19 OCAK, PAZARTESİ, 2015

Güneşi Öldürmek

Tarihin bütün iblisleri sanki bu salonlarda toplanmış çünkü Musée D’Orsay, ölümünün 200. Yılında “bir volkana” hürmet etmek istemiş; Marquis de Sade’ı güzel sanatlar vasıtasıyla uyandırmış.

Pelin Batu, Artful Living Okurları için yazdı...

Güneşi Öldürmek

Bir odada Judith gururla kestiği kafayı teşhir ediyor. Diğer odanın “kara resimleri” bize savaşın bütün çirkinliklerini anlatırken, yontulmuş yüzlerden tutkunun kırbaçlarını, kutsalın zehrini ve aşkın vahşetini okumuş oluyoruz. Romalı bir tanrının şehvetinin yanında bir Francis Bacon soğukluğunu, anonim ressamların uçan uzuvlarının yanında Botticelli’nin mitolojik kaçışlarını seyr-eyliyoruz. Tarihin bütün iblisleri sanki bu salonlarda toplanmış çünkü Musée D’Orsay, ölümünün 200. Yılında “bir volkana” hürmet etmek istemiş; Marquis de Sade’ı güzel sanatlar vasıtasıyla uyandırmış. Kellelerin teatral bir şekille uçurulduğu günümüzde, insan doğasını ve vahşetini yüzyıllardır cezalandırılan  Medusa’lar üzerinden anlamlandırabiliriz; burada kılavuzumuz, Vergilius değil, Sade.

Odalar bitmek bilmiyor. Tarihsel dönemler birbirine karışmış, hikayeler birbirinin içine geçmiş. Bu anakronizmi bağlayan tek şey Sade’ın efkarı: yani yatak odası felsefelerinden cımbızlanan düşünceleri. Sade’ın dünyasına güneşe saldırarak giriyoruz çünkü o aslında, Aydınlanma zihniyetinin namütenahi iyimserliğini yerle bir edip Fransız devriminin sözcülerinden biri olmuş. Tanrıdan evvel kralı öldürmüş. Üstelik bunu bir aristokrat olarak yapmış. (Gerçi şatosundan bir türlü vazgeçememiş, ama neyse). Sonra yerleşik düzeni söküp atmış ve merkeze içimizdeki zapt edilemeyen hayvanları yerleştirmiş; ki asıl özgünlüğü, “cinselliğini bir etik haline dönüştürmesidir” Simone de Beauvoir’a göre.

Freud’dan çok önce cinselliğimizin bize hükmettiğini yazıp yabani fantazmalarını gerçekleştirdiği için hayatının 30 küsur yılını zindanlarda ve tımarhanelerde geçirmiş olan Sade’ın neden bu kadar çok önemsendiğini özellikle Fransız feylozoflarını ve eleştirmenlerini okuyunca anlıyorsunuz. Blanchot, Paulhan, Bataille, Klossowki, Adorno ve Roland Barthes gibi önemli düşünürler için Sade bir felsefeci. Sade’ın ehemmiyeti, nihilizm, ateizm, Nietzsche-izm ve sosyalizm gibi pek çok izm’in öncülüğünü yapmış olması. Susan Sontag’ın işaret ettiği üzere,  çoğu Anglo-İngiliz eleştirmenin yaptığı gibi Sade’un eserlerindeki kışkırtıcı, pornografik ögelere saplanmamak lazım çünkü bunlar yüzeyde. Altta ise radikal egotizmi ve bireyi savunan, toplumun iki yüzlülüğünü suratına en sert şekilde vuran yazarlardan biri yatıyor.

SADE by David Freymond and Florent Michel

SADE by David Freymond and Florent Michel

Sergide, kutsal ve seküler şiddetin bin bir çeşidine tanık olurken, insanlığın riyası daha da netleşiyor. Çünkü tanrıların tecavüzlerinin estetize edildiğini, devleti ya da kiliseyi temsil eden askerlerin cinayetlerinin yüceltildiğine tanık oluyorsunuz. Zeus kuğu şekline girip Leda’yı baştan çıkarınca, güzel bir resim ortaya çıkıyor. Ama Sade bunları yazıp insan doğasının sınırlarını zorlayınca, muktediri rahatsız etmiş oluyor.  Onun gibileri hep cezalandırıldı çünkü duymak istenmeyenleri telaffuz ettiler. Bizi rahatlatan dolguları ve pamukları kana bulayıp devrimi savunan Sade, tanrıları öldürürken, insanı makineleştiriyor- bu makinanın da arsızlıklarından utanmıyor; bilakis, onları bir saplantı haline getiriyor. Vücudu, eserine dönüşüyor. Barbarlığı, barbarlıkla vuruyor.

Peki, bütün bu barbarlıklar arasında nedir beni en çok tırmalayan? Sanıyorum, cevabı Sontag’ın Başkalarının acısına bakmak eserinde buluyorum zira orada savaş fotoğraflarının gücünden bahsediliyor: “Fotoğraf 1839’da keşfedilince Ölümün yoldaşı oldu” diyor Sontag. Belgelenen gerçek, Çinlilerin Lingchi tarzındaki bir savaş işkencesi olunca, insanın kanı donuyor: bütün o heybetli, ipekli, bronzlu savaş sahnelerinin yanında bu siyah beyaz fotoğraf, tokat gibi geliyor. İnsanlık adına utanıp, serginin altına düzülen Nietzsche, Baudelaire ve Sade söylemlerini içselleştiriyorsunuz. Adeta, kurgunun lirik güzelliklerinden sıyrılıp gerçeğin bıçaklarıyla tanışıyorsunuz. Ve evet, son sözü Sade söylüyor: “Ben cehenneme gittim, siz sadece onunla ilgili yazıp çizdiniz.” O cehennem biziz.

Cennet ise ancak kendimizle dürüst bir şekilde yüzleşirsek yüzeye çıkıyor.

​Bunları fısıldıyor bana tablolar...

0
3033
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle