07 HAZİRAN, CUMA, 2013

Guantánamo’dan  Şiirler-Mahpuslar Konuşuyor 

             Hâle Seval yazdı... Hannah Arendt “kötülüğün sıradanlığı” kavramını ortaya atarken kendi soydaşları tarafından eleştirilmeyi göze alarak yazmıştı. Arendt, “hem hüküm vericilerin hem de düşünen her insanın elini kolunu bağlayan -açıkça onları acze düşüren- bu durumu”, radikal kötülük adı altında değerlendirir”. 

Guantánamo’dan  Şiirler-Mahpuslar Konuşuyor 

Hannah Arendt “kötülüğün sıradanlığı” kavramını ortaya atarken kendi soydaşları tarafından eleştirilmeyi göze alarak yazmıştı. Arendt, “hem hüküm vericilerin hem de düşünen her insanın elini kolunu bağlayan -açıkça onları acze düşüren- bu durumu”, radikal kötülük adı altında değerlendirir”.   Susan Neiman “ama bu olmamalıydı”  dediğimiz her seferde, bizi doğrudan kötülük sorununa götüren bir yola girmiş olduğumuzu söyler. Yazılan tarih sayfalarını karıştırdığımızda ilkçağda, ortaçağda, aydınlanma çağında ve yirmibirinci yüzyılda yaşananlar, yeryüzünde radikal  kötülüğün bitmediğinin kanıtı gibi durmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi ölüm kamplarından Auschwitz, bir dönüm noktası olurken, günümüzde de bir kamp, Guantánamo Kampı gözlerimizi gene kamplara çevirmemize neden olur. “Sıradanlaşan” kamp hikayeleri gözümüzün önünden akıp giderken sadece adları mı değişecekti? Tıpkı Auschwitz gibi yıllar sonra Guantánamo’nun da utanç belgemiz olmaması için, oradaki sesler ve yüzlere karşı duyarsız kalmamamız gerekir.   Kötülük edenle kötülüğün kurbanı arasındaki sınır nerede başlar? Bir sınır var mıdır? Değerlendirmeler kaygan bir zeminde yuvarlanıp giderken nedense, İnsan Hakları hiç hatırlanmak istenmez, üzerine bir örtü çekilir.

Hayatının bir kısmını kamplarda geçiren ve yakın akraba çevresini gene kamplarda kaybeden Levinas, “bütün insanlar birbirinden sorumlu, hele ben herkesten daha çok” derken, yapılan  kötülüğün ne kadar geniş bir düzlem içinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyar. Guantánamo’dan sadece Amerika değil bütün dünya sorumlu, kamp sınırlarının bir başka ülkede olması yapılan kötülüğe duyarsız kalma lüksümüzü içermediğini bize açıkça gösterir.

Dünyada ve ülkemizde Etik ve İnsan Hakları konusunda çalışmalarını sürdüren hocamız İoanna Kuçuradi, “bir insanın ‘her şeyi yapabilir’ ilkesine inanıp, buna göre hareket edebilmesi için, kendisinin bir yüzü olduğunu unutması, kişi olduğunu ve karşısında kişilerin bulunduğunu unutması gerekir; kendi yüzünü silmesi ve insanların yüzünün onun gözlerinde silinmesi gerekir. Bir insanın siyasal bir dava uğruna kendine her şeyi yapmaya izin vermesi için kendisi bu davanın sahibi değil, -‘lider’ bile olsa- aracı sayması; insanları kişiler olarak değil, sayılar olarak, artı –eksi sayılar olarak görmesi gerekir. Kişilerin yüzleri silinince, etik değerler de silinir ortadan ve yüzü olan kişiler için değerli eylemlerde bulunması zorlaşır.”  Diyerek esir edenle esir edilen arasındaki ilişkisinin artık sadece  rakamsal bir veriye dönüştüğünü söyler. Bu rakkamsal veri de etik ve İnsan Haklarının tükendiği yerdir. Gündüz Vassaf kitabın İngilizcesini Harvard Bookstore’ın şiir bölümündeki rafta tesadüfen görür. Tesadüfen gördüğü bu kitap, Marc Falkoff tarafından hazırlanan mahkumların şiirlerini içerir. 

Ve Gündüz Vassaf, “garip, akıl almaz bir mahkumiyetin birinci elden tek tanıkları” dediği bu şiirleri Türkçeye çevirir. Çünkü Gündüz Vassaf için ilginç olan, “neden hapsedildiklerini bilmeyenlerin, ruh hallerini nasıl ifade ettikleri (...) aniden içine düştükleri anlamsız bir dünyayı nasıl anlamlandırdıkları, nasıl anlaşılır kılmaya çalıştıkları, nasıl teselli buldukları, neye, kime sığındıklarıdır.” Kitapta on yedi mahkûmun şiirlerini vardır. Elbette bu mahkûmlar okyanusun kıyısında okyanusu görmeden, dünyada ama dünyada yaşamadan, ancak kendilerine izin verilen belirli bir toprak parçasında, Guantánamo Kampı’nda mahkûm olarak yaşamlarını sürdürürler, haklarında bir suçlama yapılmadan ve yargı önüne çıkarılmadan. Birşeylerden sorumlu tutulmuşlardır ama neden, kendileri de dahil hâlâ bilen yoktur.

Sanatın diğer dalları gibi şiir de aşkın, isteğin, arzunun, heyecanın, üzüntünün, acının, kısaca hayatın birebir kendini  ifade ettiği yerdir. Ve bu ifade ediş, kampta yazılan dizelerde kendini gösterir.  “Bu ne biçim bahar?/ Kötü kokuyor hava,/ Çiçeksiz” diyen Abdurahman Dost için dizelerdeki “çiçeksiz” sözcüğü, belirgin bir şekilde varoluşunda yaşadığı bir sarsıntıyı ortaya koymaktadır. Ağaçların çiçeğe durduğu, yağmurların ağaçların yapraklar açılsın diye yağdığı o baharda, dizelerde yer alan “çiçeksiz” sözcüğü, bütün bu baharın güzelliklerinden uzak bir yerde olduğunun yalın bir ifadesi olarak kendini gösterir.

“Şiirlerin çoğu, Washington yakınlarında bir yerde mahkeme kararıyla bir depoda. Tutuklular gibi onlar da tutuklu” diyen Gündüz Vassaf’ın diğer çalışmalarını da hatırladığımızda totaliter bir hayat sadece insana değil, sözcüklere de uygulanmaktadır. “Hayatımın İlk Şiiri” adlı eserinde “.../ Bir Kamyonun içine tıktılar bizi,/ Adaletsizliğin zinciriyle bağladılar.” Diyen Muhammed el-Garani için elbette adalet ve adaletsizlik bir kavramoyunu olmaktan başka birşey değildir artık. Şiirlerin ortaya çıkma serüveni ise insanın varolma isteğinin bir kanıtı olarak bizlere ulaşmaktadır. Bir dizeye bir dize daha eklenerek, bütüne ulaşması için büyük bir çaba sarfedilerek oluşturulan bu şiirler, mahkumların görmediği deniz, derin bir nefes alamadığı hava, tutamadığı bir sevgi elidir. Sözcükler yaşarsa onlar da varolacaklardır buna inanmışlardır, bedenleri tutsak olsa da. Dilekleri bir anlamda gerçekleşir, sözcüklerin kimisi onlar gibi esir  düşerken kimisi de özgür lüğüne kavuşur, tıpkı  ruhları gibi.

“Barış” sözcüğünün tekrarlarından oluşan  Şakir Abdürrahim Âmir’in şiirinde “ölüm ve yaşam” “savaş ve barış”ın koynunda asılı kalmıştır. Hangi barıştan söz ediyoruz, savaşın getirdiği barıştan mı? Hangi yaşamdan söz ediyoruz, ölümün izin verdiği yaşamdan mı? Âmir, “bu

kadar kolay mı öldürmek” diyen dizesinde insanın sınırsızlık içinde sınırlılığının süresini gene bir insanın koyuşunu sorgular. Oysa ki insan, kendi yarattığı kavramın “adaletin” temcilcisidir. Adalet var mıdır yoksa sadece uygulanamayan bir kavram mıdır? Oysa bu tür “terimler, ağırlıklı olarak insanlar arası somut ilişkiler gözönünde bulundurularak oluşturulmuşlardır. Bu kavramların dışdünyada doğrudan bir imleyeni olmasa da, her defasında farklı bir biçimde ortaya çıkan insansal ilişkilerden doğar.”  O zaman bu kaygan zeminde hapsetmek, öldürmek kimin hakkıdır? Böyle bir hak olabilir mi?

Abdülaziz’in şiirlerini okuduğumuzda bir “tevekkül” sarmalında olduğunu anlarız. O yaşadığı haksızlığı aşmanın yolunu Tanrı’ya bırakmıştır. “Karanlık” sözcüğünün sık sık geçtiği, tekrar edildiği şiirinde, “Ama biliriz biz, elbet bildiği vardır Tanrı’nın” derken inanışın arkasındaki gerçeğe dokunmak ister. Umudu inanç, inancı umut olmuştur. Hangisi hangisinin yerini almıştır artık ne önemi vardır. Önemli olan “vücudum zincire vurulmuş ne gam, ruhum göklerde hür ya!” diyerek seslenişidir. İşte! Ruhuna kimse zincir vuramamıştır, Guantánamo Kampı’nda esir edememiştir. A.Sani Faris el-Enezi’nin “Babama” adını verdiği şiirinde inandığı tek şey “hakikat” olmuştur. Hakikat babada ve Tanrı’da buluşmuştur. “Babamdır o, alnından öp onu, babalar nasıl öpülürse, öyle saygıyla” diyen dizesinde “baba” elbette yeri doldurulamayacak bir insandır. Baba, önderdir, atadır, güvendir. Bütün bunların yanında artık geride de kalsa o güzel günlere bir gönderme yapar dizelerinde, “Lavanta kokularına, pamuk tarlalarına,/ Doyasıya otlayan sürülere” diyerek eve haber gönderişini lavantalar, otlayan sürüler ve pamuk tarlalarını hatırlayarak yapar.

Guantánamo’dan Şiirler Mahpuslar Konuşuyor adlı kitaptaki şiirlere baktığımızda hep bir haykırış vardır. Yaşamın yanlışlığının bir yerde çözüleceğine inanış vardır. Hak, adalet, ölüm ve yaşam vardır. Bu sözcüklerin, kavramların ne olduğunun sorgulanışı vardır. İnanç vardır. Kanıtlanmayan bir suçun etrafında dönen günlerde, mahkumları hayata tutunduran dal da dizeleri olur. Kelimelerin içine koydukları duyguları birilerine ulaşsın isterler, okunsun, kendileri bilinsin isterler.

“Doğru mu otların yağmurdan sonra yeşerdiği?
 Doğru mu çiçeklerin baharda filizlendiği?
 Doğru mu kuşların tekrar yuvalarına göçtüğü?
 Doğru mu sombalığının akıntıya karşı yüzdüğü?”

            diyerek seslenen U. Ebu Kebir’in dizlerinde olduğu gibi,

Biz de soralım biyoiktidara, “Doğru mu Guantánamo’nun kapatılacağı

Beklenen adalet kampa gelir mi bilmiyorum ama bildiğim tek şey, şiirler bireysel varlıkları, mahkumları gösterse de, belli bir yerde belli bir zaman diliminde yaratılmış olduklarını düşünsek de, şiirlerin zamanın üzerinde bir yerde kalacaklarıdır. Çünkü, o kamptaki mahkumlar geçmiş ve gelecekteki bütün kamplardaki mahkumlara seslenir. Bireysel haykırışları genelleşir. Şiirlerinde insana, adalete, özgürlüğe dair bir “öz” özgürce dolaşır, kendi bedenleri özgür olmasa da.


***

1 Haz. Marc Falkoff, (Şiir Çevirileri  Gündüz Vassaf) , Guantanamo’dan Şiirler-Mahpuslar Konuşuyor, 2008, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
2 Berrak Çoşkun, “Hanna Arendt’te Radikal Kötülük ” yayımlanmamış felsefe yüksek lisans tezi, 2012, Maltepe Üniversitesi
3 Susan Neiman, 2006,  Modern Düşüncede Kötülük “Alternatif Bir Felsefe Tarihi”, A. Sargüney (Çev.), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s.15
4 İoanna Kuçuradi, 2009, Çağın Olayları Arasında, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu, s.16
5 Betül Çotuksöken, Felsefi Söylem Nedir?, 2000, İstanbul: İnkilap Yayınevi




0
1931
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle