli canlıdır ki anlatısı, ölü döneriz oradan. Cava’ya gitmiş mi, gitmemiş mi? Kaç yazar?”

​Zaten her yolculuk aslında kişinin kendi düş ülkesine yaptığı bir gezi değil midir? Marifet ise kendi bilinmeyen adasını bulmayı başaranlarda!

0
1212
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle