20 NİSAN, PERŞEMBE, 2017

Görünmez Bir “Kul”un Hikâyesi

Seray Şahiner bu yılın ilk aylarında okuruyla beşinci kitabı Kul’u buluşturdu. Kul, sahip olduğu hayata ait olmak istemeyen Mercan’ın gördüklerinden, bildiklerinden bir hayat kurma çabasını anlatıyor. 

Görünmez Bir “Kul”un Hikâyesi

Kul, Seray Şahiner’in Gelinbaşı, Hanımların Dikkatine, Antabus, Reklamı Atla’dan sonraki beşinci harikası. Harikası diyorum çünkü Şahiner’in anlattığı her hikâye öyle tadına doyulmaz ki okuyanlar ne dediğimi anlayacaktır. Kitap, geçtiğimiz Mart ayında Can Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Seray Şahiner, eserlerini muzipliğin ve ironinin hakim olduğu bir dil yeteneğiyle kaleme alıyor. Yaşanan gerçekleri öyle bir anlatıyor ki doğrudan anlatsa o kadar vurmayacak yüzümüze. Yaşanan trajediye, baskıya, zulme, haksızlığa seyirci kalmıyor, aynı zamanda da kafamızı çevirdiklerimizi, gözümüzü kaçırdıklarımızı kolundan tutup görüş açımızda, uygun bir yere bırakıyor.

Şahiner, genelde hane özelinde, kapılar ardında yaşandığı gerekçesiyle bulaşılmayan, hali hatrı sorulmayan, derdiyle başbaşa bırakılmış, sosyal ve ekonomik adaletsizliğin tepelerine bindiği kişilerin evine giriyor, onları kapı önüne çıkarıyor. Bunu yaparken ne duygu sömürüsü ne de durum istismarı yapıyor. 

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Son romanı Kul’da da yine çok yakından tanıdığımız, İstanbul’un en güzel semtlerinden birinde ama pek de güzel şartlarda yaşamayan birinin hikâyesini anlatıyor. O biri, Mercan.  Aslında Mercan’ın hikâyesi kocasının ondan ayrılmasıyla başlıyor. Mercan, Samatya’da apartmanların merdivenlerini silerek evine ekmek götüren, Allah’ından ve televizyonundan başka kimsesi olmayan bir kadın. Bir kocası var -olmaz olasıca- o da Mercan’ın tek lafıyla arkasını dönüp onu terk etmiş. Ama onun en büyük derdi, kavuşamadığı hasreti, evladı Haydar. Bir kadının “kadınlığının ispatı”, bir evin neşesi, tuzu biberi çocuk ona hiç nasip olmamış. Ne hayatın ne de insanların adaletiyle tanışmayan biri Mercan. Kitabın genel akışında yapılan betimlemelerle ve gözümüzde canlanan imajlarla bunu anlasak da Mercan’ın asıl şikayeti kendisi. Kendinden hiç memnun değil, çünkü Mercan, “mutlu kadınlar”ın sahip olduğu hiçbir şeye sahip değil.  

Bu noktada Şahiner, hem sosyal olarak insanların kendi hiyerarşik samimiyetsizliğini, hem de kentsel dönüşümün bir semtin hafızasını, yapısını yıkıp dökerken, diğer yandan semtin sahiplerinin hayatlarına olan etkisini de anlatıyor. İkiyüzlü bir sınıf bilincinin hakim olduğu gerçeklikte üniversiteli öğrenciler dışında apartmanda kimse Mercan'la diyalog kurma gereği duymuyor. Merdiven silmenin ne kadar zor olabileceği, "bu tür" insanların tavuk gibi çocuk doğurduğu fikri, yastık altında milyonlar biriktirdiği gibi yaftalamalar da kapı aralarından dile getiriliyor, birbirlerine hak verdiklerinde doğruluğu tartışılmaz hale getiriliyor. Semtte binaların teker teker kentsel dönüşüme katılması semtin ruhunu, görüntüsünü değiştirmesinin yanı sıra  Mercan'ı hem ekonomik olarak yıpratıyor hem de kendisi gibi olan işçi arkadaşlarının uzaklara taşınmasıyla, yalnızlıkla baş başa kalıyor.

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Bir Mercan’ın ağzından bir anlatıcının ağzından dinlediğimiz, zaman zaman da Mercan’a ses edenlerin sözlerinin karıştığı anlatım tarzı, kitabın akıcılığına önemli katkı sağlıyor. Mercan, kendini bir şeylere adayan, kendine hiçbir şeyi layık göremeyen bir kadın, çok yalnız bir kadın. Terk edilmeler, kavuşamamalar onun hayatının başrolleri. Onun en yakınları Sümbül Efendi Camii’ndeki birbirine sarılı iki selvi ağacı, Çifte Sultanlar yani Fatma ve Sakine. Mercan yalnızlığının dermanını, çözemediği sorunlarını Allah’a yalvararak çözüme kavuşturmaya çalışıyor. Çünkü Mercan’ı sadece ölüler, türbeler ve Allahı dinleyip, anlıyor. Gitmediği ne kilise, ne türbe, ne cami, ne cemevi, ne adamadığı adak, ne gitmediği falcı kalıyor Mercan’ın. Okurken yalnızlığın o sıkıştıran hissini öylesine hissedeceksiniz ki içinizden Mercan’la çaresizlik anlarında “Allah kahretsin”, onu dinlerken de “Yar ona bir medet” diyeceksiniz.

Hayatın gerçekliğini televizyonun gerçekliğiyle karıştırıyor Mercan. O dizilerdeki kocalar, kahvaltılar, kadınlar... Hepsi Mercan’a dert olsun da o da kalksın ders olsun diye sanki. “Elalem ne der”in sınırları çizdiği bu hayatta süslenmek, giyinmek, “kendine vakit ayırmak”, “bu kadarı nenize yetmiyor” Öz Japon Pazarı’nda bulunması ve “yeni bir ben” fikri Mercan için fazla iddialı, haddine değil. Hatta bazen anne olmak için bile yetersiz buluyor kendini Mercan. Ama tüm bunların yanı sıra üç beyazdan uzak duruyor: Şeker-tuz-erkek. Mercan, “Düşe kalka da olsa kendi ayaklarının üstünde duran bir kadın.”

Canına yoldaş edindiği televizyonu için yapamayacağı şey yok Mercan’ın. Apartmanın sadece insanların ayaklarının göründüğü hizada penceresi bulunan o evde, bir ses ona. O televizyonun bozulduğu akşam tamirciyi beraber arayıp, Samatya’da o kendini tek sanırken beraber bira içip, Erikli Baba Cemevi’nde sel gibi akan gözyaşlarına şahit olup, o sensörlü apartmanda her kata ayrı su kullanmak için inip inip çıktığı merdivenlerde nefes nefese kalıp, yokuş aşağı köpük köpük akan suları beraber izleyip, lambanın her sönüşünde sensöre beraber el sallayıp, ter damlalarını beraber sileceksiniz. Çünkü Kul, insanların bu kadar yabancılaştığı, yalnızlaştığı, birbirine ön yargıyla yaklaştığı bu zamanlarda yanından bazen tek kelime bile etmeden geçtiğimiz insanlardan biriyle tanıştırıyor.

Seray Şahiner, bu hikâyeyi her adımını bilerek, tecrübe ederek kurgulayarak, betimleyerek ve hicvederek anlatıyor. Çünkü hiciv onun deyimiyle, “umut ettiğimiz güzel günler için cephemiz.” Gözlem kabiliyeti yüksek olan yazar, yazılarının sosyolojik alt yapısını da yine sağlam kuruyor. Bireyin toplumla olan münasebeti bir yanda, kentin dönüşümünün insanların hayatlarına olan etkileri bir yanda, sosyal eşitsizliğin ilişkilerdeki yansımaları bir yanda... Kul, görünmez olduğunun bilincinde bir kadının görünür bir hayat kurma isteğini sunuyor. 

0
1085
0
Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle